Muharrem Günay

Yaşanmış Ve Gerçek Hikayelerle Çanakkale Zaferi

Muharrem Günay

“Ve lâ tegûlû li men yugtelu fî sebîlillâhi emvât, bel ehyâun ve lâkin lâ teş’urûn: Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara Sresi:154):

Çanakkale Geçilmez

Osmanlı’nın ilk Kızılelması, Anadolu'da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özelliklere sahip olan İstanbul, Osmanlı’nın büyük Kızılelma’sı olarak görülür.  Evliya Çelebi, Hz. Muhammed’in doğumunda Ateşgedelerin bin yıldır sönmeyen ateşinin sönmesi ve Kisra’nın sarayının yıkılışı gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızıl Elmasının düştüğünü zikretmektedir. 

Muvahhid-Hanif karakterli eski Türk dîni inançlarına göre mâdemki Gök’te bir Tanrı ve yerde ve gökte tıkır tıkır işleyen bir düzen varsa, yeryüzünde de “Bir Hakan” olmalı ve dünyada da düzen tıpkı gökteki gibi tıkır tıkır işlemeliydi. Eski Türkler bu inançla Yüce Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamakla görevlendirildiklerine inanmış ve bütün dünyayı kendi yurtları ve himayelerine verilmiş bir yer olarak görmüşler ve düşünce sayesinde hep Batıya doğru akmışlardır. Bu düşünceyi Oğuz Name’de, “Gök yüzü çadırımız; güneş bayrağımız” ve Gök Türk kitabelerinde “Üstte gök aşağıda yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış ve insan oğlu üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan tahta oturtulmuş” sözlerinde görmekteyiz. Ayrıca din adamları, kamlar, ermiş ve evliyalar tarafından çeşitli rüyalar ve bu rüyaların yorumları ile de Allah’ın Türklere ulu devletler bağışladığı ve dünyanın idaresini verdiği müjdelenmiştir.

İslâm öncesi devirlerde, Türk cihan hâkimiyeti Ülküsü’nün hedefi; “Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar bütün dünyayı ve insanları Türk töresinin himayesine almak ve Türk töresi ile dünyaya nizam vermekti.” Milli olduğu kadar insâni özellikler taşıyan bu ülkü, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte, “Nizâm-ı âlem ülküsü” şekline dönüşmüştü. Nizâm-ı âlem’in hedefi de “Allah’ın göndermiş olduğu barış dini İslam ile âleme nizam vermekti.” Bu yolda yapılan bütün işlerin ve savaşların gerçek amacı; “Allah’ın rızasını kazanmaktı.” Bu düşünce İslâmi devirlerle birlikte iyice olgunlaşmış ve “İ’lâyı Kelimetullah Ülküsü” (Allah’ın adını yüceltmek ülküsü) adını almıştı. 

Kaşgarlı Mahmud’un “Allah’ın Ordusu” (D.L.T. cilt 1, s.17) dediği Türklere bu düşünceye parelel olarak Osmanlı Padişahları da “Asâkir-i İslâm” (İslâm’ın askerleri) adını vermişlerdi. “Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır, yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir” diyen Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye, “Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin, Hakk’ın bir kemter kulusun, İstanbul’u aç, gülizâr yap” (Z.Kitapçı, Hz. Peyg. Had, Türkler 2. cilt, s.137) deyip İstanbul’un fethini hedef göstermişti.

Batı’nın Türk düşmanlığı 1071’de Malazgirtte Bizans’ı yenip Anadolu’nun kapılarını açmamız, 1176 da Afyonkrahisar sınırları içerisinde yer alan Karamıkbeli/Miryakefolan denen yerde kazanılan zaferle Anadolu’nun tapusunu cebimize koyduğumuz anda başlamıştır. Bu düşmanlık Osmanlı Gazilerinin 1356 yılında bir sal ile Çanakkale boğazından geçip Rumeli’ye ayak basmalarıyla iyice artmıştır.

Çanakkale başlı başına bir tarih ve başlı başına bir destandır.  Çanakkale’de bu toprakların en nitelikli ve en eğitimli evlatları savaştı. Onlar; sultanilerde, tıbbiyede, mülkiyede, mühendishanede ve harbiyede dirsek çürütmüş, vatanı için kılıç kuşanmış bir nesildi. Aynı zamanda Çanakkale’de harp sanatı açısından iyi yetişmiş subaylar ve bir gül bahçesine girer gibi kara toprağa girmeyi şeref sayan erlerimiz vardı.  Eğer biz Çanakkale’de yetişmiş bu aydın ve münevver nesli kaybetmemiş olsaydık, yeni Türkiye Cumhuriyeti bir bambaşka olurdu.

