Muharrem Günay

En Büyük Cihat, Nefsimize Karşı Yapılan Cihattır (2)

Muharrem Günay

6 Nisan 2010 Salı 03:00:00
  “Senin en zararlı düşmanın nefsindir.” hadis-i şerifi en büyük düşmanı “nefis” olarak belirler.
Tebük seferi dönüşünde Allah Resulünün (asm.) mübarek ağzından dökülen şu sözler bizim için ne büyük derstir:
“Küçük cihattan büyük cihada döndük.”
Nefisle cihat, gerçekten, büyük cihattır. Her anımız bu cihatla geçer. Gerçek cihangirler ve fatihler ülkeler fethedenler değil nefislerine galip gelenlerdir.
Haricî düşmana mağlûp olmak insana ya şehitlik, ya gazilik kazandırır. Nefisle mücadele ise öyle değildir. Bu savaş mutlaka kazanılmalıdır, çünkü mağlubiyetin sonu cehennem azabıdır. Nefis denilince akla hemen şeytan gelir.
“Şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutunuz.” (Fatır Sûresi,6)
“Şeytanın adımlarına uymayın (arkasından gitmeyin). Çünkü o sizin için apaçık düşmandır.” (Bakara Sûresi, 168)
Demek oluyor ki, en büyük cihat, insanın kendi nefsine ve şeytana karşı yaptığı cihattır. Düşmanla yapılan savaşlar ancak üçüncü sırada yer alır.
Gerek Yüce kitabımız Kur’an gerekse Sevgili Peygamberimizin Ehli Kitap’a her zaman hoşgörüyle bakmıştır. Hıristiyanlar gerek Selçuklu gerekse Osmanlı döneminde hiç bir yerde bulamadıkları din hürriyetini, rahatı ve huzuru bulmuşlardır. Bu bakımdan Osmanlı döneminde “Teb’â-yı Sadıka” olarak adlandırılan Ermenilerin ve her zaman kucak açtığımız Yahudilerin bu tarihi gerçeklerden hareketle Türk düşmanlığından vazgeçmeleri kendi menfaatleri açısından hem de bölgemizin huzuru açısından gereklidir.
Geçmişi unutmayalım; fakat ona takılıp da kalmayalım. Bu gün yapılması gereken geçmişten ders alarak bölgemizde ve dünyada barışın ve huzurun hâkim olabilmesi için neler yapılması gerekiyorsa onları yapmaktır.
Biz milletler arası ilişkilerde hem reel politik gerçeklere göre, hem Kur’an-ı Kerim’in ruhuna hem de tarihi gerçeklere göre hareket etmeliyiz.
Biz millet olarak tarih sahnesinde göründüğümüz andan itibaren “Dünya barışını ve nizamını” hedeflemiş bir milletiz. Eski Türk Cihan Hâkimiyeti Düşüncesinin hedefi de “Dünya barışını ve nizamını sağlamaktan” ibaretti. Devletimizin kurucusu Atatürk’te Türkiye Cumhuriyetinin Dış Politikasını ve Milletler arası ilişkilerimizi “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi üzerine kurmuştur. Yalnız bu ilkeye bağlı kalmak etrafımızda ve dünyada olan bitenlere kayıtsız kalmak değildir. Bu bakımdan biz 90 yıl önce bizim kendi bahçemiz olan Irak’ta ve Filistin’de ve Orta Doğu’da gelişen olaylara seyirci kalamayız. Biz bugün Kerkük’e sahip çıkamazsak yarın Diyarbakır’a sahip çıkamayız. Kıbrıs’a, Filistin’e sahip çıkamazsak Mersin’e de sahip çıkamayız. Bu gerçeği asla unutmayalım.
Biz yurdumuzdaki ve bölgemizdeki politikalarımızı Siyonist bir proje olan “BOP” kapsamında değil kendi çıkarlarımız ve Milli Dış Politikalarımız çerçevesinde şekillendirmeliyiz. Bu bakımdan, “Siyonizm” ile Yahudileri ve Yahudi vatandaşlarımızı asla birbirine karıştırmamalıyız. Biz hiç kimsenin düşmanı olmadığımız gibi bize düşmanlık gütmeyenlerin de düşmanı değiliz.
Biz elbette barışçıyız ve barıştan yanayız. Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış!” ilkesine bağlı kalacağız fakat Atatürk’ün aşağıdaki tarihi tespitlerini de hiç unutmayacağız:
“Bugün vardığımız barışın ebedi barış olacağına inanmak safdillik olur. Bu o kadar önemli bir gerçektir ki, ondan bir an bile gaflet, milletin hayatını tehlikeye sokar. Şüphesiz, hukukumuza, şeref ve haysiyetimize saygı gösterildikçe mukabil saygıda asla kusur etmeyeceğiz. Fakat, ne çare ki, zayıf olanların hukukuna saygının noksan olduğu veya hiç saygı gösterilmediğini çok acı tecrübelerle öğrendik. Onun için her türlü ihtimallerin gerektireceği hazırlıkları yapmakta asla gecikmeyeceğiz.” “Atatürk: Alemde bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir. dedikten sonra, hemen şunları ekliyordu: “Şu kadar ki, milletin, haklarını anlayıp onları savunmak ve korumak uğruna her türlü fedakarlığa hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaat vermesi lazımdır.”
(A.Mumcu ve arkd. :53, SD, II :281’den nakil)

Yazarın Diğer Yazıları