Misafir Kalem

Savunma Sanayiinde Dönüşüm Ve Türkiye'nin Stratejik Bağımsızlığı

Misafir Kalem

(Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı)

Dijital devrimin şekillendirdiği uluslararası sistemde güç dengeleri, devletlerin yalnızca jeopolitik, siyasi ve ekonomik kapasiteleriyle değil, aynı zamanda stratejik teknolojik donanımlarıyla belirlenmektedir. Bu bağlamda, savunma sanayiinde bağımsız, özgün ve yenilikçi bir kapasiteye sahip olmak, devletlerin millî güvenliğini sağlamada temel bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Küresel güvenlik ortamında risk, tehdit ve krizler artarken, jeopolitik konumu itibarıyla çatışma bölgelerine yakın ve terör, düzensiz göç ve insani krizlerle karşı karşıya kalan Türkiye’nin özerk bir savunma sanayi kapasitesine sahip olması hayati öneme sahiptir. Savunma sanayindeki teknolojik ve stratejik kapasitenin güçlenmesi, yalnızca güvenlik paradigmasını değil, aynı zamanda ekonomik, endüstriyel ve teknolojik gelişmişlik düzeyini de artırmaktadır. Bu bağlamda Türk savunma sanayisinin yükselişi, millî güvenliği sağlamanın ötesinde, dışa bağımlılığı azaltan ve topyekûn bir teknolojik-ekonomik-endüstriyel ekosistemin inşasına katkı sağlayan kapsamlı bir dönüşümü temsil etmektedir.

Savunma sanayii, Türkiye’nin ulusal güvenliği ve stratejik özerkliği açısından kritik bir öneme sahiptir. Tarihsel süreç incelendiğinde, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde ilerleme ve gerileme döngülerinin belirgin olduğu görülmektedir. İstiklâl Savaşı ve erken Cumhuriyet döneminde yaşanan ekonomik ve siyasi zorluklara rağmen hem kamu hem de özel sektör önemli girişimlerde bulunmuş; ancak bu çabalar kurumsallaşamamış ve Türkiye uzun yıllar dışa bağımlı kalmıştır. Şakir Zümre ve Nuri Killigil’in mühimmat alanındaki, Nuri Demirağ ve Vecihi Hürkuş’un havacılık alanındaki çalışmaları bu dönemin çarpıcı örneklerindendir. Ancak siyasi istikrarsızlıklar ve dışa bağımlılık, savunma sanayiinin sürdürülebilir bir gelişme ivmesi yakalamasını engellemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin ABD ve NATO ile kurduğu ilişkiler, savunma alanında bağımlılığı artırmış ve stratejik kırılganlığı derinleştirmiştir. Kıbrıs müdahalesinin gecikmesi ve 1974 sonrası uygulanan ambargolar, bu bağımlılığın somut göstergeleridir. 1970’lerde başlayan TUSAŞ ve ASELSAN gibi kurumların kurulması, savunma sanayiinde kurumsallaşma yolunda önemli adımlar olarak öne çıkmış; ancak siyasi ve ekonomik krizler beklenen atılımın gerçekleşmesini sınırlamıştır. 1980’lerden itibaren artan PKK terörü ve bölgesel jeopolitik gerilimler, yerlileşme ve millileşme ihtiyacını daha da belirgin hâle getirmiştir.

Son 20 yılda savunma sanayiindeki dönüşüm üç temel dinamik etrafında şekillenmiştir: uluslararası sistemdeki değişim, siyasi irade ve artan tehdit algısı. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD hegemonyasındaki görece zayıflama ve Ortadoğu’da derinleşen istikrarsızlıklar, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışını güçlendirmiştir. Bu süreçte siyasi karar alıcıların yönelimi belirleyici olmuş; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mevcut uluslararası düzenin işleyişine yönelik eleştirileri ve Türkiye’nin Batı karşısında edilgen bir konumda kalamayacağına ilişkin yaklaşımı, savunma alanında bağımsızlaşma hedefini kuvvetlendirmiştir. Avrupa Birliği üyelik sürecinin tıkanması ve ABD ile yaşanan stratejik uyuşmazlıklar da Türkiye’nin savunma sanayiinde millî kapasiteyi artırma kararlılığını pekiştirmiştir.

Öte yandan Suriye krizi, PKK, PYD ve DEAŞ kaynaklı tehditler ile 15 Temmuz Darbe Girişimi ve FETÖ meselesi, Ankara’nın bağımsız bir güvenlik politikası geliştirme ihtiyacını daha görünür hâle getirmiştir. Artan güvenlik riskleri Türkiye’nin hava savunma sistemlerine yönelik ihtiyacını da acil bir meseleye dönüştürmüştür. Patriot hava savunma sistemi bataryalarının geri çekilmesi ve ABD’nin satışa onay vermemesi Türkiye’yi alternatif arayışlara yöneltmiş; Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi tedariki ise ABD’nin Türkiye’yi F-35 savaş uçağı programından çıkarması ve CAATSA yaptırımlarını uygulamasıyla sonuçlanmıştır. Bu gelişmeler savunma sanayiinde bağımsızlığın stratejik önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

Bununla birlikte Zeytin Dalı Harekâtı ile görünür hâle gelen ve Irak ile Libya sahalarında etkinliği kanıtlanan İHA/SİHA teknolojileri hem karar alıcıların hem de kamuoyunun yerli savunma kapasitesine yönelik motivasyonunu güçlendirmiştir. Bu atmosfer, savunma sanayiinde kurumsal yapılanmanın güçlendirilmesi, hukuki altyapının geliştirilmesi, kaynakların etkin kullanımı ve planlı Ar-Ge faaliyetlerinin bir teknoloji ekosistemine dönüştürülmesi sürecini hızlandırmıştır.

