İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Türk Millî Sineması Kurucusu Yücel Çakmaklı Ve Sahibini Arayan Madalya Filmi

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Millî sinemamızın yaratıcısı, hemşehrimiz, çok değerli kardeşim Yücel Çakmaklı’dır. Ne yazık ki onu erken kaybettik. Afyonkarahisar Cumhuriyet İlkokulunda beş yıl, aynı sınıfta eğitim görmüştük. Millî duygularla mücehhez, inanç-lı, imanlı bir arkadaşımızdı. Kısa bir süre önce, onun “Sahibini Arayan Madalya” adlı filmini (yeniden) seyrettim. Bu ve benzeri filmlerin bugün de, tekrar tekrar çevrilip yayınlanmasında büyük yarar görüyorum.
Sahibini Arayan Madalya, 1989 yapımı bir filmdir. Filmde Birinci Dünya Savaşı’nda Kahramanmaraş şehrinin Fransızlar tarafından işgal edilmesi ve Maraş halkının bu işgale karşı duruşunu anlatmaktadır. Müslüman bir kadının tesettürüne karşı yapılan bir hareket, Sütçü İmam öncülüğünde bir ayaklanma başlatır. Bu filmde, yönetmen Yücel Çakmaklı’nın penceresinden, 1925 yılında Maraş’ta gelişen olaylar anlatılmaktadır.
Yücel Çakmaklı’nın senaryosu Tarık Buğra tarafından yazılıp, Ahmet Beyazıt’ın yapımını üstlendiği filmde rol alan sanatçılar şunlardır: Bulut Aras, Halil Ergün, Baykal Saran, Ulvi Alacakaptan, Agah Hün, Özhan Carda, Erol Tezeren, Cemal Gencer, Cem Erman, Sümer Tilmaç, Altan Akışık, Salih Kırmızı, Aylin Arasıl, Aykut Sözeri, Gökhan Mete, Sırrı Elitaş, Ali Şen, Hikmet Taşdemir, Ejder Akışık…
Kahramanmaraş’ın kurtuluş hikâyesinin anlatıldığı ikinci film olan Sahibini Arayan Madalya’da, öncekinin aksine tarihi bilgilere sadık kalınarak, gerçek şahısların öyküleri üzerinden mücadele anlatılmaktadır. Filmde Sütçü İmam, Arslan Bey, Abdal Halil Ağa, Müftü Rafet Efendi, Şehit Evliya ve Mılhış Nuri gibi Maraş kurtuluş mücadelesinin önde gelen isimlerinin birçoğu görülmektedir.
İç ve dış mekân çekimlerinin büyük ölçüde Maraş’ta gerçekleştiği filmde Maraş’ın bütün sokaklarının doğal bir plato olarak kullanıldığı gibi, Ulu Camii, Maraş Kalesi, Uzunoluk Hamamı, Çiftarslan Evi ve Dedeoğlu Konağı gibi mekânlar net bir şekilde görülmektedir.
Film kurtuluş mücadelesinden 5 yıl sonra Kasım 1925’te Maraş’ın önde gelenlerinin belediye binasında toplanarak ve Ankara’dan gelen önemli bir telgrafı okunmalarıyla başlıyor. Telgrafta TBMM tarafından İstiklal Madalyası verilmek üzere kurtuluş mücadelesinde yer almış bir kişinin ivedilikte Ankara’ya bildirilmesi istenmektedir.
Bulut Aras’ın canlandırdığı Müftü Rafet Efendi’nin “Kime verelim? Arslan Bey’e mi? Muallim Hayrullah’a mı? Avukat Mehmet Ali Bey’e mi Sütçü İmam’a mı? İzzet Derviş’e mi? Siz söyleyin Reis Efendi Kime verelim?” diye başlayarak o dönemki mücadeleyi tekrar hatırlaması ve herkesi 5 yıl geriye götürmesiyle devam eder. Film boyunca Müftü Rafet Efendi’nin gözünden Kurtuluş Mücadelesi izlenir. Filmin sonunda Müftü Rafet Efendi hikâyeyi şehrin bağımsızlık zaferini anlatarak bitirir ve İstiklal Madalyasının tek bir kişinin değil kurtuluşta mücadele eden tüm bu şehrin kahraman halkının hakkı olduğunu belirtir. Ankara’ya İstiklal Madalyası’nın Maraş’a verilmesi gerektiği bildirilir.
Tarık Buğra kalemi eline aldığında şunları yazıyor:
“Caminin içi doludur. Müezzin ayakta hutbe için ezan okumaktadır. Evliya Efendi gelir, şöyle bir etrafına bakınır, Mıllış Nuri’nin yanına oturur. Her şey tamam gibi bakışırlar.