Avrupalı Bizi Neden Sevmez

Yüce Allah (CC) Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlara hitaben şöyle buyuruyor:

Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi kullih(kullihi), ve izâ legûkum gâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel ğayz(gayzi), gul mûtû bi ğayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri). 

"İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman "inandık" derler. Baş başa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: "kininizle geberin!". Ali İmran 119

 Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir. Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider, başınıza bir kötülük gelse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’tan gereğince korkarsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez; çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır."(Al-i imran, 120)

Tarihi incelediğimiz zaman görürüz ki, Müslüman olmayan milletler hiçbir zaman Müslümanların dostu olmamıştır. 

Kur'an-ı Kerim’de açıklandığı bizim, Müslümanlar olarak onların dinine girmediğimiz (onların milletinden olmadığımız) müddetçe onların bizi kabul etmeleri mümkün değildir. (Bk. Bakara Suresi: 2/120) 

Çünkü onlar Bakara 51. ayette de belirtildiği gibi birbirlerinin dostudurlar.

“Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettehızûl yehûde ven nasârâ evliyâe ba’Duhum evliyâu ba’D(ba’din) ve men yetevellehum minkum fe innehu minhum innallâhe lâ yehdîl gavmeZ Zâlimîn(Zâlimîne). (Maide 51)

“Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez. (Maide 51)

Birinci Dünya Savaşında İngilizler KUDÜS' ü işgal edince, cephede beraber savaştığımız Almanya-Avusturya askerleri bayram yapmışlardır. Sebebi sorulduğunda: "Hz. İsa'nın doğduğu mukaddes Kudüs Hıristiyanların eline geçti " diye cevap vermişlerdir. (Mehmet Arif Bey. Başımıza Gelenler: 264)

Hitler'in zulmünden kaçarak 1933 yılında Türkiye'ye gelen İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk Fakültelerinde maliye ve iktisat dersleri veren, 1952 yılında Almanya'ya döndükten sonra Frankfurt Ünib' de öğretim görevliliği ve rektörlük yapan, Türkiye'de kaldığı sürede Ülkemizde Cumhuriyetin yerleşmesinde önemli katkıları bulunan Alman Prof. Dr. Fritz Neumark ' a Ülkemizi ziyarete geldiğinde: Avrupa bizi neden sevmiyor? Ebedi düşmanlığının sebebi nedir diye sorulur. Cevabı aynen şöyledir:

"Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır Kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince; en başta Müslüman olduğunuz için sevmezler ama faraza laiklik şöyle dursun Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam ederler. Çünkü sizler hangi kimliğe bürünürseniz bürünün, her zaman onların korkulu rüyasısınız. Sizi silahla yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağlamaya çalışırlar. Böylece kendilerini İslamiyet tehlikesinden korumuş olacaklar. Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındalar. En az 400 sene Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. Selçuklular Anadolu'yu Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler. Bizlere medeniyeti insanlığı öğrettiler. Avrupa Müslüman olma tehlikesi ile karşı karşıya geldi. Osmanlı Arşivi tam olarak ortaya çıkarsa bu günkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz zaman Avrupa'nın refahı ve medeniyeti yıkılır. Bunun için sizler Avrupa'nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki Vahhabiliği kuranlar da İngiliz sömürge Bakanlığının adamlarıdır. Batı her yerde yetiştirdiği adamları vasıtasıyla İslamiyet’i sapık inançlara kanalize etti. Bütün bunlara rağmen Osmanlı'nın inancını bozamadı. Osmanlı, Asr-ı Saadeti temsil etmeğe devam etti. Bünyesinde bozuk düşünce, bozuk mezhep barındırmadı. Evet, Kilise sizlere kin kusmaktadır. Ve sebepleri bunlardır." (Sur Dergisi, 1999, sayı. 278. s. 17; Yeşilay Dergisi, Haziran, 2001, sayı 811, sayfa. 20)

Bununla birlikte, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" gerçeğini unutmadan bize düşmanlık beslemeyen Avrupalılar ve diğer milletlerle iş birliği içine girebiliriz. Bu iş birliği bize hiçbir vakit onların ezeli ve ebedi düşmanımız olduğunu, her fırsattan yararlanarak bizi bölüp parçalamak ve yok etmek için fırsat kolladıkları gerçeğini unutturmamalıdır.

