Belçika’yı ve Lüksemburg’u görmüştüm. Sıra Hollanda’ya gelmişti. Gerçi ben yıllar önce, Almanya’da iken, Köln’den Eindoven kentine giderek, Fenerbahçe’nin, PSV Eindoven ile yaptığı futbol maçını seyredip, dönmüştüm; ayrıca bu seyahatte, Gent’ten geçip, Hollanda’nın Terneuzen kentini görmüştüm ama, asıl Hollanda seyahatimi şimdi yapacaktım.
02 Eylül 2000 sabahı erken kalkıp, Hollanda’da benim için gerekli olacak olan eşyalarımı bir valize yerleştirmiş, gerekli olmayanları da başka bir valize koyup, Brüksel’deki misafirhanede bırakmıştım. Burada görevli Ali, arabasıyla beni kuzey garına bırakıp dönmüştü. Brüksel’de 3 tren garı vardı: Merkez Gar, Midi Gar ve Kuzey Garı…Avrupa’da tren çok önemli bir iletişim vasıtası olduğu için, istasyonlar da mükemmel inşa edilmişti.
Brüksel-Amsterdam seferini yapacak olan tren 11 No.lu perondan, tam vaktinde, saat 13.43’te hareket etmişti. Tren tıklım tıklımdı ve ben 1.mevkide yer bulabilmiştim. Ayakta ve kapı sahanlıklarında yolculuk edenler vardı. Hava yağışlıydı ve “artık böyle gider” diyorlardı. Gerçi zaman zaman açılıyor ve güneşin güzel yüzü görünüyordu ama, az sonra gelen bulutlar, havayı yine karartıyordu.
Hareketimizden 37 dakika sonra Antwerpen=Anvers merkez istasyonuna gelmiştik. Burada bir hayli inenler olmuştu. Anladığım kadarı ile burası da görülesi bir kentti. Daha sonra Roosendal istasyonunda durduğumuzda da bir hareketlenme; inenler ve binenler olmuştu. Meğer Hollanda’ya girmişiz, ama benim haberim olmamıştı! Zira ne pasaport ve ne de gümrük kontrolları vardı. Evet artık, Hollanda’da idim.
Rotterdam
2 saat daha yolculuktan sonra Rotterdam’a gelmiştim. Trenden indikten az bir zaman sonra sevgili Fehmi Eruçar’la oğlu Erol’u karşımda bulmuştum. Kucaklaşıp, hâl-hatır sorduktan sonra, Erol’un kullandığı BMW otomobil ile Fehmi’nin evine gelmiştik. Ev Rotterdam’ın banliyösünde; dubleks, müstakil, ön ve arkası bahçeli, tek kelimeyle mükemmel bir malikane idi. Evde Fehmi’nin eşi ile Erol’un nişanlısı da vardı ve beni çok sıcak karşılamışlardı.
Hollanda programımın ilk aşamasında Den Haag (yani Lahey)’da birkaç gün kalacak, sonra Rotterdam’a geçip, birkaç günde burada kalarak Belçika’ya dönecektim. Planladığımız gibi, saat tam 20.00’de Erol’un otomobili ile Lahey’e gelmiş ve Türk Diyanet Vakfı’nın, buradaki misafirhanesine yerleşmiştim. Tabii Fehmi ile Erol Rotterdam’a dönmüşlerdi.
Den Haag = Lahey
Akşam saatlerinde dışarıya çıkıp, yürüyerek şehri tanımaya çalışmıştım. Muhteşem binalar göze çarpıyordu. Mimari güzellikler ile doğanın güzellikleri adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Dükkanlar yavaş yavaş kapanıyordu. Açık kalanlar ise restoranlar, publar, cafelerdi. Bir restorana girip karnımı doyururken, yağmur başlamıştı. Hemen misafirhaneye dönmüştüm.
Bizim Diyanet Vakfı, Lahey’deki tarihi bir binayı satın alarak, hem misafirhane halinde kulanıyordu; hem de buradaki Türkler’le Müslümanlara çeşitli konularda yardımcı oluyorlardı. Diyanet Vakfı sekreteri koca binanın anahtarını bana teslim etmiş; önümüzdeki iki gün, görevlilerden hiç kimsenin gelmeyeceğini; ben ayrılmak istersem, anahtarı masasına bırakıp, kapıyı çekip gidebileceğimi söylemişti.
