1
Bir Kur’an kavramı olan el-emr-i bi’l ma’ruf ve’n-nehyi anil münker; “iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak” anlamına gelir. Bütün peygamberlerin ortak görevi olan bu husus, iyi-liğin yaygınlaştırılıp çoğaltılması, kötülüklerin yasaklanması yoluyla toplumun ıslahını esas alır.
“İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak”, namaz, oruç ve zekat gibi Kuran’da emredilen ve her Müslümanın üzerine farz olan bir ibadettir. Dolayısıyla Kuran’ın pek çok ayetinde bildirilen bu ibadeti yerine getirmek iman edenlerin temel özelliklerinden biridir. Kuran’da şu şekilde bildirilir: “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler… ” (Tevbe Suresi, 71)
Allah (cc) Kuran’ın bir çok ayetinde müminlerin birbirlerinin velileri olduklarını bildirmektedir “Veli” kelimesinin anlamı, dost, arkadaş, yol gösterici, koruyucu, yardımcı ve destekçidir. Bu nedenle Kuran’da bildirilen bu ayetin gereği olarak vicdan sahibi, güzel ahlaklı, dürüst ve samimi müminler birbirlerini desteklemeli, birbirlerine dost, yardımcı ve koruyucu olmalıdırlar. İlimdeki derinliği nedeniyle “Şeyh-i Ekber” (en büyük şeyh) olarak da anılmış olan büyük İslam âlimi Muhyiddini Arabi müminlerin birbirlerine göstermeleri gereken güzel ahlak, dostluk ve yakınlığı eserlerinde şöyle açıklamıştır: “Allah’ın mümin kullarına selam vermek, yemek yedirmek işlerini görmek suretiyle muhabbet göstermelisin. Şunu da iyi bil ki, müminlerin tümü, tek bir insan, tek bir vücut gibidir. O vücuddan herhangi bir organ hastalanırsa diğerleri aynı acıyı ve ağrıyı çeker. Mümin de tıpkı böyledir, din kardeşine bir musibet geldiği zaman onu kendine gelmiş gibi kabul eder. Elemi ile elemlenir. Eğer bir mümin diğer müminlerin dertlerini paylaşmazsa, üzüntülerine ortak olmazsa, aralarında iman kardeşliği sağlanmamış olur. Çünkü, Allah insan vücudundaki azalar gibi, müminler arasında bir yeknesaklık (hiç değişmeyen sürekli), kardeşlik tesis etmiştir. İşte bundan dolayıdır ki Allah Resulü (s.a.v) o ünlü benzetmesini yapmış ve şöyle buyurmuştur: “Birbirlerini sevmelerinde, birbirlerine acımalarında, birbirlerini esirgemelerinde müminlerin hali, tıpkı bir vücud gibidir, o vücudun herhangi bir azası rahatsız olursa, diğer azaları o rahatsızlığı paylaşır ve uykusuz kalır.” Şunu da iyi bil ki, bir mümin, kardeşi ile çok olur. Mümin bilindiği gibi Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bu vasfı müminler taşıdığında, aralarında bir kardeşlik bağı meydana gelir. Şu halde mümin, müminin kardeşidir. Onu ne düşmana teslim eder ne aldatır ne de başarısızlığına çalışır. Kim Allah’a tam inanmış ise, -Allah’ın mümin olması dolayısıyla– onu, her işi, sözü ve halinde doğrular. İşte bu bir ismettir. (Muhyiddin İbn-i Arabi, Fütühat-ı Mekki’den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, sf. 78-79, Pamuk yayıncılık) Muhyiddini Arabi’ nin de hatırlattığı gibi birlik, beraberlik, dayanışma, dostluk, fedakarlık, yardımlaşma, gözetip kollama ve benzeri özellikler İslam ahlakının temelini oluşturan güzelliklerden bazılarıdır. İslam ahlakını yaşayan insanlar hoşgörü, sevgi ve barış dolu, birbirlerine karşı anlayış gösterdikleri, huzurlu bir ortamda yaşarlar. Bu özelliklere sahip toplumlar ise her zaman için daha hızlı gelişebilir ve güç kazanabilirler. Çünkü, birlik ve beraberlik sağlandığında, toplumun bireyleri güç ve enerjilerini tartışmalara, kavgalara, sürtüşmelere, çatışmalara, savaşlara değil, hep hayır ve güzellik dolu işlere yönlendireceklerdir. Ayrıca herkesin şevkini kattığı, birbirine destek sağladığı işlerde büyük bir bereket ve güzellik oluşacaktır. Ayrıca Rabbimiz, birlik ve beraberlik içinde hayır için çalışan insanlara Allah (cc) Katından bir yardım, bir destek ve güç vereceğini müjdelemiştir. Bu nedenle Allah (cc) bazı ayetlerinde müminlere birbirleriyle çekişmemelerini, yoksa güçlerinin gideceğini ve zayıf düşeceklerini hatırlatmıştır. Bu ayetlerden biri şöyledir: “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)
(Devamı var)
İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK YAZILARI -2-
İSLAMI YAYMAK BİRLİK VE BERABERLİK GEREKTİRİR İslâm’dan ve İslâm ahlakından uzak bir yaşam süren toplumlar, bugün içine düştükleri durumdan kurtulabilecek bir çıkış yolu aramakta; dünyaya barış, huzur, adalet getirecek bir yol gösterici beklemektedirler. Bu yol göstericilik, İslam ahlakını yaşayan kişilerin sorumluluğudur ve tüm Müslümanların bu bilinçle hareket etmeleri gerekmektedir. Nitekim farklı dillerden, ırklardan ve cemaatlerden Müslümanların dünyanın dört bir yanında İslam ahlakını tebliğ etmek için gösterdikleri çaba neticesinde, yeryüzünde Müslümanların sayısı gün geçtikçe daha da artmaktadır. İnsanlık doğruya yönelmeye başlamıştır. Bu ortam içerisinde İslam’a hizmet çabası içinde olan her mümin son derece değerlidir. Hataları, eksiklikleri, bazı yanlışları olabilir; bunlar zamanla giderilebilir.