Çanakkale Geçilmez

Çanaakkale Savaşları, 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren, Türk’ün gücünü dünyaya bir daha duyuran, tarihe “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ” sözünü yazdıran büyük bir destandır.

3 Kasım 1914 ve 18 Mart 1915 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı'nda cereyan eden bir seri deniz savaşlarıyla Gelibolu Yarımadası'nda 25 Nisan 1915 - 8/9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşları, Türk tarihinin en şerefli sayfalarını dolduran birer zafer destanıdır.

1. Dünya Savaşı’nın başlarında İngilizler ve Fransızlar, İtilaf Devletlerinin üçüncüsü olan Ruslara yardım etmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçip Karadeniz’e ulaşmayı planlamışlardı. Amaçlarından biri de İstanbul’u ve boğazları ele geçirmek, bu yolla Osmanlı Devleti’ni etkisiz hale getirmekti.

İngiliz ve Fransızlar bu düşünceyi gerçekleştirmek için kurdukları güçlü donanma ile Çanakkale Boğazı önlerine  geldiler. Türk mevzilerini yoğun bir top ateşine tuttuktan sonra boğazı geçmeye çalıştılar (18 Mart 1915). Ne var ki Türk topçusunun düşman gemilerini bulan isabetli atışları ve Nusret Mayın Gemisi’nin boğaza yerleştirdiği mayınlar, düşman filosunu geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu arada düşman gemilerinden birçoğu battı, bazıları da kullanılamayacak duruma geldi.

Düşman, Çanakkale Boğazı’ndan geçemeyeceğini anlayınca, Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı. Amaçları, yarımadadaki Türk gücünü yok etmek ve boğazı denetimi altına almaktı. İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelenda askerlerinden oluşan 70 bin kişilik bir kuvvet; asker ve silah sayısı bakımından az, fakat kahramanlıkta eşsiz olan askerlerimize saldırdılar. Mustafa Kemal komutasında 19. Kolordu, bu güçlü orduyu Anafartalar, Arıburnu ve Conkbayırı’nda dize getirdi.  Çanakkale’nin geçilmez olduğunu anlayan düşman, Gelibolu Yarımadası’nı boşaltmak zorunda kaldı (1916). Askerlerimizin, kendilerinden kat kat güçlü düşmana karşı hem karada hem de denizde kazandığı bu zafer karşısında bütün dünya, Hayranlığını dile getirmiştir.

Çanakkale Zaferi, her yılın 18 Mart’ında bütün yurtta kutlanmakta, başta Mustafa Kemal olmak üzere, tüm komutanları ve 251 bin Mehmetçiğimizi saygıyla anmaktayız. 18 Mart zaferi kazanılmasaydı, düşman donanması, daha 1915'in Mart ayında İstanbul'a girerek Osmanlı İmparatorluğu'nu çökertebilecekti.

İtilaf Devletlerinin Hedefi İstanbul’du

Çanakkale Boğazı'nı denizden aşıp İstanbul'a giremeyen İtilaf Devletleri, 25 Nisan 1915'ten başlayarak 8-9 Ocak 1916'ya kadar süren Çanakkale kara savaşlarında Mustafa Kemal tarafından durdurulamasaydı, Birinci Dünya Savaşında Çarlık Rusya’sı en kısa yoldan müttefiklerinin yardımlarına kavuşacağı için yıkılmayacak, muhtemelen Ekim 1917 Bolşevik İhtilali de olmayabilecekti. Bu durumda Almanya'nın yenilgisi hızlanacak ve 1. Dünya Savaşı belki de 1915'te sona erecekti. Çanakkale Zaferi; harbin 4 yıl sürmesine, üç imparatorluğun (Osmanlı, Çarlık ve Avusturya/Macaristan İmparatorlukları) tarih sahnesinden silinmesine neden olmuştur. Gelibolu Yarımadası'nda düşmana kesin darbeler vurarak onları yenilgiye uğratan Alb. Mustafa Kemal'in Anafartalar tepesinde yaktığı zafer meşalesi, Kurtuluş savaşımızın da yolunu aydınlatmıştır.

