Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda Kafkas, Çanakkale, Kanal, Filistin-Suriye, Irak, İran, Galiçya, Balkan ve Hicaz-Yemen Cephelerinde yedi düvele karşı mücadele vermiştir. Bu cepheler içerisinde Hicaz-Yemen Cephesi I. Dünya Savaşı’nda en fazla şehit verdiğimiz cephedir. Gazi olanların da altıyla on yıl arasında askerlik yaparak memleketlerine döndükleri bir yerdir burası.
Yemen, Çanakkale’den bile daha fazla şehit verdiğimiz bir cephedir. Bunun tek bir sebebi vardır: Mukaddes toprakları korumak. Mukaddes toprakları koruyabilmek için de Yemen’in düşmemesi gerekiyordu. İşte bölgenin ‘Hicaz-Yemen Cephesi’ olarak birlikte anılmasının sebebi de budur. Yemen tarihte öylesine önemli bir yere sahiptir ki; İbrahim ve İsmail aleyhisselama, Himyeriler’e, Kâbe’yi yıkma teşebbüsünde bulunan Ebrehe’ye, İslam’ın doğuşuna ve Hazreti Peygamberimizin gelişine şahitlik etmiştir.
Yemen; Emevi, Abbasi, Eyyubi, Memlûk egemenliği ve Portekiz saldırıları derken Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi ile Osmanlı’nın bir parçası haline gelmiştir. Ecdadımız bu bölgenin idaresini üstlendikten sonra ‘Hadimül-Harameyn’ unvanını kullanmıştır. “Haremeyn-i Şerifeyn’i Korumak Bizim Vazifemizdir” Aynı zamanda bu bölge Haçlılara karşı verdiğimiz mücadeledeki ilk savaş cephesidir. Tarih kitaplarımızda yer bulamasa da Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinin temel sebebi Portekizlilerin Cidde’ye gelerek kale yapmaya başlamasıdır. Portekizlilerin hedefi Cidde’ye kuracakları kale ve orada oluşturacakları askeri üste gerekli güç toplandıktan sonra Mekke ve Medine ile Kudüs’ün ele geçirilmesidir. Memluk Sultanı Kansu Gavri’nin Kızıldeniz’e gönderdiği donanma Portekizliler tarafından mağlup edilmiştir.
Osmanlı devrin en büyük Müslüman devleti olarak Haremeyn-i Şerifeyn’i korumayı bir vazife olarak görmüştür. Büyük hükümdar Yavuz Sultan Selim, Portekizlilerin yaptıkları kaleyi başlarına yıkmış ve Hicaz’ın korunması için Kızıldeniz’e girişin en dar yeri olan Babülmendep Boğazı’nın Afrika tarafına bugünkü adıyla Cibuti’ye bir üs kurdurmuştur.
Yemen Yine Küresel Operasyonların Hedefinde. Tarihin garip bir cilvesidir ki bu olaylardan tam 400 yıl sonra 1916 yılında Haçlı kuvvetleri yerli işbirlikçileri ile birlikte tekrar bu bölgeye saldırmıştır. Yemen maalesef yine küresel operasyonların odağında bir yer haline gelmiştir. I. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da çizilen suni sınırlar nasıl bölgeyi bir kargaşanın içine sürüklediyse Yemen de bu kaostan payını almıştır. Burada çatıştığımız İngilizler ve diğer Batılı devletler bölgede at koşturmaya çalışmışlardır. Arap Baharı denen Ortadoğu kışının başlamasından bu yana daha iyi olması beklenen bölge ve ülke her geçen gün daha da kötüye gitmiştir. Yemen’de seçilmiş hükümete karşı Husilerin darbe yapması, İran’ın baskın bir Şii yayılmacılığı, Körfez ülkelerinin ve Suudi Arabistan’ın ülkeye müdahalesi gibi birçok dış faktörlü gelişme, işlerin çok ciddi bir şekilde karışmasına sebep olmuştur. İran’ın ABD ile anlaşması ise Yemen’deki süreci daha da karışık hale getirmiştir. Şu anda Yemen’de birçok grup birbirleriyle çekişme halindedir.