Kâfirler de Birbirlerinin Dostları ve Yardımcılarıdır
İslam dininin ve İslâm dünyasının hattâ bütün insanların düşmanı olanlara karşı Müslümanların mutlaka birlik olmaları ve güçlerini birleştirmeleri gerekir. Cenâb-ı Hakk, Kur’an’da Müslümanları birlik olmaya çağırıyor: “Kâfirler de aslında birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdırlar. Eğer siz de öyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat çıkar.” (Yani siz Müslümanlar da kafirler gibi birbirlerinizin dostları, yardımcıları velileri olmazsanız, birlik ve beraberlik içerisinde olmazsanız, kendi aranızda yardımlaşmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat çıkar.) (Enfal/73)
Bu âyeti kerimede verilen mesajın doğruluğuna hem günümüz hem de tarih şahittir. Gerçekten tarihi incelediğimiz zaman yeryüzündeki ve İslam coğrafyasındaki huzura ve sükun dönemlerinde Müslümanların hem güçlü hem de birlik içerisinde olduklarını görürüz.
Bu gün hem dünyadaki fitne ve kargaşanın hem de İslam dünyasındaki fitne ve karışıklıkların gerçek nedeni yine Müslümanların birlik içerisinde olmayışıdır. İşte Yüce Allah (c.c.) Enfal suresi 73. âyette bu duruma dikkat çekiyor ve biz Müslümanların her zaman birlik içerisinde olmamızı emrediyor.
Kötülüğü Emretmek, İyiliği men Etmek Münafıklık Alâmetidir
Münafıklar kötülüğü emreder, iyiliği men ederler, cimridirler, Allah’ı unuturlar, hak yoldan çıkmış insanlardır. Toplumda kötü söz, fiil ve davranışların yayılmasını isterler, bu onların genel karakteridir. Yüce Allah bu hususu şöyle bildirmektedir.
“Münafık erkek ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unutmuşlardır. Şüphesiz münafıklar fâsıkların ta kendileridir” (Tevbe, 9/67).
Yüce Allah bir başka ayette ise iyiliği emretme ve kötülükten men etme ibadetini yerine getirenlerin ahirette alacakları karşılığı şöyle müjdelemektedir: “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. ” (Al-i İmran Suresi, 104) Nisa 4/105: Allah’in sana gösterdigi sekilde insanlar arasinda hükmedesin diye sana Kitab’i hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!
İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK YAZILARI -3-
MÜMİN KARDEŞLERİNİ UYARMAK MÜMİNLERİN GÖREVİDİR Hiçbir Müslüman tamamen hatasız ve günah işlemekten uzak değildir. Mümin unutarak, bilmeyerek hata yapabilir. Ancak, müminlerin önemli özelliklerinden biri de hataları üzerinde ısrar etmemeleri; uyarılınca, hata yaptıklarının şuuruna varınca hemen düzeltip doğru olanı benimsemeleridir. Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır: “Ve ‘çirkin bir hayâsızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. ” (Al-i İmran Suresi, 135)
“Allah’ın kitaptan bir şeyi gizleyip de (Yahudi hahamlar, ahir zaman peygamberinin vasıflarını ve geleceğini haber veren ayetleri bile bile gizliyorlardı ‘bak 2/14’) onu (elde edeceği dünyalık) birkaç paraya satanlar var ya .. İşte onlar, (gizledikleri ve veya suskunlukları karşılığında aldıkları ile) karınlarına ateşten başka bir şey doldurmayacaklar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlara acıklı bir azap vardır.” ( Bakara 2/174) (Din adına çıkmış bazı kimseler, ilâhi vahyin doğruluğunu kabul etmekle beraber, zalimlerle el ele vererek ilâhi vahyi onların arzuları doğrultusunda yorumlayarak mü’minlerle mücadeleye girişirler. Böylece bunu dünyevi bir kazanca/ranta dönüştürürler. Cezaları ise ayette belirtilmiştir.) (Feyzü’l-Fürkan Kur’an-ı Kerim Meali, Hasan Tahsin Feyizli, Server İletişim2006)
Sahabe-i Kiram ve tâbiîn (Allah hepsinden razı olsun), beş işle meşgul olurlardı: 1) Kur’an okumak; 2) Mescidleri (ibadetle veya servetle) tâmir etmek; 3) Allah’ı anmak; 4) Durmadan emr-i bi’l-mâruf yapmak; 5) Durmadan nehy-i an’il-münker yapmak.
