Türkiye Cumhuriyet’inin 102. yılına Al Bayrak’ın gölgesinde erişmenin Millet olarak haklı sevinç ve gururunu yaşıyoruz. Bayram vesilesiyle olması gerektiği üzere birçok resmi ve sivil kutlama programları düzenleniyor tebrik mesajları yayınlanıyor. Bu güzel kutlama programlarıyla birlikte yapılması gereken işlerden biri de durum değerlendirmesidir. Zira, bayramlar yalnızca kutlama yapılan, mutlu olunan günler olmaktan daha öte, durum değerlendirmesi yapılan, hatalardan ibret alınan ve muhakkak yanlışların düzeltilmesi için kararlar alınan, harekete geçilen günlerdir. En azından öyle olmalıdır. Buyurun kısa bir değerlendirme yapalım birlikte. Türkiye Cumhuriyet’i hangi şartlarda kuruldu. Neler yaşandı. Şu anda ne durumdayız. Cumhuriyet’imizin kurulduğu dönemin şartlarını bir şiirle tasvir edeyim.
Vatanın her köşesini kaplayan kara bulutlar,
Gözyaşı, acı ve keder,
Uzun yıllar boyunca süren savaşlar,
Şehit verilen evlatlar, babalar, eşler.
Sağ kalıp yeniden cepheye koşanlar,
Kopan ayaklarıyla koşamayıp kahrolan gaziler,
Halk esaretin pençesinde can çekişiyor.
Bıçak artık kemiği parçalıyor.
Umutlar tükendi sabırlar taştı,
Ve karanlık semayı bir şimşek aydınlattı,
Türk’ün Börteçene’si yeniden ortaya çıktı,
Şanlı Ordu artık Mustafa Kemal’in komutasındaydı.
Asil Milletim ölümü esarete yeğ tuttu,
Nefesler tutuldu, ateşlenen eldeki son kurşundu,
Zincirler kırıldı, düşmanlar kovuldu,
Türkiye Cumhuriyeti payidar oldu… (M. Nevzat Algan)
Evet! Tarih sahnesinden silinmek istenen, orduları dağıtılmış, tüm kaleleri işgal edilmiş bir millet kurtuluş savaşı verdi, sonsuza kadar kalması gayesiyle atıldığı karanlık tarih kuyusundan çıktı. Büyük zaferini 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet rejimini yönetim şekli olarak kabul ederek taçlandırdı.
Özgür Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu ancak; savaştan geriye yorgun bir millet ve büyük bir harabe kalmıştı. Zaten az sayıda olan eğitimli meslek sahibi insanımızın büyük çoğunluğu savaşlarda şehit olmuştu. Doğru düzgün çalışan fabrika yoktu. Salgın hastalıklar ve yokluk insanımızı adeta kırıp geçiyordu. Halk en temel ihtiyaçları bile karşılamakta zorlanıyordu Nüfusun büyük çoğunluğu yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşamıyordu. Cephede kazanılan zaferin ebedi kalabilmesi için hiç durup dinlenmeden çalışmak adeta ikinci bir kurtuluş savaşı vermek gerekiyordu.
Bu gerekliliği idrak eden Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve O’nun liderliğinde görev yapan siyaset ve devlet adamlarının öncülüğünde ikinci kurtuluş savaşı başladı. Eğitim, sağlık, sanayi, savunma, ziraat, hayvancılık, kültür, sanat ve teknoloji başta olmak üzere her alanda kısa zamanda önemli atılımlar yapıldı, büyük ilerlemeler sağlandı. Türkiye Cumhuriyeti kendi kendine yeten, üreten gelişen bir ülke haline geldi.
Bahsettiğim kalkınma seferberliğinin en önemli unsurlarından biri de şüphesiz hayvancılık ve tabi ki hayvan sağlığı alanında yapılmıştır. Zira uzun yıllar devam eden savaş ve yokluklar, Ülkemizdeki pek çoğu insanlara da bulaşan (zoonoz) salgın hayvan hastalıklarına neden olmuş, hayvan varlığımız yok olma tehlikesine girmiştir. Sığır vebası, şarbon, yanıkara, verem, ruam, tavuk tifosu, çiçek, şap gibi salgın hastalıklar adeta cirit atıyordu. Bu kötü durumdan kurtulmak için Milli Mücadele yıllarından itibaren çalışmalar yapılmıştır.