2000’li yıllardan itibaren kaydedilen ilerlemeler, savunma sanayiinin ekonomi-politik etkisini de göstermektedir. 2002’de 248 milyon dolar olan ihracat 2025’te 10,5 milyar dolara, proje sayısı 62’den 1,400’e, istihdam ise 10 binden 100 bine yükselmiştir. Yerlilik oranı yüzde 20’den yüzde 82’ye ulaşırken Türkiye; tank, gemi, helikopter, İHA ve hava savunma sistemlerinde üretici ve ihracatçı konumuna gelmiş, savaş uçağı üretiminde de önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. TUSAŞ, ASELSAN, ROKETSAN ve BAYKAR gibi şirketlerimiz bu yürüyüşün önemli aktörlerindendir. Tüm bu gelişmeler, savunma sanayiinin Türkiye’nin stratejik özerkliği, ekonomik kapasitesi ve uluslararası rekabet gücüne doğrudan katkısını ortaya koymaktadır.

Türkiye bu süreçte “Millî Teknoloji Hamlesi” olarak adlandırılan vizyon doğrultusunda millileşme ve yerlileşme odaklı bir strateji geliştirmeye yönelmiştir. Millî Teknoloji Hamlesi; Türkiye’nin ileri teknoloji alanında dışa bağımlılığını azaltmayı, yerli ve millî ürünler geliştirmeyi ve küresel rekabette daha güçlü bir aktör olmayı hedefleyen kapsamlı bir yaklaşımdır. Bu stratejiyle teknoloji üretim ve geliştirme süreçlerinin ülke içinde yoğunlaştırılması, savunma, sanayi ve enerji gibi stratejik sektörlerde bağımsızlığın güçlendirilmesi amaçlanmaktadır.

Bu yönüyle Millî Teknoloji Hamlesi, Türkiye’nin teknolojik kapasitesini güçlendiren ve stratejik özerkliğini pekiştiren kapsamlı bir dönüşümün ifadesidir. Geliştirilen her millî sistem, uluslararası arenada Türkiye’nin stratejik ve diplomatik kapasitesini güçlendiren bir güç çarpanı niteliği taşımaktadır.

Nitekim son dönemde Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, savunma teknolojilerinde bağımsızlık meselesinin yalnızca teorik bir tartışma olmadığını, doğrudan güvenlik mimarisini şekillendiren bir unsur olduğunu bir kez daha göstermektedir. ABD ve İsrail ile İran arasında tırmanan gerilim ve karşılıklı saldırılar, bölgesel güvenlik ortamının ne denli kırılgan bir zeminde ilerlediğini ortaya koymaktadır. Enerji hatlarının, ticaret yollarının ve stratejik geçiş koridorlarının kesişim noktasında bulunan Türkiye açısından böylesi bir jeopolitik ortam, güvenlik politikalarının çok boyutlu ve ileri teknoloji temelli bir kapasiteyle desteklenmesini zorunlu kılmaktadır.

Günümüz savaşları yalnızca askerî güçle değil; hava savunma sistemleri, insansız platformlar, elektronik harp kapasitesi, siber güvenlik altyapısı ve uydu teknolojileri gibi yüksek teknoloji unsurlarıyla şekillenmektedir. Bu nedenle devletlerin caydırıcılığı yalnızca sahip oldukları asker sayısıyla değil, geliştirebildikleri millî teknoloji kapasitesiyle ölçülmektedir. Türkiye’nin çevresinde yaşanan çatışmalar, güçlü görünmenin ve sınırları etkin biçimde koruyabilmenin yolunun savunma teknolojilerinde dışa bağımlılığı azaltmaktan geçtiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede Millî Teknoloji Hamlesi yalnızca ekonomik kalkınma veya sanayi politikası olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik gerçekliğine verilen stratejik bir cevaptır. Türkiye, yerli ve millî savunma sistemleri geliştirerek hem kendi güvenliğini sağlamlaştırmakta hem de kriz anlarında dış baskılara karşı hareket kabiliyetini koruyabilmektedir. Hava savunma sistemlerinden insansız hava araçlarına, elektronik harp kabiliyetlerinden uzay teknolojilerine kadar uzanan bu geniş teknoloji ekosistemi, Türkiye’nin bölgesel istikrarın korunmasında daha etkin ve caydırıcı bir aktör olarak konumlanmasını sağlamaktadır.

Dolayısıyla günümüz dünyasında güçlü ve kudretli bir devlet olmanın yolu yalnızca askeri güç biriktirmekten değil; kritik teknolojileri geliştirebilen, üretim kabiliyeti yüksek ve stratejik alanlarda dışa bağımlılığını minimize etmiş bir teknoloji altyapısına sahip olmaktan geçmektedir. Türkiye’nin Millî Teknoloji Hamlesi doğrultusunda attığı adımlar, yalnızca bugünün güvenlik ihtiyaçlarına cevap vermekle kalmamakta; aynı zamanda geleceğin jeopolitik rekabetinde ülkenin elini güçlendiren stratejik bir yatırım niteliği taşımaktadır.

Süleyman Korcan ÖZALP

Yazarın Diğer Yazıları