Irak ve Suriye’de olduğu gibi burada da vekalet savaşları yürütülmektedir. Arap Yarımadasının en mutlu insanları yoksulluk ve huzursuzluğa mahkûm edildiler. Yemen’e yapılan müdahaleler göstermektedir ki, yüz yıl daha geçse durum çok farklı olmayacaktır.
800 yıl boyunca Türkler tarafından idare edilen ve Arap yarımadasında “en mutlu insanlarının yaşadığı bölge” olarak bilinen Yemen, bugün Arap ülkeleri içerisinde yoksulluğun had safhada yaşandığı, huzursuzluk ve çatışmanın kol gezdiği bir bölge haline getirilmiştir.
Yemen, Türk-İslam Tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bizim Yemen’e bakışımız her zaman farklı olmuştur. Yemen öncelikle bir kardeş toprağıdır, bizim için, gönül coğrafyamızın sınırları içinde yer alan köklü tarihi ve kültürel bağlarımızın olduğu kadim bir dosttur. Yemen denilince akıllara ilk gelen de şüphesiz bu topraklarda verdiğimiz yüzbinlerce şehidimiz olmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın, o zorlu günleri, anımsanmaz ise, bu coğrafyayı yeterince anlayabilmek pek de mümkün olmayacaktır.
Hicaz-Yemen Cephesi halk arasında Yemen cephesi adıyla da anılır. I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Devleti 4 tümenlik bir kuvvetle Hicaz’daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalışmıştır. 7. Kolordu’nun birer tümeni Hicaz, Asir, San’a ve Hudeybiye’de konuşlandırılmıştı; ancak mesafeden dolayı buralara yeterli derecede asker, malzeme ve silah desteği sağlanamıyordu. 1916 yılında İngilizlerin kışkırtmasıyla, Araplar kendilerini koruyan Osmanlı kuvvetlerine karşı ayaklandılar. Mekke Şerifi Hüseyin, 5 Haziran 1916’da bağımsızlığını ilan etti ve Hicaz’ı büyük oranda ele geçirdi. Böylece Cidde ve Taif, İngilizlerin eline geçmiş oldu. İngiliz Kışkırtmaları İngilizlerin vaatleri ve yardımlarıyla ayaklanan Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in liderliğindeki Arap kuvvetlerinin saldırılarının artması üzerine Osmanlı Devleti, Şam’daki 4. Ordu’dan takviye sağlamak suretiyle, ordu komutanlığı yetkisinde Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığı’nı kurdu. Bölgedeki birlikler bu komutanlığa bağlandı ve başına da 12. Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa atandı. Yemen’de İmam Yahya, Osmanlılara bağlı kalırken Asir’de Seyyid İdris ayaklanmaya katıldı. Osmanlı Devleti, Şerif Hüseyin isyanının Arap kabileleri arasında taraftar bulmaması için onlara para ve iaşe yardımları yapmış ve bir yandan da Medine’deki kuvvetlerin tahliyesi için Hicaz Demiryolu’nu açık tutmaya çalışmıştır.
O sırada Kuşçubaşı Eşref, Ahmet Hamdi Bey’den İngiliz casusu Lawrence’i takip etmesini İster! Şerif Hüseyin ve oğulları ise İngilizlerin yardımıyla Arap kabilelerini örgütleyerek Medine’nin Şam ile irtibatını kesmeye çalışmışır.. Arap isyanlarında birçok Batılı ajan rol oynamıştır. Bunların içinde özellikle Lawrence en meşhur olanıdır. Arabistanlı Lawrence namıyla maruf İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence, Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olarak görev yapan Yemen’de görevli bir nüfus memuru olan Ahmet Hamdi Bey tarafından ilk defa ifşa edilmiştir. Şeyh kılığına bürünen, Arapça konuşan, çelimsiz bir yapıda olan bu İngiliz civardaki bazı aşiretleri ziyaret edince, Kuşçubaşı Eşref, Hamdi Bey’den bu işin takip edilmesini istemiştir. Daha sonra Şam’da görevli çok iyi İngilizce ve Fransızca konuşan Eczacı Nejat Bey de bu İngiliz’le bizzat temas etmiştir. Ancak burada şunu ifade etmek gerekir ki; bu süreçte Lawrence’in ileride oynayacağı oyunların farkına varılamamıştır.