1 Ay İçinde İstanbul’da Olmayı Düşünüyorlardı

 İtilaf Devletlerinin Akdeniz Başkomutanı Amiral Carden, Boğazı geçerek İstanbul'a girmek için üç aşamalı saldırı planı yapmıştı. İstanbul'a bir ay içinde ulaşacağını hesaplamıştı. Amiral Carden, Londra'ya çektiği bir telgrafta, 14 gün içerisinde İstanbul'a ulaşabileceğini müjdeliyordu. Amiral, hazırlıklarını tamamlamaktaydı. Son darbe 18 Mart’ta indirilecekti. Ne var ki, kâğıt üzerinde yapılan bu savaş planında, Türk'ün kahramanlığı ve savaş azmi hesaba katılmadığı için evdeki hesap çarşıya uymayacaktı.

Düşman “Başka milletlerin müdafaadan umudu kestiği anda, Türk Milleti’nin taarruzunun başlayacağını bilmiyordu.”

  Düşman Taarruzu Başlıyor

18 Mart günü Çanakkale'de ufukları ümit ve zafer neşesi kaplayan bir gün daha doğdu. İtilaf Donanması 18 savaş gemisiyle saat 10.00'da boğazı yarıp geçmek üzere girmeye başladılar.

Fransız GAULOIS zırhlısı Bir gece önce Dz. Yzb. Hakkı'nın NUSRET mayın gemisiyle boğaza döşediği mayınlara çarparak 639 personeli ile birlikte karanlık limanın sularına gömülerek kayboluyordu. BOUVET'in imdadına koşan SUFFREN ve GAULOIS da aynı akıbete uğramıştır. Saat 15.00'te IRRESISTIBLE ve onu takiben 16.00'da INFLEXIBLE ve 10 dakika sonra OCEAN zırhlıları, tam ileri atılacaklarken onların da ayakları Yzb. Hakkı'nın tuzağına takılarak batarken, INFLEXIBLE güçlükle kurtularak römorkör yedeğinde İmroz'a dönüyordu. 

Böylece 6 saatte 3 büyük zırhlısını kaybeden, bir bu kadarı da ağır hasara uğrayan gemilerini acıyla seyreden Amiral De ROBECK, kalanları kurtarabilme telaşıyla saat 17.30'da boynu bükük çekilme emrini veriyordu. 

  5-KARA SAVAŞLARI BAŞLIYOR

İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nın savaş gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları başlıyordu. 

M. Akif’in Mısralarda Anlattığı Gibi:

Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya 

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Milli şairimizin dediği gibi düşman kafesten boşalmış yırtıcı hayvanlar gibi saldırmaya başlamıştı. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Koca Çimen’de, Conkbayırı’nda, savaştı. Cephanesi biten askerlere: Süngü tak emrini verdi. Daha sonra;               

Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir” dedi. Tarihin bu en büyük siper savaşı başlamıştı. Siperler arası uzaklık sekiz on metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır'a doğru ilerliyordu. 

Şairin dediği gibi:

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer 

O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,

Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

 

Düşman Bozguna Uğradı

Kısa sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı. Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri; Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Arı burnu, Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar'dır. 19 – 20 Aralık’ta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8 - 9 Ocak'ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı. Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna uğrayarak çekip gitti.

Çanakkale savaşlarında 250 binin üzerinde askerimiz şehit düştü. Düşman kayıpları ise bu rakamın üstündedir.

  BATILI; “Başka Milletlerin, Müdafaadan Ümidi Kestiği Anda, Türk Milletinin Taarruzu Başlar!” Diyor. İşte Çanakkale Savaşları, Bunun Destanıdır. Bu destanda; cephaneliğin infilak etmesiyle gözlerinden olan Memiş’in, komutanın: “Vah evladım vah! Gözlerinden mi oldun?” demesine karşılık: “Üzülme paşam, üzülme! Bu gözler göreceğini gördükten sonra bu hale geldi!” şeklindeki cevabı vardır.

 Bu destanda; Fransız zırhlısı Büve’nin 610 mürettebatının denize saçıldığı anda; İngiliz zırhlısı Oşin’ın, sudaki karıncalar gibi çabalayan düşman askerlerini toplaması için ateş kesen Türk topçusunun civanmertliği vardır.

