İrfan Ünver Nasrattınoğlu

TÜRKİYE-LİBYA KARDEŞLİĞİ

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Tagrift’te Kaddafi ile görüştüğümüz çadırda, gazeteci arkadaşlarımla

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 27 Kasım 2019 tarihinde Libya hükümeti ile Deniz Yetki Sınırlandırması Anlaşması ile Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması imzaladı. Bu anlaşmalarla Ülkemiz, 2000’li yılların başından itibaren Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır ve İsrail’in kendi aralarında yaptıkları işbirliği ile Türkiye’nin jeopolitik olarak kuşatılması ve Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarından mahrum bırakılmasına yönelik statüko kurma çabalarını boşa çıkardı. Zira Kıbrıs Rum yönetimi 2003 yılında Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları yapmış ve ülkemizin, Akdeniz’deki çıkarmalarını engellemeye çalışmıştı.
Libya ile imzalanan anlaşma gereğince Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bu kardeş ülkede yerini almış ve ülkemize yönelik engelleme çabalarını sonuçsuz bıraktığı gibi, Hafter adlı bir serserinin, Kıbrıs’ı ele geçirme girişimini de önlemiştir.
O aşamada, kimi muhalefet partilerinin ve kişilerin, “Türkiye’nin Libya’da ne işi var?…” çığlıkları atmalarının en önemli nedeni, Libya’yı ve bu ülkeyle tarihsel bağlarımızı bilmemeleriydi.
***
TSK’nin Libya’da sükûneti sağlaması, yapılan genel seçimle, bu ülkede yeni bir hükümetin iş başına gelmesi, Cumhurbaşkanımızın yeni yönetimle başbaşa görüşmeleri neticesinde, uzun zaman sekteye uğrayan Türkiye-Libya ilişkileri yeniden başlamıştır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Libya’da yaklaşık bir milyon Köroğlu Türkünün etnik temizlik riskiyle karşı karşıya kaldığını açıkladıktan sonra, daha önce “bizim orada ne işimiz var” diyenler de susmuşlardır.
Defalarca Libya’ya giderek, başta Trablus ve Bingazi olmak üzere, Fizan’a kadar gidip görebilme olanağı bulan bir kişi olarak, Sayın Erdoğan’ın Libya ile ilgili kararlı tutumunu yürekten alkışlıyorum. Zira Libya ile daha yakın ve daha sıkı işbirlikleri kurmamızın gerekli olduğuna inanıyorum.
***
1969 yılı eylül ayının birinci günü, Muammer Kaddafi ve genç subaylar bir darbe ile Kralı devirerek yönetimi ele almışlar; ülkenin adını da Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi şekline dönüştürmüşlerdi. On yıllık icraatın sonunda da, gerçekten, kendine özgü, İslam’a dayalı bir sosyalist düzen oluşturulmuştu. Kurduğu yeni düzeni “Yeşil Kitap” adıyla, dünyanın bütün dillerine tercüme ettirerek yayımlayan Kaddafi, gerek Libya’da, gerekse çeşitli ülkelerde düzenlenen sempozyum ve panellerle tanıtıyordu.
Ben düzenlenen sempozyumlardan birçoğuna katıldım ve iki toplantıda da, konuşmalar yaptım, bildiri sundum.
Fiilen gazetecilik yaptığım yıllarda davet edildiğim Libya seyahatlerimde, Türk kökenli olanlarla temaslarda bulundum, evlerinde sofraya oturdum. Bu temaslar sırasında gördüm ve öğrendim ki, asırlarca Kuzey Afrika’ya egemen olan Osmanlı döneminde Libya’da görev yapan ve oraya yerleşen, askerlik hizmeti bittikten sonra yurda dönmeyip orada kalan pek çok Türk bulunmaktadır.
Trablus’ta tanıştığım, Behçet Karamanlı bir gün beni evine davet etmişti.
Burası gerçek bir Osmanlı eviydi. Duvarlar Osmanlı döneminde Libya’da görev yapmış olan kişilerin resimleriyle doluydu. Behçet beyin babası Ali Galip Karamanlı, Libya’da uzun yıllar önce kurulan Libya-Türkiye Derneği’nin başkanlığını yapmıştı. Ali Galip beyin amcası Hasan Paşa da Trablus Belediye Başkanlığı, dedesi Mehmet Behçet Karamanlı da Mısrata Kaymakamlığı görevinde bulunmuştu. İtalyanlarla savaşırken şehit düşen İbrahim Karamanlı da aynı ailenin bireylerinden biriydi. Bu aile Trablusgarp’a 1711 yılında gelmiş, 124 yıl bu ülkenin yönetiminde bulunmuşlardı. Behçet beyin evi bu belgeler ve resimlerle doluydu. Zira o bir Osmanlı Türkü’ydü ve Libya’da herkes onun Türk olduğunu biliyor; o da bununla gurur ve onur duyuyordu. Karamanlı ailesi Trablus’ta 18. yüzyılın büyük bir bölümünde ve 19. yüzyılın ilk yarısında hâkimiyetini sürdürmüştü.