Gece hava kötüydü. Şiddetli fırtına yüzünden sürekli olarak gürültülü sesler geliyordu. Ayrıca gök gürültüsü ve şimşek sesi rahatsız edici düzeyde idi. Uyumak da mümkün değildi. Giriş katına inip, çay, kahve içerek uykumun gelmesine çalışıyordum ama olmuyordu! Sonra öteki katlardaki odaları merak etmiş; açık olan odaların kapılarını açıp bakıyordum. O arada açtığım bir odada yan yana sıralanmış tabutlar görünce, irkilmiştim. Çocukluktan kalan bir ürkeklikle kapıyı kapatıp, en üst kattaki yatak odasına çıkmıştım. Çocukluğumuzda belki de yaramazlıklarımız nedeniyle bizi hayaletlerle, öcülerle falan korkuturlardı!..İşte şimdi de bir dizi tabutlar görmüştüm. Acaba bu tabutların içinde yatan ölüler var mıydı? Bu koca bina içinde tek başıma, ölülerle birlikte mi yatacaktım?...Evet, geceyi uykusuz geçirmiştim…
03 Eylül 2000 sabahı, erken saatlerde, anahtarı ve gitmem gerektiğini belirten kısa bir notu, sekreterin masasına bırakıp, binadan ayrılmıştım. Hemen yolun karşısındaki durağa gidip, az sonra gelen otobüse atlayıp, merkez tren istasyonuna gelmiştim. Hemen hareket etmekte olan trenle de 20 dakika yolculuk ederek Rotterdam’a ulaşmıştım. Böylelikle, Lahey hayallerim de suya düşmüş oluyordu.
Rotterdam
Değerli dostum, Fehmi Eruçar ve eşi istasyonda beni bekliyorlardı. Oradan metro ile limana giderek, festival alanına girmiştik. Üç gündür devam eden, “Denizciler Festivali” nin son günüydü. Orada Türk aşçılar “Zenne” adlı bir restoran açmışlardı. Alanda Hollanda’da yaşayan bütün halkların, mensubu oldukları ülkelerin bayrakları asılıydı. Ayrıca her milletin çeşitli özelliklerini içeren bilgilerin bulunduğu levhalar vardı.
Oradaki yüksekçe bir kuleye çıkıp, Rotterdam’ı temaşa eylemiş; kuledeki bir cafede oturup, bir şeyler içmiştik. Günlerden Pazar olduğu için Fehmi de eşi de zamanlarını bana ayırmışlar, olabildiğince fazla şeyler göstermek istiyorlardı. Nehirde vapur gezintisi yaparak, nehrin sağını da solunu da seyretmiştik. Vapurdan Rozenburg’da inmiş, oradaki fuar alanını da gezip görmüştük. Dönüşümüz ise buharlı bir trenle olmuş; böylelikle bir de nostalji yaşamıştık. Zira buharlı trenler gündemden kalkalı yıllar olmuştu. Daha sonra da metro ile Fehmiler’in evine gelmiştik.
Ertesi gün, beni gezdirebilmek için Fehmi çalıştığı yerden izin almıştı. Yürüyerek metro istasyonuna gitmiş; oradan kent merkezine giderek sahilde dolaşmıştık. Rotterdam’da her şey ve her yer romantikti. Oradaki bir kütüphaneye girip incelemelerde bulunmuş; kütüphanede mevcut olan Türkçe kitaplar hakkında bilgi almıştık. Ne yazık ki yeterli sayıda kitap yoktu; olanlar ise, o dönemde sol ideolojiyi yaymayı amaçlayan kitaplar bulunuyordu.
Rotterdam, Amsterdam’dan sonra Hollanda’nın ikinci büyük kentiydi. Ama yüzölçümü Amsterdam’dan daha genişti ve Avrupa’nın en büyük limanına sahipti. Yaklaşık 600 bin kişinin yaşadığı şehirdeki Türk nüfusu 50 bini aşıyordu. Hollanda nüfusu 15 milyon dolayındaydı. 2035’de nüfusun 17.4 milyona ulaşacağı; sonra da azalmaya başlanacağı tahmin ediliyordu. Lahey’deki nüfus enstitüsüne göre, 30 yıl sonra Hollanda, Avrupa’nın en yaşlı nüfusuna sahip ülkesi olacaktı. O tarihte nüfusun % 14’ünü 65 yaşından daha yukarıda olanlar oluşturacaktı. 2025’de nüfusun % 25’i yaşlı insanlardan oluşacaktı. 2050 yılından sonra ise, Hollanda’dan, başka ülkelere göç başlayacaktı.