Böyle yapmalarının sebebi Hz. Peygamberden dinledikleri bir hadîs-i şerîf idi;Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:Âdemoğlunun bütün konuşmaları kendi aleyhindedir. Ancak üç konuşma bu hükmün dışındadır:1) Mârufu (iyiyi) emretmek, 2) Münkeri (kötüyü) yasakla mak, 3) Allah’ı zikretmek.
Bir gün Hz. Muaz Bin Cebel (R.A) Hz. Allah’ın Resûlüne sorar: Ey Allah’ın Resûlü bu konuşmalarımızın tümünden sorulacak mıyız? Onun bu sorusuna karşı Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Ey anası kaybedesice! İnsanlar cehennemdeki çukurlarına ancak dilleriyle kazandıkları yüzünden atılmayacaklar mı?”
Tirmizî’nin Ümmü Habibe annemizden rivâyet ettiği bir hadislerinde de yine Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: İnsanın tüm ağzından çıkanlar kendi aleyhinedir. Ancak emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i anil’münker yapması ile Allah’ı zikretmesi müstesnadır” buyurur.
Eksikleri ya da hataları konusunda birbirlerini uyarmak müminlerin görevidir. Eğer bir mümin kardeşinin davranış ya da düşüncelerinde İslâm’a göre eksik veya kusur varsa, bunu fark eden müminin onu en güzel şekilde uyarması ve ona doğru olanı hatırlatması gerekir. Böylece müminler sürekli olarak birbirlerini gözetip kollamış olurlar. Bunun sonucunda mümin eksik ve kusurlarını hızla düzeltir, Allah’ın Kuran’da bildirdiği mümin tavırlarını daha fazla gösterir ve Allah’a daha fazla yakınlaşmaya vesile bulur.
İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK YAZILARI -4-
ÖMER ŞAŞIRIRSA ONU HİZAYA SOKACAK KULLAR VAR
Hz. Ömer bir hutbesinde halka hitaben:
“Ey cemaat! Eğer yanlış yola saparsam beni ikaz ediniz, uyarınız” deyince, ayağa kalkan bir Müslüman kılıcını çekerek:
“Yâ Ömer! Eğer yanlış yola saparsan seni kılıçlarımızla hizaya getiririz” demişti. Bu yüce davranış karşısında Hz. Ömer ellerini havaya kaldırıp:
“Hamdolsun sana yâ Rabbî Ömer şaşırırsa , onu doğru yola sokacak kulların var” diyerek Allah’a şükretmişti.
EMEVİLER DÖNEMİ
İslam Dünyasında 4 Halife Döneminden sonra işler çığrından çıkmış, “emri bil ma’ruf ve nehy-i anil münker” de bulunmak Emeviler dönemi ile birlikte terkedilmiş ve daha da ileri gidilerek suç sayılmıştır.
Devletin bütün imkanlarının Ümeyye Oğulları’na tahsis edildiği bu dönemde, Emevi yanlısı hatipler tarafından Hz. Ali ve evlatlarına, Ehli Beyt’e cami minberlerinden açıkça küfür ediliyordu. Bu iğrenç hareketlere karşı çıkan Müslümanlar ise acımasızca öldürülüyorlardı.
İslâm’ın temel prensiplerine ve Hz.Peygamberimizin sünnetine rağmen “Haksızlık karşısında susmayan, iyiliği emreden ve kötülüğü men eden Müslümanlara” halifeye uluorta söz söylemek ve tenkit etmek gibi uydurma suçlarla ağır cezalar veriliyordu. Hz.Ali ve Ehli Beyt’e küfür edilmesine rıza göstermeyen Hicr. B. Adiyy ismindeki sahabe ve on bir arkadaşı bu yüzden öldürülmüştür. Hicr b. Adiyy ve arkadaşlarının öldürüleceği haberi üzerine Kufe kadısı Şureyh, Muaviye’ye gönderdiği mektupta şöyle diyordu:
“Duyduğuma göre Hurc b. Adiyy, her zaman namaz kılınız, zekatı veriniz, Hac ve Umreyi yapınız, iyiliği emrediniz, fenalıktan da insanları men ediniz diyenlerdendir. Bu sebeple Hurc’un malı ve kanı haramdır. Bununla beraber karar senindir.” (Mevdudi, Hilafet ve Saltanat, s:220)
Kufe kadısı Şureyh’in bu fetvasına rağmen öldürülmek üzere cellat önüne çıkarılan Hurc ve arkadaşlarına şöyle bir teklif yapılmıştır:
“Eğer Ali’den uzaklaşır, ondan nefret eder, lanet okur ve onu kötülersen, biz de senin kanını dökmekten vazgeçeriz.”