Karamanlı ailesinden başka, Urfaliler, Kuloğlu’lar vb. aşiretler de, bugün Libya’nın asli unsurları arasındadır. Bunlar arasında en kalabalık olanı Köroğlu aşiretidir ki, Sayın Cumhurbaşkanımız bunların nüfusunun 1 milyon olduğunu söylemiştir.
Tarihi kaynaklarda geçen adıyla “Kuloğlu”, Osmanlı döneminde sadece Libya, Cezayir, Tunus gibi Kuzey Afrika ülkelerine gönderilen Osmanlı askerlerinin ailelerini ifade ediyor. Zamanla yerli halktan kadınlarla evlenen Osmanlı askerlerinin soyundan gelenlere verilen Kuloğlu sıfatı “Sultan’a hizmet edenlerin oğulları” anlamında kullanılıyor.
***
Kaddafi Türk dostuydu. Birlikte ihtilal yaptıkları asker arkadaşlarının bir kısmı, Türkiye’deki askeri okullarda öğrenim, TSK birliklerinde eğitim görmüşlerdi. Kıbrıs Barış Harekâtını manen ve maddeten desteklemişti. O kadar ki, Devrim Komuta Konseyini toplanmış ve 4 maddelik şu kararlar alınmıştı:
Madde-1 Libya Arap Cumhuriyeti gerektiği takdirde Hava, Deniz ve Kara Kuvvetlerini Türk Genelkurmayı Harekat Dairesi Başkanlığı emrine verecektir.
Madde-2 Türkiye’nin bütün petrol ve benzin ihtiyacı Libya’dan sınırsız olarak karşılanacaktır.
Madde-3 Türkiye gerekli gördüğü ve ihtiyaç duyduğu takdirde, hangi devletten, ne miktarda uçak, tank ve deniz aracı ile askeri mühimmat alırsa, bunların ödemesini, karşılıksız olarak Libya Arap Cumhuriyeti karşılamaya hazırdır.
Madde-4 Gerek gördüğü takdirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütün askeri malzeme ve araçlarının yedek parça ihtiyaçları Libya Devleti tarafından karşılanacaktır.
Bütün bunlar, o tarihteki bütün yazılı medyada yayımlanmıştır. O günkü kamuoyu bilir ki, Türkiye’ye gönderilen bir uçak dolusu silah ve cephanenin, uçağa yüklenmesinde fiilen Kaddafi de yer almıştır.
Kaddafi döneminde, Türk müteahhitleri Libya’da çok iş almışlar, iyi para kazanmışlar ve adeta orada eğitim yaparak, ünlerini dünyanın çeşitli ülkelerine yaymışlardır.
Bir Libya seyahatimizde, Tagrif çölündeki büyük bir savaş manevrasını izlemiştik. O manevra için dünyanın pek çok ülkesinden davet edilen gazeteciler arasında, 4 gazeteci Türk arasında ben de yer almıştım. Bir gece Kaddafi’nin bizim çadırı da ziyaret edeceğini söylemişler biz de hazırlık yapmıştık. Ben hazırlamış olduğum birkaç soruyu kendisine takdim etmiştim. Sorularımdan birisi, Türkiye’yi ne zaman ziyaret edeceği idi. Mütebessim bir yüzle bana bakarak; “Ayasofya Camiinde namaz kılabileceği bir zaman…” mealinde bir cevap vermişti.
Ben hâlâ Kaddafi’nin, Türk dostluğuna çok önem verdiğine inanıyorum. Kıbrıs harekâtı sırasındaki desteğini, hangi ülke bir başka ülkeye verebilir?…Türk Cumhuriyetlerinde bile böyle bir destek görmedik!
Libya devriminden sonra Ankara’da kurulan “Türkiye-Libya Dostluk Derneği”ne ben de üye olmuştum. Bu derneğin ilk genel kurul toplantısında, Kaddafi’nin bir mesajı okundu. Bu mesajda Kaddafi aynen şöyle diyordu: “Dostluk, her ülke ila kurulabilir, ama Türkiye ve Libya’da yaşayan insanlar kardeştir; bu yüzden derneğin adı “Kardeş Türkiye-Libya Derneği olmalıdır”…O’nun önerisi ayakla alkışlanıp, ittifakla kabul edildi.
Trablus’ta katıldığım bir sempozyumda, düzenlemeyi yapan Libya Tarih Araştırmaları Merkezi Başkanı, açış konuşmasında şöyle demişti: “Bizim tarihimizi hep yabancılar yazdılar. Türk ve Libyalı uzmanlar biraraya gelmeli ve yeniden yazılmalıdır”…
Peki biz bu candan dostluğa nasıl karşılık verdik?
-ABD uçakları bir bahane ile Trablus’u bombalarken, bir füze de Kaddafi’nin sarayına attılar ve o füze, orada daima kalarak, Trablus’u ziyaret eden yabancılara gösterildi… Bu füzenin atılmasıyla Kaddafi’nin manevi bir kızı da şehit oldu… ABD’nin bu vahşi hareketini Yunanistan da dahil birçok ülke protesto edip kınadı, ama, maalesef o tarihte Türkiye’yi yönetenler bunu yapmadılar. Oysa Kaddafi, Yunanistan’la mücadelemizde bizi desteklemişti…
Yazıyı noktalarken, şu veya bu gerekçeyle, Cumhurbaşkanımız Sayın R.T. Erdoğan’ın Libya politikasını eleştirenlere diyorum ki; “Allah aşkına, dış politika kararlarına karşı çıkmadan önce, muhatap ülke ile ilişkilerimizin tarihini öğreniniz. Dış politika millîdir ve tüm milletimizin desteğiyle daha büyük anlam ve önem kazanır.

Yazarın Diğer Yazıları