1917 yılında Hayber savaşında Kuşçubaşı Eşref esir düştüğü zaman Lawrence ziyaretine gelmiştir. Ziyaretin en önemli nedeni Bedeviler arasında adı efsane gibi dolaşan Kuşçubaşı Eşref Bey’i merak etmiş olmasıdır. Lawrence, karşısındaki kişinin yıllar önce Çereş’te sohbet ettiği bedevi olduğunu anlayacaktır. Lawrence gibi birçok İngiliz ajanı Arap kabileleri Osmanlı’ya karşı kışkırtmak için çalışmış ve başarılı da olmuşlardır.
Destansı bir savunma olan ‘Medine Müdafaası’ Hicaz-Yemen Cephesindeki Osmanlı direnişinin sembolü olmuştur. Fahrettin Paşa, bölgedeki Türk kuvvetleri ile irtibatının kesilmesine ve hiçbir ikmal desteği almamasına rağmen bir avuç kuvvetiyle Medine’yi kahramanca savunmuş ve “Çöl Kaplanı” unvanını almıştır. Kuşatmadan önce, Medine’deki kutsal emanetlerin büyük bir kısmını, teşkil ettiği özel bir ekiple İstanbul’a ulaştıran Fahrettin Paşa, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra da Medine’yi savunmaya devam etmiştir. Asla istememesine rağmen kendi askerleri tarafından zorla esir alınarak müdafaa sona erdirilmiştir. Toprağa Düşen Yüzbinlerce Can
Hicaz-Yemen Cephesinde Osmanlı coğrafyasının dört bir yanından gelen insanlar can vermişlerdir. Şehit olup çöle düşen yüz binlerce can, çöle hayat verememiştir. Sadece sükût çökmüş, zaman ağır çekime geçmiş, sanki durmak istemiştir. Çöle düşen bedenlerin çöl sıcağının altında yavaş yavaş eriyip gitmelerine şahit olan çöl, her gün güneşin yakıcı sıcaklığı üzerine düştükçe o günleri hatırlamaktadır..
Çöl yüzyıllardır sıcaklığın yükünü çekerken yüzbinlerce canın yükünü taşıyamamanın ezikliğiyle suskunluğa mahkûm olmuştur. Anaların yüreklerini yakan, milyonlarca vatan evladını öksüz ve yetim bırakan, nice nişanlıların ve evlilerin göz pınarlarını kurutan çöl bunun mahcubiyetini taşıdığı için susmaya devam etmektedir. Bu suskunluk birike birike bazen bir çığlık haline gelip kum fırtınasına dönüşür. Hatta bazen yeryüzündeki bu vebali hatırlamaktan kaçıp kurtulmak istercesine hortum şekline bürünür. Hiçbir kitap Yemen’de ölen Türklerin sayısını verememektedir. Kitaplar bile bu rakamları ifade etmekten acizdir. İnsanlık tarihinde hiçbir milletin evlatları İslam coğrafyasının en uç toprakları olan Yemen’de savaşan evlatlarımız gibi savaşmamıştır. İşte tarifsiz acıların yaşandığı Yemen’de yaşananları ve Yemen’in yaşattıklarını en güzel şekilde ifade eden ve “Giden gelmiyor” diye adeta ağıt yakılan türkünün sözleri şöyle:
YEMEN TÜRKÜSÜ
Havada bulut yok bu ne dumandır?
Mahlede ölü yok bu ne figandır?
Şu Yemen elleri ne yamandır.
Ah o Yemen’dir gülü çimendir,
Giden gelmiyor acep nedendir.
Burası Huş’tur yolu yokuştur,
Giden gelmiyor acep ne iştir.
Kışlanın önünde redif sesi var,
Bakın çantasında acep nesi var?
Bir çift kundurayla bir de fesi var,
Ah o Yemen’dir gülü çimendir.
Giden gelmiyor acep nedendir.
Burası Huş’tur yolu yokuştur,
Giden gelmiyor acep ne iştir?
Bizler İstiklal Şairimizin “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı” uyarısını Çanakkale veya Anadolu için söylediğini zannederiz. Hâlbuki Asya’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Afrika’ya “toprak” diyerek geçemeyeceğimiz o kadar yer var ki. Yemen-Hicaz Cephesindeki topraklar sadece bir bölümdür…