Cumhuriyet’in ilanından sonra bu alanda kısıtlı mali kaynaklara rağmen çok önemli yatırımlar yapılmış büyük kazanımlar sağlanmıştır. Bir örnekle anlatmak gerekirse; 1926 yılında Devletin bütçe gelirleri toplamı 138.4 milyon liradır. Aynı yıl Diyarbakır’da kurulması planlanan aşı üretim merkezi için bütçeden 239.260 liralık ödenek ayrılmıştır. O tarihte yeni kurulacak tayyare fabrikasına ise 2.5 milyon bütçe ayrılmıştır. Yani hayvan sağlığı için taşrada hizmet verecek sadece bir laboratuvara tayyare fabrikasının 14’te biri para ayrılmıştır. Bu durum dahi hayvan sağlığı ve hayvancılığın ne derece önemli olduğunun ve ne kadar çok önem verildiğinin ispatı niteliğindedir.
Verilen büyük mücadeleler sonunda Türkiye’yi hatta Avrupa dâhil olmak üzere tüm Dünya’yı tehdit eden sığır vebası gibi hastalıklar ile mücadele konusunda Türk veteriner hekimleri zor koşullarda aşı ve serum geliştirmiş Yeşil-Kırmızı İstiklal Madalyası sahibi Ord. Prof. Dr. Veteriner Hekim Süreyya Tahsin Aygün geliştirdiği aşı ile Ülkemiz dâhil olmak üzere tüm Dünya’yı sığır vebası illetinden kurtarmıştır. Sığır vebası gibi bazı hastalıklar topraklarımızdan tamamen temizlenmiş bazıları yine kahraman bilim insanlarının öncülüğünde söndürülerek minimum seviyeye indirilmiştir.
Ordinaryüs Prof. Dr. Veteriner Hekim Süreyya Tahsin AYGÜN
Türkiye kısa zamanda kendi sofrasını kendi çiftçisinin ürettiği ürünlerle kurabilen kendi kendine yeten hatta ihracat yapan nadir ülkelerden biri haline gelmiştir. Hayvan sağlığında ve hayvansal ürünlerde ithalata bağımlı olmayan üretim modeli benimsenmiştir. Hatalıkların teşhisi, tedavisi ve kontrolü için veteriner hekimlik hizmetlerine verilen önem arttırılmıştır. Aşı, serum, ilaç geliştirilmesi ve üretimi için yatırımlar yapılmıştır. Bununla birlikte birçok ilimizde devlet üretme çiftlikleri kurulmuş, yüksek verimli sığır, koyun, keçi gibi ekonomik değeri olan hayvanların üretimi için çağın zirvesinde bilimsel bir kalite anlayışıyla yurt genelinde üretim yapılmış halk teşvik edilmiştir. Canlı hayvan ithalatı yerine yerli ırkların ıslahı yoluna gidilmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında atılan bu sağlam temeller uzun yıllar ülkemizin yükünü çekmiştir. Ancak daha öncesinde çizgiden sapmalar olmakla birlikte özellikle 1984 yılında dönemin iktidarı tarafından tarım ve hayvancılık alanında ki kanunlarda köklü değişiklikler yapılmış, bugünlerde yaşadığımız büyük sorunların tohumları atılmıştır. Bugün gelinen noktada Türkiye Cumhuriyeti olarak sığır, koyun, keçi ve tavuk gibi damızlık canlı materyalleri ve bunlardan elde edilen ürünleri ithal ediyoruz, kendi kendine yetmez hale gelmiş durumdayız. Mesela 2010 yılından günümüze Türkiye’nin canlı hayvan ve et ithalatı 500 milyar TL civarında gerçekleşti. 2025 yılında sadece kasaplık canlı sığır ithalat rakamı 400 bin büyük baş olarak planlanmıştır. Damızlık dişi sığır, koyun vs. ve hayvansal ürünlerde işin içine girince Milli servetimiz yabancı çiftçilere akmaktadır. Tablo oldukça kaygı vericidir. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanımızın yaş ortalaması 58’e yükseldi, gençlerimiz üretimden uzaklaşıyor. Çiftliklerde tarlalarda yabancılar istihdam ediliyor maalesef artık. Remi istatistik verileriyle sabit olan bu durum karşısında herkes şapkasını önüne koymalı nerede hata yapıldığını tespit etmelidir. Öyle çok fazla düşünmekte gerekmez, geçmişte daha zor şartlarda başarıya ulaşmış politikaları yeniden günümüze uyarlasak fazlasıyla yeterli olur. Yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşamayan ordular, bir kurşun bile atmadan mağlup olurlar. Bu gerçeklik vatanını seven her vatandaşımız tarafından hep hatırda tutulmalıdır…
Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle kaleme aldığım yazımı okumak için zaman ayıran siz değerli gazete okurlarına ve bu köklü gazetede beni sizlerle buluşturduğu için Kocatepe Gazetesi ailesine teşekkür ederim. Satırlarımı Atatürk’ün tarım ve hayvancılık özelinde söylediği rehber niteliğindeki görüşlerinden alıntılarla noktalayacağım.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun…
1 Mart 1922’de TBMM; ‘’…Efendiler! Türkiye’nin Sahibi Hakikisi ve Efendisi, Hakiki Müstahsil Olan Köylüdür. Milletimizin çoğu çiftçilikle uğraşır. Köylünün ihtiyaçlarını ve emeğinin ürünlerini kendi yararına olacak şekilde en iyi hale ulaştırmak, ekonomik politikamızın temelidir. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de ithalatta vergi muafiyeti zincirleriyle bağladı. Kurumsal ve bireysel açıdan ekonomik olarak bizden çok kuvveti olan yabancı şirketlere özel imtiyazlar veriliyordu. Bunlardan temettü vergisi de alınmıyordu. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman İstedikleri eşyayı, İstedikleri şartlarda memleketimize sokuyorlardı. Bütün ekonomik alanlarımıza bu sayede mutlak hakim olmuşlardı.
19 Şubat 1923 İzmir İktisat kongresi; ... Arkadaşlar, kılıç ile fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara mağlûp olmaya ve sonucunda kesinlikle mevkilerini kaybetmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, bu sayede varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle zaferlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi anayurdunda çalışmamış olmasından ötürü bir gün onlara mağlûp olmuştur. Bu bir hakikattir ki, tarihin her devrinde ve cihanın her yerinde bu hep böyle olmuştur. Meselâ Fransızlar Kanada'da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medeni sabanla kılıç mücadelesinde nihayet muzaffer olan sabandır. Ve Kanada'ya sahip oldu. Efendiler kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur.
16 Mart 1923 Adana (Çiftçilerle konuşma) ; …Arkadaşlar Dünya'da zafer kazanmanın iki vasıtası vardır. Biri kılıç diğeri saban. Başka yerde de söyledim ve burada bir daha tekrarı faydalı buluyorum. Zaferinin vasıtası yalnız kılıçtan ibaret kalan bir millet, bir gün girdiği yerden kovulur, rezil edilir, sefil ve perişan olur. Öyle milletlerin sefaleti, perişanlığı o kadar büyük ve elim olur ki, kendi memleketinde bile mahkûm ve esir halde kalabilir. Onun için hakiki fütuhat yalnız kılıçla değil sabanla yapılandır. Milletleri vatanlarında hür yaşatmanın, millete İstikrar vermenin vasıtası sabandır, saban kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir, kılıç kullanan kol çok geçmedi yorulduğu halde sabanını kullanan kol zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur. Kılıç ve saban her iki zaferden birincisi ikincisine daima mağlûp oldu. Tarihin bütün vakaları ve hadiseleri bütün değerlendirmeler bunu teyit ediyor. Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüştür. Bütün onlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun asıl hikmeti şundadır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.’’