İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Türkler Neden Tarihin En İyi Savaşçıları Olarak Görülüyor?

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Tarih boyunca hemen hemen bütün halklar  savaş yaptılar. Ama bazı milletler savaşın sadece bir parçası değil, adeta ustası oldular. Türkler  bunların başında geliyorlar. Çin kaynaklarından Avrupa kroniklerine kadar farklı medeniyetlerdeki ortak kanaat odur ki; Türkler savaş meydanlarında olağanüstü idiler.

Bunun en büyük nedeni yaşadıkları coğrafyaydı. Orta Asya bozkırlarında hayatta kalmak zaten başlı başına bir mücadeleydi. Çocuklar daha yürümeyi öğrenmeden ata binmeye başlıyordu. At, Türk için sadece bir ulaşım aracı değil savaşın kalbiydi. Bu yüzden Türk orduları inanılmaz hızlı hareket edebilen süvari birliklerinden oluşuyordu.

Bir diğer sebep savaş kültürüydü. Türk toplumunda her erkek potansiyel bir savaşçıydı. Avcılıka, ata binme, ok atma… Bunların hepsi günlük hayatın parçasıydı. Yani savaş çıktığında yeni asker yetiştirmek gerekmiyordu; toplum zaten hazır askerdi. Strateji tarafı da çok güçlüydü. Sahte geri çekilme taktiği, ani baskınlar, çevik süvari hareketleri… Bu yöntemler yüzyıllarca birçok orduyu şaşırttı. 

Özellikle Mete Han döneminde oluşturulan onluk ordu sistemi disiplinli orduların ilk örneklerinden biri sayılır. Daha sonra pek çok devlet bu sistemi örnek aldı.

Batı dünyasının hafızasında ise Attila gibi isimler Türk savaşçılığının sembolü haline geldi. Avrupa  kroniklerinde Hun süvarilerinden “rüzgar gibi gelen ordu” diye bahsedilir. Aynı durum Orta Asya ve Çin kaynaklarında da görülür.

Ama asıl mesele sadece güç değildi. Türk ordularını farklı yapan şey hız, disiplin ve hareket kabiliyetiydi. Yerleşik ordular ağır zırhlarla yavaş ilerlerken Türk süvarileri kilometrelerce yolu kısa sürede aşabiliyordu. Bu yüzden çoğu savaş daha başlamadan psikolojik olarak kazanılmış oluyordu.

Kısacası Türklerin savaşçı olarak ün kazanmasının sebebi sadece savaşmaları değildi. Onlar savaşın yöntemini değiştiren, ordunun yapısını geliştiren ve hareketli savaşın ustası olan bir toplumdu.

Bu yüzden tarih kitaplarında sık sık şu cümle geçer: Türkler sadece savaşan bir millet değildi… savaş sanatını ustalaştırmış bir milletti, Türkler...

***

Yazar Tahsin Gülhan “Uyanın, ey Hilal’in çocukları” başlıklı makalesinde diyor ki;

            “En genel anlamda öncelikle iyilik–kötülük, iman–küfür, hayır–şer, adalet–zulüm vb. gibi zıt kutuplar arasında bir çatışma vardır. Bir de zıtlaşan değer kümeleri arasında bir çatışma söz konusudur. İşte medeniyetler bağlamında dünden bugüne devam edegelen sürgit Doğu–Batı, İslam–Hristiyan, Hilal–Haç vb. arasındaki çatışmalar buna misaldir. Medeniyetler mecrasında hâkimiyet mücadelesi, günümüz dünyasında çağdaş yazar Samuel Huntington tarafından “Medeniyetler Çatışması” tezi olarak revize edilip ateşlendirilmiştir. Bu, bir anlamda dünden bugüne uzanan amansız bir kavganın yeniden tetiklenmesidir. Öncelikle bu gerçekliği idrak etmek, anlamak, yüzleşmek ve gerekli duruşu ve direnişi iyi yapmak durumundayız.

Yaşadığımız tarih sürecinde kadim varlığımız, mensubiyetimiz, aidiyetimiz ve gerçekliğimiz bize bunu emreder. Hilalin Çocukları olarak bizler, kaynak ve kabiliyetimiz keyfiyetinde ve gücümüz nispetinde bunun gereğini yapmamıza ya da yapamamamıza göre kazanmak ya da kaybetmek gibi sonuçlarla karşılaşacağız.

En genel ölçekte evvelemirde Hilalin Çocukları, yeryüzünde kadim öz değerleri ve kültürel aidiyetleri bağlamında kardeştir. Yaratılış ve değer ölçeğinde ortak bir tarihe, kültüre ve bilince dair kopmaz bağları ve bağlılıkları vardır. Kendi içinde farklı kümelerde soy kökleriyle yaratılış farklılıkları olsa da ruh kökleri birdir ve birlik olmalıdırlar. 