Kimi marketlere gire-çıka; kimi cafelerde oturup dinlenerek geçen günün ardından yine metro ile eve dönmüştük. Joke hanımın hazırladığı sofrada karnımızı doyurduktan sonra tekrar çıkıp, bir hipermarketi gezmiş ve bir şeyler almıştık. Eruçar çifti bana güzel bir oda tahsis etmiş ve her türlü rahatımı sağlamışlardı.
Amsterdam
Ertesi sabah saat 05.00’te kalkıp giyinmiş; alt kata indiğimde Joke-Fehmi çiftinin kahvaltı masasında beni beklediklerini görmüştüm. Sonra çıkıp, metro istasyonuna kadar yürümüş, Fehmi ile de vedalaşıp, trene atlamıştım. Rotterdam merkez istasyonunda inip; Amsterdam için bilet alıp, 8 No.lu peronda harekete hazır olan trene binmiştim. 06.15’te hareket eden trenle Rotterdam’dan ayrılmış; daha sonra da Amsterdam’a ulaşmıştım.
Hollanda başkenti yeni yeni mesaiye başlıyordu. Ama ben valizimi emanete bırakıp, yaya olarak ana caddeye çıkmıştım. Merkez tren istasyonundan dışarıya çıkıldığında, karşıma çıkan cadde, beni kent merkezine götürüyordu. İstasyonun arkasında ise okyanusa ulaşan nehirler görülüyordu. O tarihlerde Hollanda’da, nehirlerin tatlı sularının denize dökülmeyip, bir göl içerisinde toplanması ile ilgili çalışmalar yapılıyordu. Bunun için oluşturulan bentin bir yanı tatlı su, öte yanı ise tuzlu deniz suyu idi. Amsterdam’ın eski bölgesi içinde iç içe geçen kanallar vardı ve bu yönüyle Venedik’i anımsatıyordu. Esasen buraya, “Kuzey’in Venedik”i de diyorlardı. Bu kanalların içinde küçük vapurlar, deniz otobüsleri, motorlar, sandallarla gezinti yapılıyordu.
Burası ilginç bir ülkeydi. Ülkenin başkenti Amsterdam’dı ama, hükümet merkezi, tüm bakanlıklar, büyükelçilikler Lahey’de bulunuyordu. Ünlü Dam Meydanı her zaman turistlerle doluydu ve herkes burada fotoğraf çektiriyordu. Amsterdam, çoğunlukla 17. yüzyıldan kalma yapılarıyla, Avrupa'daki en köklü kent dokularından birini barındırıyordu. Kanallar zamanında ülkeyi korumak için yapılmıştı. Kanalların üzerinde de yüzen evler bulunuyordu.
Amsterdam, en çok ziyaret edilen başkentti. Her yıl yaklaşım 4.2 milyon turist geliyordu. Şehrin 17'si 5 yıldızlı olmak üzere 350 oteli ile toplamda 45 bin yatak kapasitesi vardı. Birçok da müze bulunuyordu. Bunlardan birisi Rjiks Museum, diğeri ise Van Gogh Museum'du. Bunların dışında, Amsterdams Historisch Museum, Rembrandthuis, Anne Frank Huis, Troppenmuseum, Verzetmuseum Stadelijik Museum'u sayılabilirdi. Genelevlerin olduğu "Kırmızı Işıklar" bölgesi ("Red Light District") ile daha çok tütünle karıştırılarak ya da karıştırılmadan içilen esrarın, Space Cake (esrarlı kurabiye) ve mantarların satıldığı "kahvehane"ler ("Coffeeshop") kente gelenlerin ilgisini çeken yerler arasındaydı.
Amsterdam bisiklet-dostu bir şehirdi. Şehir bisiklet yolları ve bisiklet park alanlarıyla "bisiklet kültürü"nün geliştiği bir merkezdi. Başkentte 1 milyon bisiklet bulunduğu tahmin ediliyordu. Ancak bisiklet hırsızlığı da oldukça yaygındı. Şehirde birçok cadde ve sokak araç trafiğine kapatılmıştı. Toplu taşıma metro, otobüs ve tramvaylar ile sağlanıyordu.
Kâh yürüyerek, kâh toplu taşım araçlarıyla Amsterdam’ın altını üstüne getirdikten sonra, hızlı trene atlayıp, üç saatlik yolculuktan sonra 05 Eylül 2000’de Brüksel’e dönmüştüm…
Fehmi Eruçar’la Rotterdam’da
Rotterdam’da