Ezanın sonlarıdır. Rafet Hoca da Cuma hutbesi için minbere çıkmaktadır. Bu arada diğer kahramanlarımızı görürüz. Hepsi cemaatin içine karışmış vaziyette oturmaktadırlar. Rafet Hoca minberde sekiz-on basamak çıktıktan sonra durur, döner. Bu sırada ezan da biter.
Rafet Hoca: Ey cemaat! Minbere Cuma hutbesi için çıkmadım. Bilesiniz. Cuma hür insanlara farzdır. Kalede Fransız bayrağı dalgalandıkça kılacağınız Cuma namazı dinen eksiktir. Buyurun öğleyi eda edelim.
Evliya Efendi: Doğru. Bayraksız Cuma namazı kılınmaz. Tasdik sesleri duyulmaya başlar.
-Doğru-Doğru. Sancaksız Cuma namazı sahih olmaz. -Bayraksız Cuma kılınmaz.
Aslan Bey ayağa kalkar. -Sancağı çıkarın..
Önde oturan Ökkeş koşarak gider, mihrabın yanındaki sancağı alır.
Mehmet Ali, Süleyman Bey, Abdal Halil, Birkaç kişi daha sancağı alan Ökkeş’in etrafında toplanırlar.
Aslan Bey- Bayrağımızı tekrar kalede dalgalandırıp, Cumayı gölgesinde eda edelim.
Cemaat ayaklanır. Sesler: -Evet. Kalede eda edelim -Dinini seven sancağın altına…
-Allahüekber. -Allahını seven yürüsün
Önde elinde bayrak olduğu halde Ökkeş, arkasında kalabalık, nehir gibi, caminin kapısından avluya akar.
***
Tarih 28 Kasım 1919’du. Fransızlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Halkın gönlünü almak, gerginliği gidermek isteyen Vali-Komutan Andre Osmaniye’den beraberinde getirdiği misafirleri ve Hırlakyan Agop’u da yanına alarak kenti teftişe çıktı. Bu azametli yürüyüş karşısında yolun iki yanındakiler kenara çekilip yol vermek durumunda kalıyordu ister istemez. Kuyucak’tan geçilip Şekerli güzergahından Nakıp Camii’nin önüne gelindiğinde grup Aşıklıoğlu Hüseyin ile karşılaşır. Yemen, Balkan ve Çanakkale savaşlarına iştirak eden ve 12 yıl aradan sonra memleketine dönen Aşıklıoğlu Hüseyin bir Maraşlıydı. Hiç istifini bozmadan Andre ve beraberindekileri süzdü yerinden bile kalkmadan….
Aşıklıoğlu Hüseyin’in ödün vermez tavrından rahatsız olan Andre geri dönüp Hüseyin’in karşısına dikildi.
-Kimsin sen? Burada ne bekliyorsun?
-Heç… Ne bekliyorsam bekliyorum, adım Hüseyin, Aşıklıoğlu Hüseyin.
-Sen beni tanımıyor musun?
-Tanıyorum.
-Kimim ben?
-Komutansın.
-Güzel… Ben Kuyucak’tan buraya kadar geldim. Beni ve gurubumu gören herkes ayağa kalktı. Ama sen ayağa kalkmadın. Niçin ayağa kalkmadın, hürmette kusur ettin?
-Sen gavursun, pissin, ben ise müslümanım, temizim. Benim inancıma göre ben senin karşında ayağa kalkamam.
-Ama öbürleri kalktı.
-Olsun. Cehâletleri sebebiyledir. Ben biliyorum, kalkamam.
-Siz neyinize güveniyorsunuz da kabadayılık ediyorsunuz? Dünkü gün kaleye çıktınız. Bayrak diktiniz. Nihayetinde bir bez parçasıdır o. Bir bez parçası için kaleye hücum ettiniz, ortalığı tantanaya verdiniz. O an ben emretseydim, sizleri ateşe tutup hepinizi yere sererdim.
–İşte bunu yapamazdınız.
–Niçin yapamayacak mışım?
–Burada yine ben vardım da onun için yapamazdın.
–Sen tek başına kim oluyorsun, gücün kuvvetin ne ki?
