İnsanların, inanç, ifade ve fikir özgürlüğünü güvence altına alan İslâmiyet, gerginliğe, anlaşmazlığa ve fitneye sebep olabilecek çirkin işler yapılmasını, insanların inanç ve düşüncelerine zincir vurulmasını yasaklamıştır. İslam’a göre hür iradeye dayalı olmayan inancın ve ibadetin hiç bir değeri yoktur.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki:
“Lâ ikrâhe fiddîn” “Dinde zorlama yoktur” (Bakara,2/256), “Leste aleyhim bimusaytir.”“Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin.” (Gaşiye,82;22)
Müslümanların fethettikleri ülkelerde zorla İslam’ı kabul ettirdikleri şeklindeki yanlış inanç Batılı araştırmacılar tarafından da reddedilmiş, Müslümanların adil ve hoşgörülü tutumları herkes tarafından teyit edilmiştir. Batılı bir araştırmacı L. Browne bu durumu şu şekilde ifade etmektedir:
…Doğruluğundan kuşku duyulmayan gerçekler, Müslümanların gittikleri yerde halkı kılıç zoru ile İslam’a soktukları yolundaki Hıristiyan kaynaklı iddiaların kökten asılsız olduğunu belgelemektedir… Fetihlerin arkasındaki dinamik etken, onların halkları çağırdıkları İslam kardeşliği idi… İşte bu kardeşliğin çapı da, İslam’ı kabul edenler ile çığ gibi büyüyordu. (L. Browne, The Prospects of Islam, s. 11-15, s. 269-270)
Tarih boyunca geniş topraklara hükmetmiş olan tüm Müslüman yöneticiler diğer dinlerin mensuplarına karşı son derece hoşgörülü ve saygılı davranmaya devam etmişlerdir. İslam devletlerinde hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar son derece güvenli ve özgür bir yaşam sürmüşlerdir.
Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde de İslam’ın adalet ve hoşgörüsü sürmüştür. İngiliz araştırmacı Sir Thomas Arnold, The Preaching of Islam adlı kitabında Hıristiyanların, Selçukluların bu tutumlarından dolayı, nasıl onların idaresi altına girmek istediklerini şöyle anlatır:
“İslam idaresi altında dini hayatın emniyette olduğu hakkındaki bu hisler, yine o devirlerde Küçükasya (Anadolu) Hıristiyanlarının, Selçuk Türklerini bir kurtarıcı sıfatı ile karşılamalarına vesile olmuştu… Hatta VIII. Mihail (1261-1282) devrinde, Küçükasya içerisindeki ufak kasabaların halkı, Bizans İmparatorluğunun istibdadından kurtulmak ümidi ile Türkleri kasabalarının işgali için davet etmişlerdi. Hatta bu halk arasında zengin veya fakir birçok kimseler, o zamanki Türk Milli sınırları içerisinde göç etmeyi bile göze almışlardır.”(11 Yesevizade, Sevgi Peygamberi, Hakikati Arayış Neşriyatı, Ankara, 1996, s. 272-273; Sir Thomas Arnold, The Preaching of Islam, s. 97; Finlay: 4A History of Greece, III, 358-9; J. H. Krause: “Die Byzantiner des Mitte latters”, Halle, 1869, s. 276)
Müslüman Selçuklu İmparatorluğu’nun en parlak devrinde yönetimde olan Melik şah, ele geçirdiği topraklardaki halka karşı büyük bir hoşgörü ve merhametle yaklaşmış, bunun neti-cesinde de fethettiği ülkelerin halkları tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla anılmıştır. O’nun zamanında Selçuklu Türkiyesi’nden “Şefkat Diyârı” diye söz edilmiştir. Tüm tarafsız tarihçiler Melik Şah’ın adaletini ve hoşgörülü tavrını içtenlikle dile getirmektedirler. Onun hoşgörüsü, Kitap Ehlinin kalbinde de kendisine karşı bir sevgi oluşturmuştur. Hatta bu nedenle tarihte eşine az rastlanır şekilde, bir çok şehir, kendi isteğiyle Melik şah’ın idaresi altına girmeyi kabul etmiştir. Sir Thomas Arnold’ın yine aynı kitabında yer alan, II. Haçlı seferine VII. Louis’in özel katibi olarak katılan St. Denis Manastırı mensubu Odo de Diogilo adlı rahibin anılarında, Müslümanların hangi din mensubu olursa olsun herkese karşı nasıl adaletli davrandıkları tüm açıklığıyla anlatılmaktadır: “Eğer Müslüman Türklerin kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek, bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı, geri kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin yaralılarına baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumların tehdit ve hile ile hacılardan koparmış oldukları Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların hareketleri, Haçlı hacıları arasında, öyle bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunlardan pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul ettiler.”(Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Cilt 2, s. 138)
Tarihçiler tarafından yazılan bu satırlar İslam ahlakına sahip olan Müslüman yöneticilerin her zaman için hoşgörüyle, merhametle ve adaletle hükmettiklerini ortaya koymaktadır.
(Devamı yarın)