Bu değerli insan ve Müslümanlar kendilerine yapılan iğrenç teklifi reddederek şehadeti tercih etmişlerdir. Hurc bu teklif karşısında :
“Ben Rabbimin rızası olmayan bir sözü ağzıma almam” demiştir.
Neticede O’nu ve kendisiyle beraber yakalananları katlettiler. İçlerinden birisinin ölümü ise diğerlerinden daha kötü oldu. Bu adam Abdurrahman İbn-i Hasan’dı. Muaviye onu Ziyad’ın yanına gönderdi ve feci bir şekilde katledilmesini emretti. Nitekim Ziyad da Abdurrahman’ı canlı canlı toprağa gömdü.(Mevdudi, s:220, Taberi, İbn-i Abdülberr, İbn-i Haldun’dan nakil)
Bu olay Salih Müslümanları çok üzmüştür. Hz. Abdullah ibn-i Ömer ve Hz. Aişe bu olayı duyunca çok üzüldüler. Hz. Aişe bu işten vazgeçmesi için Muaviye’ye mektup bile yazdı. Kendisiyle görüştüğü zaman ise O’na şöyle dedi:
“Ey Muaviye, Hurç İbn-i Adiyy’i öldürdüğün zaman Allah’tan hiç de mi korkmadın?(Mevdudi, s:221)
Emevi Sultanlarında Abdülmelik İbn-i Mervan Hicretin 75. yılında minbere çıkarak halka şöyle hitap etmişti:
“Ben bu ümmete arız olan hastalıkların tedavisi için kılıçtan başka çare göremiyorum. Zaten bundan başkasına da baş vurmayacağım. Şimdi içinizden biri çıkar da bana Allah’tan kork derse hemen kellesini uçururum. (Mevdudi, 222)
Velid İbn-i Abdülmelik ise, bir Cuma namazında, hutbeyi o kadar uzattı ki, neredeyse ikindinin vakti geçecekti. Cemaatten bir zat ayağa kalktı ve:
“Ey Emirulmü’minin! Zaman sizi beklemiyor. Namazda bu kadar geciktiğinizden dolayı Allah’ın karşısına nasıl bir özürle çıkacaksınız?” dedi.
Velid’in cevabı:
“Ey adam! Doğru söylüyorsun. Fakat burası doğru konuşanların yeri değildir. Sen nereden çıktın?”
Nitekim o sırada padişahın muhafız alayına mensup bir şahıs bu zatı derhal öldürdü. Böylece onun Cennet’e gitmesine vesile oldu.(Mevdudi, s: 223)
Emevilerin takip ettiği bu çirkin siyaset Müslümanları yavaş yavaş aşağılık kompleksine düşürdü. Müslüman ahali artık vurdumduymaz bir hale gelmişti. Ölümü göze alarak hakkı haykıran insanlar artık nadiren çıkıyordu. Genelde iki yüzlü, yılışık ve menfaatçi bir toplum yığını meydana gelmişti. Hiç şüphesiz böyle bir toplumun mimarı Emevi hanedanıydı.
Emeviler tarafından öldürülen ve işkence edilen bu insanların suçları sadece iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve gerçekleri ölüm pahasına bile olsa söylemekti. Halbuki Yüce Allah Kur’an-ı
İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK YAZILARI -5-
HASIZLIK KARŞISINDA SUSMAK DİLSİZ ŞEYTANLIKTIR
Kerim’de Âl-i imran suresi 104. âyette:
“Siz, Ey Müslümanlar, insanların faydası için yeryüzüne çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder e Allah’a inanısınız” buyurmuştur.
Lokman suresi 17. âyette ise:
“Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emir ve tavsiye et, kötülükten sakındır. Bu yüzden maruz kalacağın şeylere katlan” buyurulmaktadır.
Peygamber Efendimiz ise:
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”, “Benim ümmetimin fertleri , haksıza, “Sen haksızsın!” demekten korktuğu ve çekindiği zaman onlardan ayrıl” buyurmuştur.
İşte Emevi idarecileri tarafından insafsızca öldürülen bu Müslümanlar, Allah ve Resulünün emirlerini yerine getiren ve Lokman suresi 17. ayette belirtildiği gibi bu yolda bela ve musibetlere katlanan salih Müslümanlardı.
Tarihçilerin tesbitine göre Emevilerin İslâm’ın özünden uzak bu tutum ve davranışları yüzünden İslâmiyet’in yayılışı büyük bir darbe yemiş, İslâmiyet’in Türkler ve İranlılar arasında hızla yayılması engellenmiştir.