Bu destanda; İntepe bayırında, bölüğünün tamamen bitmesine rağmen bir Mehmetçiğin, sabaha kadar dişini sıkması ve sabahleyin takviye gelen bölük komutanına: “Akşam, batarya imamları “şehitliği” anlatmasalardı, vallahi dayanamazdık!” Demesi vardır. 

Bu destanda; birkaç kalas, birkaç metre halat ve 30 yardımcısıyla, 35,5 santim çapındaki 100 tonluk topu Çimenlik kalesi burçlarından indirip Hamidiye tabyalarına nakleden 65’ini geçmiş imalat-ı harbiye ustası Ramazan ağalar vardır.

SEYİT ONBAŞI

Bu destanda Rumeli Mecidiyesi tabyasında 20 dakikalık baygınlıktan sonra 276 kilogramlık üç mermiyi peyderpey atıp İngilizlerin Oşin Zırhlısına boğazı dar eden; Cevat Paşa’nın “Dile benden ne dilersen evladım” demesine karşılık “Bir şey istemem kumandanım diyen, Paşanın ısrarıyla “Tek tayınla doymuyorum komutanım” deyip “Çift tayın” alan; fakat bir süre sonra “Herkes tek tayın yerken bu ikinci tayın boğazımdan geçmiyor.” diyerek tayını reddeden “Koca Seyyitler vardır.

Bu destanda; cephanesi bitmiş geri çekilen askerlere, “Düşmandan kaçılmaz! Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!” diyen Anafartalar, Conkbayırı muharebelerinin kahramanı “Mustafa Kemaller vardır.

Ve yine bu destanda, Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı:

Siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak...birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına kamilen düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor...fakat, ne kadar gıpta edilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir korku ve endişe göstermiyor, sarsılmak yok... okumak bilenlerin elinde Kur’an-ı kerim cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyorlar. Emin olunuz ki, Çanakkale savaşlarını kazanan bu yüksek ruhtur” dediği bu ruhu taşıyan Anadolu yiğitleri vardır.

 

 Bu Milletin Daha Çok Kınalı Alileri Var.

Yıl 1915 yer Çanakkale, Üst Teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk görür. Merakla

”Adın ne senin evladım” der. Çocuk

'Ali' diye cevap verir.

Nerelisin? der.

 Ali….

”Tokat Zile’denim” der.

”Peki evladım bu kafanın hali ne?”

 Ali

”Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım” der.

”Neden?” der komutan. 

Ali:

”Bilmiyorum komutanım” der.

Komutan:

”Peki gidebilirsin Kınalı Ali” der. 

O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa surede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar

”Sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin” diye başlar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adim bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.

Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına not düşer: Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. 

“Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakin kardeşim Ahmet'e de yakma onla da dalga geçmesinler der ellerinden öptüm” diye bitirir. Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler.

Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları  da epey azalmıştı Gelibolu düşmek üzereydi kınalı Ali’nin  komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti onları insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu. Komutanların bu düşünceli hali gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir.

Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabi gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. 

(Bu mektubun asli Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)

Babası anlatır. Ali'nin: “Oğlum Ali nasılsın iyi misin gözlerinden öperim selam ederim dedikten sonra öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz simdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakin bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der koyu akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir ali ananın da sana diyeceği bir şey var' Anasını anlatır: ' Oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin kardeşine de yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler bizde 3 şeye kına yakarlar

1- Gelinlik kıza, gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye

2- Kurbanlık koça, ALLAHA kurban olsun diye

3- Askere giden yiğitlerimize, vatana kurban olsun diye; gözlerinden öper selam ederim ALLAHA emanet olun. Mektubu okuyan Ali’nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar…

 Oğul Baban Gelirse Hemen Çağır Ha!

Kır, pala bıyıklı, ihtiyar ayakkabı tamircisi bir yandan işini yaparken, diğer yandan da misafiriyle sohbet etmektedir. Sohbet döner dolaşır, Çanakkale'ye gelir! Ve ihtiyar nemli gözleriyle Çanakkale' ye ilişkin hikayesini anlatmaya başlar. Rahmetli babam, Hafız Ali, Çanakkale'de kaldığında, anamın karnında yedi aylıkmışım; onu tanıyamadım! Bir fotoğrafı bile yoktu! O günler çok zor günlerdi! Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayı Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş, yokluk, sıkıntı... Çocukluğum hep ekmek peşinde koşmakla geçti. Ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta, her nereye giderse gitsin, yanıma gelir ve şöyle derdi: 

“Oğul, ben pazara gidiyorum. Baban gelirse hemen çağır ha! Ben komşuya gidiyorum. Baban gelirse hemen çağır ha!

