Dört evladım, beş torunum. Üç de neticem (yani torunlarımın çocukları) olduğunu beni tanıyan dostlarım bilirler. Küçük kızım Gönül’ün kızı Dr.Özge Öner, İsveç’te ekonomi konusunda son derece önemli ve başarılı bir doktora çalışması yaptıktan sonra, Cambridge (Kembriç) Üniversitesi’nden aldığı çağrı ile İngiltere’ye gitti. Halen bu Üniversitede Doçent Doktor olarak, ekonomi hocalığı yapmaktadır.
Özge bir süredir, İstanbul’da “Oksijen” adıyla yayımlanmakta olan gazetede, Türkiye’deki ekonomi ve siyasi gelişmelerle ilgili makaleler yayımlamaktadır. Örneğin 01 Kasım 2024 tarihinde “Tik İsmail Muhalefeti/ Meseleleri mesele etmezseniz, onların meselesine kalırsınız.” Başlıkları altında Hükümeti ve muhalefeti eleştirmektedir.
Yaşamını İngiltere’de sürdüren genç bir Türk kadınının, Türkiye’ye bakışını yansıtan bu yazıyı Özge’nin de olurunu alarak, aynen yayımlamak istiyorum.
***
Biz çocukken mahallelerde sıklıkla rastladığımız bir insan tipi vardı. Birisi karşısına geçip el çırptığında ya da oynadığında dayanamayarak ona aynıyla karşılık vermekten kendini alıkoyamayan, karşıdakinin hareketini taklit etme tik bozukluğundan muzdarip insanlardı bunlar. Sabah evden çıkarlar, yolda belde gören Allah’ın cezası birileri kendilerine eğlence olsun diye karşılarına geçip el çırpmaya oynamaya başlar, bu tikli insanları oynatırlardı. Bizim mahallede de vardı bir tikli İsmail ağabey, Tik İsmail diye nam salmıştı. Adamcağız yapma dedikçe yaparlardı. Akşamları göbek atmaktan el çırpmaktan yorgun evine zor atardı canını.
Çocuk aklımla sokağın ortasında karşılıklı göbek atan iki tane kerli ferli adam görmek bana temaşa gibi gelip beni eğlendirse de rahmetli dedemin bunun ne büyük günah olduğunu söyleyişini hatırlıyorum. Zira el çırpıp göbek atanlardan biri bunu istemsizce, kontrol edemediği bir refleksle yapıyor, karşısındaki de bu zafiyetinden kendine eğlence çıkartıyordu vicdansızca. Bu eni konu suistimaldi.
Nereden aklına geldi diyeceksiniz? Bana bunu düşündüren, gözümün önüne bundan 35 sene evvelinden bu garip manzarayı çağıran şey parti muhalefetinin bugün iktidar karşısındaki halidir. Maalesef karşısına geçip her el çırpana el çırparak mukabele etmekten bitap düşmüş halde, nereye yetişeceğini şaşırmış bir muhalefet resmiyle karşı karşıyayız. İktidar her sokak başında karşısına çıkıp başlıyor el çırpmaya. Tam nefes alıp iki kelam edecek gibi oluyor muhalefet, yine sinir uçlarına dokunacak suni bir gündem peydah oluyor.
Polemiği Çaldırmak
Her ne kadar seneler içinde Türkiye’de galat-ı meşhur biçimde “polemik” bir kavram olarak kötü bir nam salmış olsa da polemiksiz bir siyaset düşünmek mümkün değildir. Peki nedir polemik? Önce kavramın hakkını teslim edeyim. Polemik, tartışma veya tartışmaya neden olan bir konu üzerine yapılan keskin ve karşıt görüşlerin öne sürüldüğü bir tartışma biçimidir. Şüphesiz bir mesele hakkında, onu bütün bakış açılarıyla ele alarak bir karar verebilmenin sağlıklı bir yoludur. Hatta ilk Osmanlı aydınlanmasındaki münevverlerin deyimiyle ‘’ Zira eskilerin deyimiyle “barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğmaktadır. Yani fikirler ancak açık ve net çarpıştırıldığı takdirde hakikat güneşinin doğması mümkün olur.