Anadolu, ecdat kanıyla sulanmış, şühedalar yurdudur. Toprağı vatan yapan kadim ruhuyla Hilalin Çocuklarınındır.

Burada temelde bir farklılık mevzu bahis olamaz. Şayet varsa bu bambaşka bir mesele demektir. Bizden görünüp bizimle olmanın ötesinde, bize karşı olan gizli bir kalıntının, kimliğin, zımni bir inancın, yabancı bir misyonun ve sembolik ifadesiyle kripto bir Haç’ın ve haçlının (Rum,Ermeni, Yahudi vb.) varlığına delalet eder.Bunun farkında değilsek, gizli ya da açık bir düşmanın oyununa gelmiş zavallı bedbahtlar güruhundan sayılırız. Şayet buna rağmen olması gereken duruşu gösteremiyor, tepki veremiyorsak o vakit ya ciddi manada bir kazazede ya da zihni meflûç, iflah olmaz bir mankurt; ruhu yitik bir ecnebi meleze dönüşmüşüz demektir.

Burada Türk–Arap- Kürt, Sünni–Alevi, parti–patırtıyı, sağ–solu, günlük siyaseti aşan; millet olarak kadim ve varoluşsal bir ayrım, küllî bir meseleden bahsediyoruz. Diğer boyutuyla zıtların çatışması kadar, birbirini zıt gören, bizi ötekileştiren ötekisinden bahsediyoruz.

Kurumsal vahşi Batı’nın yapıp etmelerinden ve misyoner Batı’nın sinsi siyasetinden bahsediyoruz. İçimizdeki hilal görünümlü haçlı işbirlikçilerinden bahsediyoruz.

Osmanlı’nın adalet ve hoşgörüsünden yararlanarak içimizde yer bulan azınlık bir zımmi zümrenin, zayıf anımızda dış emperyalle el altından iş tutarak cebren ve hile ile gelip kurucu unsur olarak tepemize çıkıp aktif rol almalarından bahsediyoruz. Sünnetsizlerden, fatihasızlardan, gizli ya da açık inancımıza dâhil olan kripto bir zümreden bahsediyoruz. İçimizdeki hilal görünümlü haçlılardan, Türk görünümlü Yahudilerden, Kürt görünümlü Ermenilerden, Rum görünümlü Lazlardan, kripto kent Levantenlerinden; heykellerinden, putlarından bahsediyoruz.

Sözde “Türkiye Türklerindir”, “Ne mutlu Türk’üm diyene”, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ve her türlü melanetin başına “millî” kelimesini getirerek, bahusus habis ruhlu olanların kamufle olmalarına zinhar izin vermeyelim. Al rengini aziz şehitlerimizin kanlarından alan kadim değer simgemiz “ay yıldızı” pis emellerine alet etmelerine, kirletmelerine müsaade etmeyelim.Yeni bir istikbal ve istikamet için evvelen ve mutlaka bu kripto azınlığın ihanetiyle, bu tarihsel kumpasla yüzleşmeli ve hesaplaşmalıyız.Yüzleşmeliyiz ki dış güçlerin içimizdeki doğal uzantıları, koynunda gizli haç taşıyan kalıntılar ayrışsın.

Türk milleti olarak vatan, millet, milliyet, maneviyat ve medeniyetimiz için bu iç engeli aşmaya ve kendimizi köklerimizden geleceğe inşa etmeye azmetmeliyiz. Yeter ki biz silkinip kendimize gelelim, özümüze dönelim; bir olalım, iri olalım, diri olalım. Yeter ki tek yürek hâlinde, istikametle ortak gaye ve hedefimize; hakikat ve anlamımıza, geçmişten bugüne, bugünden geleceğe cihanşümul idealimize kanatlanalım. O vakit yeniden ilim ve hikmetle, irfan ve ahlakla, hak ve adaletiyle Nizâm-ı Âlem niçin biz olmayalım?...”

 

            Gelin bir de büyük şair Mehmet Emin Yurdakul’un şu şiirini okuyalım:

Ey Türk vur, vatanın bakirlerine
Günahkar gömleği biçenleri vur
Kemikten taslarla şarap yerine
Şehitler kanını içenleri vur

 

Vur güzel aşıklar cenazesinden
Kırmızı meşaleler yakanları vur
Şehvetin raksına yetim sesinden
Besteler şarkılar yapanları vur

 

Vur o katlin kızıl sapanlarıyla
Dünyaya ölümler ekenleri vur
Vur zulmün o kanlı urganlarıyla
Bir kavmi iplere çekenleri vur

 

Vur aşkın ve hakkın zaferi için
Vur dünya bak senden bunu istiyor
Vur yerde bak tarih senin seyircin
Vur gökten bak Allah sana vur diyor

 

Vur çelik kolların kopana kadar
Olanca aşkınla şiddetinle vur
Son düşman son kızıl ölene kadar
Olanca aşkınla kuvvetinle vur

Yazarın Diğer Yazıları