Emevilerden öyle halifeler çıkmıştır ki bunlardan birisi olan Abdülmelik bin Mervan, Medine’de halka hitaben yaptığı konuşmada:
“Kim bana takvanın lüzumunu ihtar ederse onun kellesini keserim” diyerek “emri bil ma’ruf ve nehyi anil münker”i yani, “iyiliği emir, kötülüğü men etmeyi“ yasaklamıştır. Rivayete göre Abdül-Melik Kur’an okumakla meşgul ken hilafetin kendisine geçtiğini haber alır almaz, Kur’an-ı kapayarak Kelamı Kadime hitaben:
“Seninle bu en son münasebetimdir; yahut bu andan itibaren senden ayrılıyorum” demişti. Abdülmelik bu sözleri alenen söyledikten sonra, Valisi Haccac’ın Kabe-i Muazzama’yı mancınıkla dövmesini, Kabe’nin içinde Zübeyr’i katledip, başını elleriyle koparmasını normal karşılamak gerekir.(C. Zeydan, s: 153)
Allah’ın evi olarak kabul edilen ve bütün Müslümanların kıblesi olan Kabe ve çevresinde adam öldürmek ve savaşmak caiz değilken, Emeviler, “Kabe’de üç gün adam öldürdüler, Kabe’nin binasını yaktılar. Medine-i münevvere halkını kılıçtan geçirdiler. Kapalı olan evler içindeki eşya ile yakıldı. Hatta Kıptiler ve Nebatiler evlere girerek kılıçları omuzları üzerinde Kur’an-ı ayakları altında tepeleyerek, kadınların yaşmaklarını sıyırıp ayaklarındaki halhallarını söküp almışlardır.(C. Zeydan, s: 154) Halbuki Peygamber Efendimiz:
“Medine halkını zulmetmek suretiyle korkutanlar, Allah’ı korkutmuş gibidir. Allah’ın meleklerin ve bütün halkın laneti onların üzerinedir. Kıyamet gününde Allah günahlara karşı fidye kabul etmez.” (Hadisi Buhari, Müslim, Nesai ve Ahmet bin Hambel nakletmiştir.) (Mevdudi, s:248) Mevdudi, “Bu olaylar sırasında bin kadar kadının kendi kocalarından gayrı kimselerden hamile kaldığını nakleder.(Mevdudi, s:247, Taberi ve İbni Esir, El bidaye ven-Nihaye’den nakil)
Hicvi 132 Miladi 750 yılında Emevi saltanatının yıkılması ve yerine saltanata Abbas Oğullarının geçmesi, saltanat ve anlayış açısından hiçbir şeyi değiştirmedi. Bir zorba saltanat yıkılırken yerine bir başka zorba saltanat kuruldu.
Yeni kurulan devletin Sultanı Abbasoğullarından Abdullah b. Muhammed’di. İslâm devlet başkanlığını Emevilerden zapteden bu ilk Abbasi Sultanı, kendilerinden önceki Emevilerin, ve onları destekleyenlerin kanlarını akıtmakla işe başladı. Ne var ki o, bu işi o denli ileri götürdü ki, yaptıklarının İslâm hukuku açısından hiçbir açıklaması yoktur. Nitekim O’na es-Seffah (kan dökücü) isminin takılmış olması manidardır.
Devlet yönetimini Türklerin ve İranlıların yardımlarıyla ele geçiren Abbasoğulları suçlu suçsuz Emevilerden kimi ele geçirdi iseler kellesini uçurdular, Emevilere karşı bir soykırım uyguladılar ki bu yapılan işleri hiçbir dini dayanağı yoktur.
Ebu’l-Fida’nın tarihinde geçen şu rivayetler Abbasi vahşetini olanca açıklığı ile gözler önüne sermektedir:
Abbasoğulları doksan kadar Emevi erkeğini sopalarla dövdükten sonra yere yatırıp, inleyen bu insanlar üzerine deriden yapılmış yemek sofralarını serdiler. Can çekişen bu insanlar üzerinde yemek yerken, sofra altındaki bu insanlar teker teker can verdiler…
Emevi ailesinden –bir yolunu bulup kaçabilenler hariç- ne bir erkek, ne de bir kadın bırakıldı. Çocuklarıyla beraber öldürdükleri bu insanları, aç köpeklere yem yaptılar… Muaviye b. Ebi Süfyan dahil, Emevi sultanlarının çoğunun kabirleri açılarak, vücutlarından kalanlar yakıldı, vücudu bozulmamış olan Hişân b. Abdülmelik’in cesedi ise çarmıha çakıldı, daha sonra o da yakıldı.(İ.Süreyya Sırma, a.g.e. s:15) Şüphesiz ki bu yapılanların hepsi dinin yasakladığı şeyler olup saltanat hırsı uğruna yapılıyordu.
Abbasi Sultanlarında Mansur kendi isteği doğrultusunda görev yapmayan ve fetvalar vermeyen İslâm alimlerini dövdürdü, zindanlara attı. İşi o kadar azıttı ki İmam-ı Azam’ı bizzat kendi elleriyle zehirleyerek öldürdü.
YİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK YAZILARI -6-
BAŞINA GELENLERE KATLAN
Alimler Dövülüyor
İnsanların, özellikle idarecilerin en çok sevmedikleri insanlar, gerçekleri ve doğruları bilip söyleyen ve halka anlatan insanlardır
Bu tür insanlar özellikle alimler hemen her devirde hoş karşılanmamış, hakkı söyledikleri ve haykırdıkları için bir çok ezâ ve cefalara uğramışlar, hapislere atılmışlar, işkence görmüşler, öldürülmüşlerdir. Bunlardan birisi de İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir.
“İyiliği emretmek, kötülükten insanları men etmek (Al-i imran suresi, ayet 104)”, “İslam’a aykırı bir iş gördüğümüzde onu elimizle düzeltmek, buna gücümüz yetmiyorsa dilimizle uyarıda bulunmamız, buna da gücümüz yetmiyorsa kalben buğz etmemiz”(Hadis-i şerif) her Müslüman’ın yapması gereken birer dini görevlerdir. Sevgili Peygamberimiz “En büyük cihat zalim devlet başkanı huzurunda söylenen hak sözdür” buyurmuştur.
Yüce Allah (cc) kitabımız Kur’an’da “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de (yani makam ve mevkilerini, paralarını, dünyevi çıkarlarını düşünerek Allah’ın emrettiklerini söylemeyenler, susanlar) bununla biraz para alanlar gerçekten karınları dolusu ateşten başka birey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azab vardır.”(Bakara 174) buyurarak İlim adamalarını uyarmıştır.
Bazı ilim adamaları bu uyarıları görmezden gelerek, dünyayı dinleri için değişmişler, bazı ilim adamaları ise her zaman doğruyu hayatları pahasına bile olsa söylemişlerdir. İmam-ı Azam gibi, İmam-ı Şafi gibi… Çünkü Sevgili Peygamberimiz “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyuruyor.
Bu İslâm alimleri Lokman suresi 17. âyette “Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emir ve tavsiye et, kötülükten sakındır. Bu yüzden maruz kalacağın şeylere katlan” buyurulduğu gibi başlarına gelen bela ve musibetlere de katlanmışlardır. İşte bu alimlerden birisi de büyük müçtehit İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir.
Halife Mansur ilim ve nüfuzunu takdir ettiği İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin nüfuzundan istifade etmek ve yaptığı icraatları meşrulaştırmak içi n O’nu devlet kadısı yapmak istedi. Ebu Hanife bu teklifi kabul etmedi. Çünkü O, Mansur’un kötü icraatlarına siyasi fetvalar vererek alet olmak istemiyordu. Bunu üzerine Mansur Ebu Hanife’yi kırbaçlatmış ve hapse atmıştır. Aynı akıbete Harun Reşid döneminde İmam-ı Şafi’de uğramıştır.
İMAMI AZAM EBU HANİFE
Aslen TÜRK olan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin, asıl adı: Numan b. Sabit’tir Müslümanlar tarafından ehl-i sünnet itikadının lideri kabul edilir. Hanefi Mezhebinin kurucusudur. Müslüman inancında olanların %45-50’i Hanefi mezhebindedir.
Babasının adı, Sabit’tir. Babası Sabit’in, Halife Hz.Ali ile görüştüğü, kendisi, evladı ve zürriyeti için duasını aldığı rivayet edilir.
İmam-ı Âzam, Zorba Emevi sultanlarının zulmüne ve cami minberlerinde Ehi Beyte küfür ve hakaret edilmesine karşı durmuş ve her zaman Sevgili Peygamberimizin Ehl-i Beyt’inden yana olmuş ve Emevi saltanatına karşı mücadele etmiştir.
İmam-ı A’zam bu mücadelesi Abbasiler zamanında da devam etmiştir. Abbasi Devletinin İkinci Halifesi Ebu Cafer Mansur, İslama uymayan davranışlarına ve yönetim anlayışına fetva vermediğinden dolayı, İmam-ı Azam’ı hapsettirip işkence yaptırmış ve zehirleterek öldürtmüştür. (M.767) Rivayetlere göre İmam-ı Azam’ı huzuruna çağıran Mansur, O’na zehirli bir süt ikram etmiş. Südün zehirli olduğunu anlayan İmam-ı Azam sütü midesinin rahatsız olduğunu bahane ederek içmek istememiş, fakat zehirli sütü Mansur’un ısrarı üzerine içmek zorunda lakan İmam-ı Azam, sütü içtikten sonra ayağa kalkmış ve Mansur’un huzurundan ayrılmak istemiş. Mansur’un “- Nereye gidiyorsun?” sorusu üzerine: “-Senin göndermek istediğin yere” cevabını vermiştir.Vefatından sonra çok kimseler onu rüyasında gördüklerini söylemişler ve kabrini ziyaret ederek, onun şânının yüceliğini dile getiren rivayetler anlatmışlardır. “Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider” hadis-i şerifinin, imam-ı A’zam için olduğunu İslam âlimleri bildirmiştir. Çünkü o tarihte İmam-ı A’zam gibi bir büyük vefat etmişti. Mezhebi, İslam âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi İmam-ı A’zamın kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Daha sonra Osmanlı padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirmiştir.
İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK YAZILARI-8-
MÜMİNLER İSLÂM’IN VE İSLAM AHLAKIN YERYÜZÜNDE YAYILMASI İÇİN ÇABA HARCARLAR “İyiliği emredip kötülükten sakındırmak” yalnızca müminlerin birbirlerine karşı yerine getirmeleri gereken bir sorumluluk değildir. İslamı ve İslâm ahlakını bilmeyen veya bu ahlaktan uzak yaşayan insanları da bu güzel ahlaka, İslam ahlakına ve İslamaa davet etmek gerekir. İslâm ahlakını anlatmak ve Allah’ın yoluna davet etmek, bütün peygamberlerin ve onların izinde olan müminlerin en önemli vazifeleridir. Kuran ayetleri incelendiğinde, peygamberlerin hayatlarının hiçbir güçlükten yılmadan bu şerefli görevi yerine getirmekle geçtiği görülmektedir. Ancak Kuran’da da bildirildiği üzere (Lâ ikrâhe fiddîn-Dinde zorlama yoktur), din ahlakını yaşaması için bir insan zorlanamaz. Müminin bu görevi yerine getirirken yapması gereken sadece doğruyu en açık bir şekilde ortaya koymaktır. İman etmek Allah’ın dilemesi ile gerçekleşir. Gerekli açıklamalar, deliller ortaya konulduktan sonra kabul edip etmemek karşı tarafın vicdanına kalmıştır. Kendisine düşen tebliğ görevini en iyi şekilde yapan mümin, sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Karşısındaki insanın kabul etmemesinden dolayı müminin üzerine düşen bir sorumluluk yoktur. Bu gerçek Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir: “Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur. ” (Yasin Suresi, 17) “Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. ” (Gaşiye Suresi, 21-22
“ANKEBUT 7-46. “Kitap ehlinden zulmedenler bir yana, onlarla en güzel şekilde mücâdele edin, şöyle deyin: “Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim Tanrımız da, sizin Tanrınız da birdir, biz O’na teslim olmuşuzdur.”
Fussilet/34- Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün.
Yüce Allah, Hz. Musa ve Harun’u (a.s.) Fir’avn’ı davet etmeye gönderirken onlara: “Ona yumuşak söz söyleyin” (Taha,20/44) diye hitab etmektedir. Çünkü yumuşak söz, karşı tarafın kin ve öfkesini tahrik etmez, kibir ve gurur hislerini uyandırmaz.
Kur’an’da Hz. Peygambere hitaben de: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın! Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi” (Al-i imran,3/159) buyurulmuştur. İyiliği emretmede ve kötülüğü men etmede esas olan, bu görevin sabır ve yumuşaklıkla yerine getirilmesidir. Bununla beraber bu yolda başa gelecek bela ve musibetlere de katlanmak ve sabretmek gerekir…
“ANKEBUT /46. “Kitap ehlinden zulmedenler bir yana, onlarla en güzel şekilde mücâdele edin, şöyle deyin: “Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim Tanrımız da, sizin Tanrınız da birdir, biz O’na teslim olmuşuzdur.”
Ehli Kitabın zalimleri hariç güzelliğin dışında bir mücâdeleye girme. Eğer onlarla bir tartışmaya gireceksen zalimleri hariç onlarla güzellikle tartış. Onlar zavallı insanlardır. Onlara tatlılıkla dini anlat. Ataları dinlerini bozmuşlar, din diye kendi uydurdukları bir müesseseyi bırakmışlar kendilerine. Kitap diye kendi elleriyle oluşturdukları bir kitabı terk etmişler.
Onlara bunu güzel güzel anlat. Ama onlardan işin farkında olup ta bile bile o bozuk yolu sürdürmeye çalışan, bile bile İslâm’a düşman olan zalimler müstesna. O zalimler sana farklı bir tavır içindelerse sen de onlara farklı bir tavır sergile. Onlara de ki, biz bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Biz bize indirilen Kur’an’a da, size indirilen Tevrat’a da, İncil’e de inandık. Bizim İlâhımızla, sizin İlâhınız ayrı ayrı İlâhlar değildir. Bizim İlâhımızla sizin İlâhınız aynı İlâhtır. Biz Ona teslim olmuşuz deyin (Ali küçük tefsiri /Besair-ül Kur’an)”
İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK YAZILARI -9-
“İNKÂR EDENLER BİRBİRLERİNİN VELİLERİDİR.
“İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. ” (Enfal Suresi, 73)”Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul edilmez” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 9; İbn Hanbel, V, 388).“Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!” (Maide Suresi, [5:79])“Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17)
Lokman suresi 17. âyette “Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emir ve tavsiye et, kötülükten sakındır. Bu yüzden maruz kalacağın şeylere katlan”
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.