Polemiğin siyasette teveccüh görmesi de tarafların fikir ayrılıklarının altını okkalı bir bicimde çizmeye imkân sağlamasındandır. Bugün modern siyasette polemik, kamuoyu oluşturma ve fikir savunusu, gündem belirleme, medya üzerinde etki yaratma, rakiplerini zayıflatma ve seçmenleri mobilize etme gibi amaçlar güden siyasetçinin olmazsa olmaz cephanesidir.
Günümüzde parti muhalefeti, hadi doğrudan söyleyeyim CHP, polemiği en başından beri iktidara çaldırmış bir tablo çiziyor. Bunu oy oranının ve itiraz kuvvetinin daha az olduğu zamanlar boyunca yaşamasını anlarım. Fakat bugün hem birinci parti hem de hiç olmadığı kadar haklı olmasına karşın muhalefetin durumu yine aynı. Siyasi kamuoyunu meşgul eden meselelerde terazinin bir kefesine sorunları diğer kefesine bu suni gündemleri konuşma sıklığı üzerinden koyup tarttığımızda, asıl yakıcı olan dertlerin değil, o dertlerin müsebbibi tarafından oluşturulan başka gündemlerin daha ağır bastığını, daha çok konuşulduğunu görüyoruz. Gerçeklik ve hakikat dayatılan mevzular karşısında özgül ağırlığını kaybetmiş vaziyette.
Ez cümle kazanılan seçimlerden sonra düş kırıcı bir gelişme olarak bugün yine kendi siyasetini işletmekten uzağa düşmüş, polemiği iktidara çaldırmış bir muhalefet ile karşı karşıyayız. Bir sabah uyanıyoruz, yandaşı muhalifi bütün mecralarda bir konu bir söylem gündeme oturmuş. Halbuki dün böyle bir gündemimiz yoktu diyoruz biz faniler. Ne oldu da bugün bu mesele, mesele oluverdi…
Tam kendimizi vakfedecek gibi oluyoruz mevzuya, hop ertesi sabah başka bir oyun havası başlıyor.
Şimdilerde mesela aklı başında bir sürü insanın saatlerce televizyonlarda yeni tip bir Kürt açılımını iktidarın çizdiği çerçeve içerisinde, oldukça ciddiyetsiz, hazırlıksız, adeta kahve önünden geçerken birden karşımıza çıkıp biri oynamaya başlamış da biz de kendimizi tutamayıp aynıyla mukabele ediyormuşuz gibi bir seviyede tartıştığını görüyoruz.
Yine kendimizi bir 2013 sabahında buluverdik.
Halbuki kendini muhalif addeden herkesin yapması gereken, salt ona konuşulması dayatılan gündeme iştirak etmek yerine, seçmenin gündeminde ısrarcı olması ve sandık bekler gibi mevzuların başını beklemesidir.
Yanlış anlamayın, misal bu son örnekte bu memlekette bir Kürt meselesi yok denebilir mi? Elbette denilemez. Benim burada işaret etmek istediğim, bütün bu mevzuların sinir uçlarına dokunacak, fay hattı yaratacak nitelikte ve çözüme dönük değil kafa karıştırmaya dönük bir çerçevede ele alınmasıdır.
Bu ülkenin belki de en uzun soluklu, en çıkışsız ve en yakıcı meselesinin böylesine bir keyfiyetle ve ciddiyetsizlikle raftan çıkarılabiliyor olmasındaki şark kurnazlığından bahsediyorum ben. Üstelik de bunun Türkiye tarihi bir ekonomik buhrandan geçerken zaman kazanmak için yahut bir anayasa referandumuyla siyasi beka devam ettirebilmek için sandalye pazarlığı sebebiyle yapılıyor olması insanı şüphesiz çileden çıkartıyor.
