Misafir Kalem

Ege Ve Doğu Akdeniz'in Yeni Jeopolitiği

Misafir Kalem

Süleyman Korcan ÖZALP 

(Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı)

 

 

Son yıllarda Ege ve Doğu Akdeniz, deniz yetki alanları tartışmalarının ötesine geçen çok katmanlı bir jeopolitik rekabet sahasına dönüşmüş durumdadır. Enerji kaynakları, deniz güvenliği, savunma yatırımları gibi hususların yanı sıra küresel güç merkezlerinin bölgeye yönelik ilgisinin; Türkiye ile Yunanistan arasındaki stratejik denklemi her geçen gün daha kritik hale getirdiğini görüyoruz. Askerî modernizasyon programları, insansız sistemler, hava kuvvetleri yatırımları ve deniz gücü odaklı hamleler; Ege’den Doğu Akdeniz’e uzanan hattın yeni güç mimarisini oluşturmaktadır. Bu tablo, bölgesel rekabetin diplomatik söylemlerin ötesinde; teknoloji üretimi, savunma sanayii kapasitesi ve caydırıcılık üzerinden yeniden şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Yunanistan son dönemde savunma alanında kapsamlı ve mali yükü yüksek bir modernizasyon hamlesi yürütürken, Türkiye de eş zamanlı olarak kendi millî savunma teknolojilerine yönelik geliştirme programlarını hızlandırmıştır. Bu süreç içerisinde Yunanistan’ın savunma yapılanmasında İsrail’in etkisi belirgin şekilde genişlemiş; bunun sonucunda bölgesel güvenlik dengelerinde hissedilir bir yeniden konumlanma yaşanmaya başlamıştır. Yüzeyde nispeten sakin görünen jeopolitik hatlar ise perde arkasında baştan şekillenen daha derin bir stratejik dönüşümün işaretlerini vermektedir. Yunanistan’ın 28 milyar avroluk savunma modernizasyon programının odak noktasında, “Aşil’in Kalkanı” olarak adlandırılan kapsamlı hava ve füze savunma sistemi bulunmaktadır. Programın temel amacı, çeşitli tiplerde insansız hava araçlarına karşı etkinlik sağlayabilen, hassas güdümlü füze tehditlerini bertaraf edebilen ve Ege adalarına çok katmanlı bir koruma sunan entegre bir savunma ağı tesis etmektir. Bu yapı, Türkiye’nin coğrafi yakınlıktan ve hızlı konuşlanma kabiliyetinden kaynaklanan operasyonel avantajlarını dengelemeyi hedeflemektedir. Programın omurgasını önemli ölçüde İsrail menşeli teknolojiler oluşturmaktadır. Öte yandan İsrailli savunma şirketleriyle olası iş birliği çerçevesinde Demir Kubbe’ye benzer şekilde bir “Helen Kubbesi” geliştirilmesi ihtimali gündemde yer almaktadır. Bu genel çerçeve içinde mevcut S-300 hava savunma sistemlerinin yerine İsrail tarafından geliştirilen ve 150 km menzile sahip BARAK Extended Range sisteminin eklemlenmektedir. Modernizasyon programında ayrıca 300 kilometre menzilli PULS çoklu roket sistemleri ile “Magen Or” lazer tabanlı anti-drone kapasitesi öne çıkan unsurlardır. Tüm bu örneklerden yola çıkacak olursak; İsrail artık yalnızca bir tedarikçi değil, Yunanistan’ın savunma ekosistemine kurumsal olarak entegre olmuş bir aktör konumuna gelmiştir. 

Stratejik düzeyde ise tablo daha belirgindir. Yunanistan, Türkiye’nin insansız platformlardan çok katmanlı hava savunma sistemlerini içeren Çelik Kubbe’ye uzanan savunma özerkliği kapasitesini dengelemeye çalışırken; İsrail açısından bu durum, Güney Kıbrıs’ı da içine alan bir üçlü ittifakla Akdeniz’de daha geniş bir stratejik manevra alanı oluşturma hezeyanıdır.

Ancak bu stratejinin karşılaştığı temel sınır, Türkiye’nin son yirmi yılda savunma sanayiinde kazandığı yerli üretim ve teknolojik özerklik kapasitesidir. Türkiye’nin yerli üretim kapasitesi, Yunanistan’ın maksimalist hedeflerini fiilen sınırlayan bir denge unsuru oluştururken; Atina’nın İsrail başta olmak üzere savunma anlaşmaları üzerinden yürüttüğü çevreleme çabaları, savunma sanayiinde teknolojik derinliğin ve sürekliliğin stratejik değerini daha görünür kılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye ve Yunanistan arasında “üretebilen” ile “tedarik eden” aktörler arasındaki yapısal farkın gittikçe belirginleştiğini gözlemliyoruz. Aynı zamanda iki ülke arasındaki fark, savunma sanayiinin sürdürülebilirliği ve krizlere adaptasyon yeteneği üzerinden okunması gereken yeni bir aşamaya evrilmiştir. Türk savunma sanayii, yıllar içinde yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarını karşılayan bir araç olmaktan çıkıp Türkiye’nin dış politika tercihlerini destekleyen bir güç çarpanı hâline gelmiştir. Bu süreç, daha derin bir düzlemde, devletin güvenlik, egemenlik ve teknoloji arasındaki ilişkiyi yeniden tanımladığı yapısal bir dönüşüme işaret etmektedir. Savunma sanayii bu açıdan devlet kapasitesindeki stratejik inşanın en görünür ve ölçülebilir çıktısı olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi, ani ya da tesadüfi bir başarıdan ziyade; kurumsal birikim, jeopolitik zorunluluklar ve güçlü siyasal sahiplenmenin kesişiminde ortaya çıkan çok boyutlu bir atılım olarak okunmalıdır.