Peygamberimiz. “Ünsur ehâke zâlimen ev mazlûmen”
Peygamberimiz “Zalimde mazlumda olsa kardeşine yardım et” buyurur. Bunun üzerine. “Yâ Rasûlullah, mazlumsa yardım etmeyi anlıyorum fakat,zalimse nasıl yardım ederim?” diye sordular. Sevgili Peygamberimiz. “Te’huzü fevga yedeyhi” “Onu zulümden alıkoyarsın, bu da ona yardımdır” buyurur. (Buhari, Mezalim 4, 111, 98; İkrah 7, VIII, 59, Tirmizi, Fiten, 68,IV,523)
Hz. Musa (AS) Allah’ü Teala ile Tur Dağı’nda kelam ederken bir gün derki,“Yarabbi Ad Kavmi’nde, Lut Kavmi’nde, Semut Kavmi’nde hiç mi iyi insan yoktu ki hepsini helâk ettin.” Başka bir gün yine Tur Dağı’na çıkacağı sırada uykusu gelir derin bir uykuya dalar. Uykusunda kendisini cennette yüce Mevla ile perdesiz konuşurken görmekte iken, bir karınca gelir ısırır. Musa (AS) uykusundan uyanır ve tatlı rüyası yarıda kalır. Buna çok sinirlenen Musa (AS) bu öfkeyle kalkar ve yuvada bulunan bütün karıncaları helak eder. Tur Dağı’na ulaşıp Cenab-ı Hakk ile kelam ederken Yüce Mevla, “Ya Musa seni ısıran bir tek karınca olmasına rağmen neden tüm karıncaları öldürdün” buyurur. Musa (A.S) da “Yarabbi diğer karıncalar iyi olsaydı o bir tek karıncanın yaptığı kötülüğe engel olurlardı” buyurur. O zaman Yüce Mevla da “Ya Musa, işte Ad Kavmi’nde de, Lut Kavmi’nde de Semut Kavmi’nde de iyiler vardı ama kötülere engel olmadılar” buyurur.
Emri bil ma’ruf ve nehyi anil münker görevinin insanlar hayatta iken, korkmadan, çekinmeden yapılması gerekir. Bu konuda Besair-ül Kur’an tefsirinde Yasin suresinin tefsirini yaparken Ali Küçük şöyle diyor:
“Maalesef adam hayattayken gidip yanında söylemeleri gereken şeyleri, Müslümanlar, hocalar adamın mezarının başında söylerler: “Ey ölü kişi! Ey cenaze! Ey filan oğlu filan! De ki, Rabbim Allah’tır. De ki, benim hayat programımı be-lirleyen, benim boynumdaki kulluk ipinin ucu elinde olan, rızasını kazanmam, arzularını gerçekleştirmem gereken, çektiği yere gitmek ge-reken Rabbim Allah’tır, de. Benim dinim teslimiyet dini olan İslâm’dır. Ben teslim oldum Allah’a. Ben irademi Rabbime teslim ettim. O benim adıma ne demişse, hangi kararları almışsa ben ona teslim oldum de. Benim örneğim, peygamberim, pişdârım, mihmandarım Muhammed-dir (a.s) de. Ben kulluk adına kendime onu model aldım de. O ne yapmış, nasıl yapmışsa ben de aynen onun gibi yapacağım de. Rabbimiz hak, kitabı, peygamberi, ölüm, diriliş, sırat, hesap, cennet, cehennem haktır de. Haydi sen şimdi bütün bunların hak olduğunu söyle bakalım.” Müslümanlar bu hakları sadece mezarın başında hatırlarlar ve hatırlatırlar. Bunların hak olduğunu ölmüş kişiye hatırlatırlar ama hayattakilere pek hatırlatmayı düşünmezler. Halbuki zaten o zavallı ölmüş, zaten gitmiştir bu dünyadan. Orada ölümün hak olduğunu, haşr’ın, neşr’in, hesabın kitabın, cennetin cehennemin hak olduğunu hatırlatmanın ne anlamı olacak ki? Ölülere, mezardakilere, işi bitmişlere hatırlatıyor insanlar bunları da, dirilere anlatmıyorlar, hatırlatmıyorlar.
“Aman bu validir, aman bu emniyet amiridir, aman bu askerdir, polistir, aman bu müdürdür, âmirdir bir zararı dokunur,” diye korktukları için bu hakları huzurlarında gündeme getirmekten ve bu haklara riâyet ederek bir hayat yaşamalarını onlara duyurmaktan korkan, sağlıklarında onların yanlarına yaklaşmaktan korkan Müslümanlar, onları zulüm içinde bir hayata terk eden hoca efendiler bir gün o kimselerin cenaze törenlerine çağrılırlar ve orada bunları o kişilere duyurmaya çalışırlar. Artık ölüp de zarar veremeyecek bir duruma gelince ona yaklaşıp bunları söyleyebiliyorlar. Adam ölmüştür yahu! Artık ne o öl-müş kişinin onlara selâm vermesi, ne de o telkinde bulunan kişinin o-na bir şeyler anlatması mümkün değildir. Dünyadayken diyecektin bu-nu ona da, adam dünyadayken bunların hak olduğunu bilerek yaşayacaktı.
Öyle değil mi? Dünyadayken Rabb’ın Allah olduğunu bilerek yaşayacaktı bu adam. Dünyadayk