Derviş gazilerin gaza ruhunun nesilden nesile büyük bir inançla nasıl geçtiğini görmek için Rumeli’de fetihler yapan Gazi Süleyman Paşa ve Gazi Umur Bey’in mücahedelerinin diğer gaziler üzerindeki tesirlerine bakmak lazımdır. Gazi Süleyman Paşa 759/1357-58 de bir av sırasında Biga’da vefat etmesine rağmen kendinden sonraki nesillere bu gaza ruhunu aşılamak amacıyla olsa gerek cesedi yine Rumeli tarafında bulunan ve Avrupa’ya doğru yapılan akınların merkezi olan Bolayır’a defnedilir. Çünkü kendisi orasını yurt olarak beğenmiştir. O gaza arkadaşı Umur Bey’e “Paşa Sultan! Şimdiden geri sana destur yoktur ki geri Anadolu’ya geçesin. Anadolu’ya geçmeğe sana destur yoktur” sözüyle Rumeli’nin fethinin önemine işaret etmiştir. Onun Bolayır’a yapılan türbesinin yanına bir büyük zaviye inşa edilmesi de gösteriyor ki gaza ile fethedilen yerler zaviyelerle hem manen hem de maddeten koruma altına alınmıştır. Buraya bir zaviye yapılması yeni alınan İslâmlaşmanın sağlanması noktasında bu kurumun önemini ortaya koymaktadır. Öyle ki fethedilen yerlere iskân edilenler arasında dervişler de bulunuyor, böylece onların kurduğu zaviyelerin etrafında köyler de oluşuyordu. Adında kurucu şeyhin ismi veya tekke kelimesi bulunan bu köylerin varlığına arşiv belgeleri şahitlik etmektedir. Yine XVI. yüzyıla ait tapu tahrir defterleri bu anlamda zaviyelerin Osmanlı topraklarındaki etkinliğini ve yaygınlığını çok açık şekilde ortaya koymaktadır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi tarafından yayınlanan bu defterlerde yüzlerce tarikat mensubunun ismiyle müsemma köy, çiftlik, asiyab ve zaviyenin bulunması tarikat mensuplarının ve onların kurduğu zaviyelerin bu toprakların yurt edinilmesinde ve İslâmlaştırılmasındaki rolünü açıkça göstermektedir. Tekkelerin bu öncü rolünü üstlenmesi uç birliklerinin fetih harekâtı sonrasında olmaktaydı. Balkanlara Türk köylülerinin yoğun biçimde yerleşmesi kolonizasyona öncülük eden derviş zaviyeleri ve yarı-göçer Yörük gruplarının iskânı gibi unsurlarıyla daha önce Batı Anadolu’daki Türk yayılmasına benzer çizgiler taşıyordu. (Özsaray, 2018, s. 47).
İskân işinde devlet-tekke dayanışması belirli bir plan dâhilinde oluyordu. Önce fetih, sonra tekke ve zaviye inşası, sonra yerleşim birimleri kuruluyordu. Ziraî çalışmalar ve sefer sırasında orduya lojistik destek bu plan içindeydi. Sûfîler, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında ortaya koydukları bu özverili davranışları sebebiyle yöneticiler tarafından da desteklenmekteydiler. Ömer Lütfi Barkan, bu şekilde boş ve tenha yerlerde Orta Asyalı muhacirler tarafından kurulan zaviyeleri bir nevi “Türk manastırları (couvent ermitage)”, bu vesile ile gelip yerleşim yapan dervişleri de “kolonizatör Türk dervişleri” diye isimlendirmiş ve Fuad Köprülü’nün araştırmaları sonucu ulaştığı bu tespiti arşivde yaptığı tapu tahrir defterleri çalışmalarıyla ispatlayarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda zaviyelerin ve dervişlerin oynadığı mühim rolü ilk olarak ortaya koymuştur. Onun sözünü ettiği bu dervişler kendileriyle beraber memleketlerinin örf ve âdetlerini, dînî âdâb ve erkânını da beraber getiren insanlardır. Bunlar arasında Türk-İslâm memleketlerinden Anadolu’ya olan muhaceret akınını sevk ve idare etmiş müteşebbis kafile reisleri ve istilanın öncüsü kolonlar içinde yerleştikleri yerlerde hanedan tesis etmiş soy ve mevki sahibi mühim şahsiyetler vardır. Bu dervişlerin din ve cihan telakkileri daha eski Türk memleketlerinden gelen muhacirlerle aynıdır. Bunların müridleri de kendi aile ve soylarındandır. Bunlar içtimaî ve siyasi yönden büyük rol oynamış mümessil şahsiyetlerdir. Barkan, bunları daha sonraki asırlarda ortaya çıkan dilenci heteredoks dervişlerden veya sadaka ve maaşla geçinen tekke dervişlerinden ayırarak “Birçok köylere ismini veren, elinin emeği ve alnının teri ile dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren dervişler ve daima garbe doğru Türk akını ile beraber ilerliyen benzerlerini doğuran zaviyeler ve bu zaviyelerin harbe giden, siyasi nüfuzlarını padişahların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde padişahları kabul eden ve onlara nasihat eden şeyhler” olarak tanımlar. Görüldüğü üzere dervişler sadece tekkede kalıp zikirle meşgul olmuyorlar aynı zamanda ekonomik ve sosyal faaliyetlere katılarak az önce bahsettiğimiz insanı devletle birlikte yaşatmaya çalışıyorlar. Zaviyelerin yol boylarındaki yerleşime etkisini gösteren bir başka örnek ise I. Süleyman’ın İran savaşları sebebiyle harap olmuş köyleri canlandırmak için Erzurum yolu üzerinde zaviyeler kurulmasına izin vermesidir. Tekkeler birer cazibe merkezi olarak çevresinde oluşturulan bu köylerle fethedilen yerlerde Müslüman nüfusun toprağa bağlılığını ve dolayısıyla vatan edinilmesini sağlamakla kalmıyor aynı zamanda “seyyah dervişler vasıtasıyla İslâm’ın gayrimüslim diyarlarda yayılması” nı da sağlıyorlardı. Tekkelerde yetişip şeyhlik icazeti alanların yeni coğrafyalara gönderilmesi ve gittikleri yerlerde şeyhlerinden tevarüs ettikleri usûl üzere İslâmiyeti yaymaları eski bir gelenek olarak önceki İslâm devletlerinden Osmanlı’ya miras kalan bir uygulama olarak devamlılık arzetmiştir. Mesela Hindistan ve bazı Uzakdoğu ülkelerine İslâmiyet Kübrevi, Çeşti ve Nakşibendi dervişleri vasıtasıyla, Afrika ortalarına Ticaniyye ve Kadiriyye dervişleri vasıtasıyla, Sibirya ve Rus Tatarlarına Yesevi dervişleri vasıtasıyla yayılmıştır. Fetihler sırasında dervişler bizzat cihada iştirak ettikleri ve işgale uğrayan İslâm memleketlerinde bir direniş cephesi oluşturup ülkelerini savundukları146 gibi tekkelerde savaş ve sefer sırasında ordunun muzaffer olması için padişahın emriyle yasinler okuyup dualar ederlerdi. Bu anlamda tekke zor zamanlarda manevi direnci ayakta tutup orduya ve halka moral desteği sağlayan bir kurum özelliğine de sahip olmuştur (Özsaray, 2018, s.48-49).