Türkiye savunma yeteneklerini ileri teknolojiye dayalı insansız platformlar, uzun menzilli füze kapasitesi ve milli hava-füze savunma mimarisi olmak üzere üç ana eksende yeniden yapılandırmaktadır. Bu alanlardaki gelişmeler, Atina’nın karar süreçlerini doğrudan etkileyerek iki ülke arasında “simetrik tırmanış” olarak nitelendirilebilecek yeni bir stratejik rekabet zemini oluşturmuştur. Ankara’nın insansız hava araçları konusundaki ilerleyişi, operasyonel davranış biçiminde yapısal bir dönüşüm yaratmıştır. Bayraktar TB2’nin küresel ölçekte tanınan bir platforma evrilmesi, Akıncı ve Kızılelma gibi daha ileri sistemlerin envantere katılmasıyla birleştiğinde Türkiye’nin hem istihbarat toplama hem de hassas vuruş kabiliyeti açısından önemli bir üstünlük kurmasına imkân vermiştir. Bu platformlar, özellikle Ege bağlamında Yunanistan’ın tehdit değerlendirmelerinde niteliksel bir değişime yol açarak alçak irtifa hava sahasında Türkiye’nin gözetleme ve müdahale kapasitesini belirgin biçimde artırmıştır.

Bölgesel denklemi dönüştüren bir diğer unsur ise balistik füze kapasitesini şekillendiren Tayfun programıdır. Yaklaşık 560 kilometrelik menziliyle Tayfun, Yunanistan’ın büyük bölümünü kapsama alanına dâhil etmekte ve bu durum askeri caydırıcılığın ötesinde, suyun karşı kıyısında politik bir baskı unsuru olarak değerlendirilmektedir. Artan menzil, yükselen hassasiyet ve operasyonel esneklik, Ankara’nın bölgesel caydırıcılık profilini yeniden tanımlamaktadır. Öte yandan ilk kez SAHA EXPO 2026 kapsamında görücüye çıkan ve 6 bin kilometrelik menziliyle dikkatleri üzerine çeken kıtalararası balistik füze Yıldırımhan da Türkiye’nin yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte stratejik etki üretme kapasitesine yönelik uzun vadeli vizyonunu ortaya koymaktadır.

Milli hava savunma girişimleri de söz konusu stratejik dönüşümün tamamlayıcı sütunlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Hisar ve Siper programları, tamamen millî imkânlarla çok katmanlı bir hava savunma mimarisi oluşturma hedefi doğrultusunda yürütülmekte olup, ülkenin savunma alanında dışa bağımlılığını azaltmayı amaçlamaktadır. Siper sistemlerinin 150 kilometreye varan menzil hedefi, Türkiye’yi uzun menzilli hava savunma kapasitesine sahip sınırlı sayıdaki ülke arasına yerleştirmekte ve “stratejik özerklik” doktrininin somut bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda Ankara kendi savunma teknolojisini kendi üretebilen ve bu alanda kural koyucu bir aktör olarak konumlanan devlet profiline doğru evrilmektedir.

Mevcut sanayi altyapısı, insan kaynağı ve finansal kapasite dikkate alındığında, Yunanistan’ın kısa ve orta vadede Türkiye ile benzer bir savunma sanayii modelini inşa etmesi oldukça güç görünmektedir. Bu durum, Atina’yı dış tedarik ve ittifak bağımlılığını derinleştiren bir güvenlik mimarisine mahkûm etmekte; böylece askerî modernizasyon, stratejik özerklikten ziyade stratejik kırılganlık üretme riskini de beraberinde getirmektedir. Türkiye’nin yerli ve millî savunma sanayii modeli, güvenliği kısa vadeli tehditlere verilen tepkilerden çıkararak, uzun vadeli stratejik özerklik hedefiyle bütünleştirirken; Yunanistan’ın ittifak merkezli yaklaşımı, caydırıcılığı dış garantiler üzerinden tesis etmeye dayalı bir güvenlik tahayyülünü temsil etmektedir. Bu karşıtlık, Ege ve Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin yalnızca askerî değil, aynı zamanda teknolojik, siyasal ve stratejik bir rekabet alanına dönüştüğünü ifade etmektedir. Ortaya çıkan bu tablo, Ege ve Doğu Akdeniz’de tek bir küresel gücün belirleyici olduğu geleneksel güvenlik anlayışının yerini; farklı işlevlere sahip ancak karşılıklı etkileşim içerisinde bulunan bölgesel güç merkezlerinin şekillendirdiği çok katmanlı bir denge yapısına bıraktığını göstermektedir. 

Yazarın Diğer Yazıları