Bana niyet okuma yapma diyenleriniz olacaktır. Ne var canım barış nereden gelirse gelsin başımızın üzerine diyenleri duyduk. Kusura bakmayın, başımıza ne geldiyse bu siyaseten doğruculuktan geldi. Ben de bir çoğunuz gibi bu zokayı yutmuyorum ve iktidardan gelen bu ve diğer her söyleme karşı şüpheci tavrımın nesnel gerekçelerini saklı tutuyorum.
Şimdi müsaadenizle böylesi bir saflığa lüksümüzün olmadığını söyleyerek bu bahsi kapatayım ve asıl mevzuya sahip çıkmaya gayret edeyim.
Ekonomik göstergeler daha ne gösterseler?
2023 genel seçimlerinden sonra ekonomide dümen kıran iktidar, senelerce bile isteye direttikleri akıl tutulması bir deneyin sürdürülemezliğini fark edip kendini tekzip etmeye karar verdiğinden bu yana başka bir deneysel sürecin içindeyiz aslında. Başta bunun orta vadede bir tür “talep takıntısına” dönüşebileceğini haklı olarak öngöremeyen birçok iktisatçı talebin kısıtlanmasına dönük bir iktisadi anlayışla yola devam edilecek olmasını oh çekerek karşıladı. Neredeyse iktidar unsurlarından daha kuvvetli bir destekle sadece makul olan yapıldığı için aynı iktidarın bir devamı olmasına rağmen Mehmet Bey ve ekibine alkış tutanlar bile oldu. Zira iktidar değişseydi de ilk kertede akut duruma müdahale şüphesiz talebe saldırarak yapılacaktı.
Bu süreçte yine beklendiği üzere bir kur artışı tokatı daha yememek için dalgalı kur politikası bertaraf edildi ve kur sabit tutuldu. Merkez Bankası tarafından da Bakan Şimşek tarafından da rezervlerde istenen iyileşme yaşanana kadar enflasyonun kur artışının üzerinde, faizin de hepsinin üzerinde tutulacağı defaatle sinyallendi. Bu vesile ile dolar cinsinden katır yüküyle faiz veren cömert memleketimiz kısa bir süre içerisinde Carry Trade ve türlü vur kaç paranın ideal destinasyonu haline geldi.
Rezervler iyileşti iyileşmesine de iktisadi ahvalimiz yerlerde. Bunun en önemli sebeplerinden biri bu stratejinin öngörülen takvimine dair nahif öngörüleridir. Her ne kadar kabul etmek istemeseler de enflasyon tahminlerinin çok üzerinde seyreden hane halkı ve sektörel enflasyon beklentileri yeni ekonomi programının ayağına bağ oldu. Bu bize siyasi iradeye güvensizliğin boyutlarını ne kadar anlamadıklarını gösterdi. Biz siyasi iradede değişim olmadan ekonomi düzelmez derken tam da bunu kastediyorduk halbuki.
Günün sonunda elimizde makro göstergelerle yatıp kalkan ekonomi yönetiminin içine su serpecek bir rezerv var belki ama bununla beraber istenen düzeyde ve hızda düşmeyen bir enflasyon, haliyle muhtemeldir ki yeni yıldan önce düşürülmeye başlanamayacak yüksek faizler, bu faiz ödemeleriyle günlük zararı -ki o kamunun zararıdır- 2 milyon TL’yi aşmış, sıkışmış ve cephanesi hızla tükenen bir TCMB, kur kontrollü tutulmaya devam edildiği için durma noktasına gelmiş yatırım, tepetaklak giden bir sanayi üretimi ve hem kurdan dolayı ihracat gücünü hızla kaybeden hem de nakde erişimi elinden alınmış, yani nefessiz kalmış bir reel sektör var.