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kaparak bana gelir ve “Baban gelirse hemen çağır ha” diye tembihlerdi.

Hoş Geldin Bey Diyerek Ruhunu Allah’a Teslim Etti

Gün geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti. Bana iyi baktınız, hakkınızı helâl edin” dedi. Sonra bana döndü, yavaşça, “Baban gelirse ona, annem hep seni bekledi de” dedi ve birden irkilerek doğruldu, kapıya bakıp gülümseyerek, “Hoş geldin bey, hoş geldin” diyerek ruhunu Allah'ına teslim etti...

Evet, Böyle hikayeler yalnız bu ülkede ve yalnız Türk Milleti' tarafından yazılır!

 İNSANLIK DERSİ 

Çanakkale Savaşları’nda savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:

"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Savaş sahasında döğüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık: 

Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi: 

"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve âlicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim. Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler..."  (Fransız Generali BRIDGES. Çanakkale Savaşları komutanı.)

Edincikli Mehmet Er Ve Saka Hüseyin

Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı kolundan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır. Yalvarırcasına: 

"Komutanım ne olur şu kolumu kes!" 

Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur. Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar: 

"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"

Bu ilahi cümleleri emir gibi işiten Teğmen Saip, bıçağı kola vurur. Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet. Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! Nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der. Yerdeki et parçalarından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur. Çünkü, Edincikli, Hakla alışverişe başlayınca her şeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, Edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti. Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.

Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı. Alayların içine karışır, teke tek vuruşur. Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın yardımıyla haklamadığı kafir kalmaz. Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu. Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü... Gözü dünyaya kapandı ve Rahmet-i Rahmana kavuştu." (Teğmen SAİP. Çanakkale Savaşlarından 12. Alay 1. Bölük Komutanı)

Saka Hüseyin

"İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı. Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.

Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.

Fakat yolda, Hüseyin’in çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:

"Pınar baştan bulanır

İner dağı dolanır

Al başımdan sevdayı

Buna can mı dayanır….

Saka Hüseyin damacanalarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur. Siperlerde 2. Bölük su bekliyor. Yaralılar daha da çok su bekliyorlar. Birdenbire, yanı başında iki karaltı beliriyor. Gavurca haykırıyorlar! 

"Dur! Kımıldama!"

Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç bir şeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan" diye geveleniyor ve büyük bir saygı ile Anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der. Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.

"Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir. Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi Mülazım Efendi!" ve arkasından ilave etti. Bu sudan verinde bir bardak ben içeyim der!"

Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir. Gözleri dolar. İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öper. Katırın üstüne kutu kutu sigara, çikolata, konserve yükletir. Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atınca, bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçiktedir."

Komutanı sorar nerelerdesin Saka Hüseyin?

Hüseyin başından geçenleri anlatır ve:

“Aldatıverdim elin gâvurunu” der.

Çanakkale başlı başına bir tarih ve başlı başına bir destandır.  Çanakkale’de bu toprakların en nitelikli ve en eğitimli evlatları savaştı. Onlar; sultanilerde, tıbbiyede, mülkiyede, mühendishanede ve harbiyede dirsek çürütmüş, vatanı için kılıç kuşanmış bir nesildi. Eğer biz Çanakkale’de yetişmiş bu aydın ve münevver nesli kaybetmemiş olsaydık, yeni Türkiye Cumhuriyeti bir bambaşka olurdu.

Tarihe “Çanakkale geçilmez” sözünü altın harflerle yazdıran şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle ve minnetle anıyorum. Dost, düşman şunu iyi bilsin ki Çanakkale dün geçilmediyse bugün de geçilemez.

Kaynaklar:

Z. Kitapçı, (1996) Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler. 2. cilt,

Sur Dergisi, 1999, sayı. 278. s. 17; Yeşilay Dergisi, Haziran, 2001, sayı 811, sayfa. 20)

Yazarın Diğer Yazıları