-Ben, işte benim…Her köşe başında benim gibi bir Hüseyin nöbet beklemektedir. Hem sen bana bak kumandan Efendi…Ben anamdan bu bayrağın altında doğdum. Şimdiye değin de canımdan çok sevdiğim şanlı bayrağımı kale burcunda gururla doya doya seyretmeye alıştım. Senin bir bez parçası dediğin bu bayrak yok mu o benim canım, şerefim, namusum, hürriyetimin simgesi ve her şeyimdir. Onu görmemek için ya kör olmalı, ya ölmeliyim. Kör olursam, onun taa yanına gider kulaklarımla göklerimize coşkunluk veren dedelerimin kahramanlık destanını fısıldayan çırpıntısını dinlerim. Yok… yolunda öleceksem, gene benden sonraya kalanların, onu dünya durdukça şerefle dalgalandıracağına iman ederek onun için seve seve kanımı akıtırım. Ölüm… onu görmemek yanında bir hiçtir. Hem sen bizi bilmezsin, bizim için dünyada bayrak uğrunda can vermekten daha büyük bir rütbe ve bir şeref yoktur.
***
Aşıklıoğlu Hüseyin Maraşlının vicdanı olmuştur o gün. Tüm bir Maraş halkının içinden geçenleri boşaltmıştır hasmının yüzüne karşı. Ve o ölümsüzleşmiştir cesareti ile…
Maraşlının azmini ve kurtuluşun müjdesini veren Aşıklıoğlu Hüseyin 1 Temmuz 1888’de Maraş’ta doğar. Baba adı Mustafa, anne adı Ümmü Gülsüm’dür. Aynı sülaleden Hâtun hanımla evlenir. Bu evlilikten beş kız, bir oğlan Dünyaya gelir. Kızlardan üçü ölür, iki kız bir oğlu kalır. Kızlarının adı harbin hemen ertesi günü yeni doğan Fethiye ile Hatice, oğlunun adı ise Ahmet (Soniş)’tir.
Seferberlikte genç yaşta askere gider. Yemen, Balkan ve Çankkale savaşlarına katılır. Çanakkale savaşlarında Mustafa Kemal Paşa’yı yakından tanıma fırsatı bulur. Harb-i Umuminin bitmesi üzerine 12 yıl aradan sonra memleketine döner. Dönüşünde evde ekmek yapan ev halkından kimse onu tanıyamaz. İşgal yıllarında kendi mahallesi ve Çukuroba semtinin savunmasına iştirak eder.
***
Düşmanla antlaşma yapılmış, silah bırakılmış ve harp bitmiştir. Gaziler dönüş yolundadır.
Bir arkadaşı ile berâber Maraş’a doğru yol alırken âniden karşıdan bir Fransız müfrezesi çıkar. Ne yapacaklarını şaşırırlar. Silahlı olarak karşılaşsalar sonlarının geldiğidir.
Aşıklıoğlu Hüseyin arkadaşını uyararak:
“-Pus olduğun yere. Sen şu önde yürüyen üst rütbelisini vur, ben de diğerini. Eğer vurabilirsek müfreze başsız kalır ve dağılır. Biz de o kargaşada kaçarız, der.
Pusularını kurarlar, silahlarını ateşlerler ve her ikisi de hedefini vurur. Hesap tutmuştur. o kargaşada süratle kaçarak, Maraş’ı bulurlar.
***
Hüseyin giyimine fevkalâde titizdi. Gayet kibar konuştuğu gibi gayet de güzel giyinirdi. Kimse onun ayakkabısını kirli görmemişti. Mesleği saraçlıktı. Saraçhane Çarşısında dükkanı vardı. Misafiri sabahtan akşama hiç eksik olmazdı. Dükkânına eşraftan herkes gibi, halk da gelirdi, Sesi çok güzeldi. Zaman zaman dostlar içinde ve kendi kendine türkü çığırırdı. Aile bireyleri arasında da sesi güzel olanlar vardı.
Şaka yapmayı sever, ev içinde de dışında da, şakalaşmaktan hoşlanırdı. Maraş ileri gelenlerinin gittikleri kıraathanelerdeki sohbetleri şenlendirir ve yönetirdi…Okumayı da çok severdi. Çok gezip görmüş, bilgi ve kültür sahibi olmuştu. Halkın nezdinde şu izlenimi bırakmıştı:
Yemez yedirir. Onun için de geriye miras bırakmaz. Mirası cömertliği, terbiyesi, cesareti, öğrettiği doğrulardır.
Aşıklıoğlu Hüseyin 11 Nisan 1941 tarihinde vefat etmiş ve Şeyhadil Mezarlığındaki ebedi istirahatgâhına defnedilmiştir.
Cumhuriyet İlkokulunun 1942 yılındaki 5-B sınıfı öğrencileri Emirdağlı Öğretmenleri Celal Başkaya ile. En arkadaki sırada soldan 5. öğrenci Yücel Çakmaklı’dır. Önden 3. sırada soldan 2. İrfan Ünver, 5. sırada gazetemiz Kocatepe’nin kurucusu Şükrü Küçükkurt görülüyor.

Yazarın Diğer Yazıları