Hikaye burada da bitmiyor. Bu şanlı enflasyonla mücadele sürecinde alım gücü gerçek enflasyonun çok altında yapılan maaş zamlarıyla yıllar içinde erimiş ücretli ve emekli kesim ve bu insanların sırtına bindirilen vergi yükündeki artışı da koyalım. Bakın bu sene rekor vergi toplandığını yazmıştım. Üstelik de kamu hizmetlerinde erime yaşanırken. Sanmayın ki bu her gün yeni bir X paylaşımı ile muştulanan yaratıcı vergilerin sonu gelecek. 2025 bütçesine göre reelde yüzde 40’tan fazla bir vergi artışı bizi bekliyor. Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 70'ine karşılık geldiğini düşünecek olursak vurun abalıya politikasından vazgeçilmeyeceğini söylemek mümkün.
Bitti mi? Hayır. Fatih Karahan'ın yurt dışı toplantısında zımnen teyit ettiği ve sıklıkla dile getirilerek herkesin alıştırılmaya çalışıldığı üzere asgari ücrete Aralık sonu zammı yüzde 25 olacak gibi duruyor. Buna meşru gerekçe olarak öne sürülen argüman da gelecek yılın enflasyonuna göre değil de geçmiş enflasyona göre zam yapılması halinde bunun talebi körükleyip enflasyonla mücadeleye zarar vereceği. Yani bildiğiniz Econ101 ezberler.
Ne talepmiş arkadaş...
Halbuki bakıyoruz TCMB'nin piyasa katılımcıları ile kendi yaptığı ankete, 2024 Eylül ayında 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentileri reel sektör için 2,7 puan azalarak yüzde 51,1 seviyesine, hane halkı için ise 1,5 puan azalarak yüzde 71,6 seviyesine kadar gerileyebilmiş ancak. Vaziyet buyken ne TCMB'nin yüzde 14'lük ne de OVP'nin yüzde 17'lik enflasyon tahminlerinin gerçekleşmeyeceği aşikar. Savunma sanayiine gerekirse her turlu kaynak yaratılacağını beyan eden harcama iştahı yüksek Cumhurbaşkanlığı, elle tutulur hiçbir iyileşme görmediğimiz kamu israf karnemize baktığımızda bu optimist beklentilerin ne kadar uzağına düşeceğimizi öngörmek mümkün.
Hoş yüzde 25 değil de yüzde 30 artsa ne fark edecek dediğinizi duyar gibiyim...
Meseleleri mesele etmezseniz, onların meselesine kalırsınız…
Şimdi şu an bıkmadan usanmadan konuşulması gereken başta ekonomi ve hukuk olmak üzere ülkenin her yerine ve her durumuna sirayet etmiş nizam noksanı ve ahlaki çöküş üzerine laf etmek vaktidir. İktidar elindeyken çözemediği yahut bile isteye çözmediği ne kadar problem varsa, ve dahi yerle yeksan ettiklerine dair polemik üretmek vakti şimdidir. Ben seçimlerden altı ay önce tekrarlanmaya başlanan kampanya sloganlarından bahsetmiyorum. Ben SGK’dan para indirmek için bebeklerin öldürüldüğü bir ülkede bunun birkaç günden fazla gündemde kalamayışı trajedisinden bahsediyorum. Benim iyi parti siyasetinden beklediğim cambaza bak diyene ipi göstermek ısrarıdır.
Politik psikolojinin konusu olarak ortada travmatize bir muhalefet olduğu gerçek. Bunun doğurduğu öğrenilmiş bir tür çaresizliğin olduğu da bir vaka. Ha keza bunca yıllık iktidarda, kavga ettiğine yakınsamayan bir siyaset beklemek makul değil.
Fakat biliyorum ki muhalif siyaset ancak paçasını bu Tik İsmail reflekslerinden kurtarırsa bundan sonra gelecek bir geleceğin idealine seçmeni ikna edebilir.
Zira ne söylediğiniz kadar neyin üzerine laf söylendiğini belirleyebildiğiniz kadar erk sahibisinizdir.
Dr.Özge Öner (solda),annesiyle