Geçen hafta sizlere ‘’Yabancı Çoban’’ isimli yazımda Türk tarım ve hayvancılığını matematiksel hesapların ötesinde, beka meselesi olarak farklı bir açıdan tasvir etmeye çalışmıştım. Sektörün neden yabancı işgücüne mahkum edildiğinden bahsetmiş, “yabancı çoban çalıştırmanın ne gibi sakıncaları var, ne olur ki çiftliklerde, tarlalarda yabancılar çalışsa?” diyerek bugün devam etmek üzere satırlarımı noktalamıştım.
Buyurun kaldığımız yerden devam edelim;
Vaziyetin ne kadar kritik olduğunu kavramak amacıyla, insan ömrü için çok uzun olsa da milletler için, hele ki! Alman İktisatçı Fritz Neumark’a “Türkler pek farkında değil ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadır. Tarihten Türkleri çıkarırsanız ortada tarih diye bir şey kalmaz” dedirten Türk Milleti için, pastırma yazı misali kısa bir zaman kadar geriye götürmek mecburiyetindeyim sizi.
Osmanlı'da(Devlet’i Aliyye) kapitülasyonların başlangıcına kadar, yani takribi beş yüz sene geriye gidelim. Devir Kanuni Sultan Süleyman’ın devri. Topraklarımızda güneş batmıyor. Şanlı Sancak’ın gölgesi Dünya’yı kaplıyor adeta. Tarihçilere göre ilk kapitülasyon olarak kabul gören antlaşma 1536 yılında I. François ile Kanuni Sultan Süleyman'ın arasında imzalanıyor. Kapitülasyon bildiği üzere bir ülkede, yurttaşların zararına olarak, yabancılara verilen ayrıcalıklı hakları ifade eder. Ancak Kanuni’nin kapitülasyonu Merhum Prof. Dr. Halil İnalcık’ın tarifine göre, Osmanlıyı zarara uğratmıyordu. O devirde kapitülasyon bizzat padişah tarafından verilen tek taraflı güvence hükmündeydi. Fransızlarla imzalanan bu antlaşma padişah tarafından berat veya nişan olarak kabul ediliyordu. Buna benzer antlaşmalar Kanuni öncesi ve sonrasında da birçok padişah döneminde imzalanmıştı. Halil İnalcık bu antlaşmalara genel olarak imtiyaz yani kapitülasyon denmesinin doğru olmadığını ifade etmişti.
Devlet’i Aliyye’de Kanuni Sultan Süleyman’ın 1536’da imzaladığı bu antlaşmadan, 1838’de Sultan II. Mahmut döneminde imzalanan Balta Limanı Antlaşması’na kadar yukarıda tarifini yaptığımız şekliyle genel olarak vatandaşlarımızın zararına sayılabilecek bir kapitülasyon yok denilebilirdi. Ancak 1838’de imzalanan Balta Limanı antlaşması, Devlet’i Aliyye’nin iktisadi yönden çöküşünün ilk resmi belgesiydi çoğu tarihçiye göre. Bu antlaşma ile Devletin kontrol ve ruhsatında olan iç ve dış ticaret hâkimiyeti İngilizlerin eline geçti. “Yed-i vahit”(tekel) adı verilen ve köylünün yalnızca devletten ruhsat alanlara arpa buğday gibi tarım ürünlerini ve diğer hammaddeleri satmasına müsaade edilen yasal zorunluluk kaldırıldı. Bu antlaşma ile İngilizlere Osmanlı topraklarında her türlü malı almaya ve satmaya yetki verildi. İngiliz’e bu kadarcık kapitülasyon yetmemiş olacak ki üstüne birde vergi muafiyeti getirildi. Verilen yetki ülkede ki en geniş kapsamlı ayrıcalıkları içeriyordu. Tarihçi Doğan Avcıoğlu’nun yaptığı hesaba göre Türk Halkı %12 vergi verirken elin İngiliz tüccarı %5 vergi veriyordu. Belki o %5 i de alamamışızdır ama neyse…
Sonuç olarak zaman içinde çiftçi, üretici ve esnaf, vergi avantajlı ticaretle, İngiliz sanayi mallarıyla rekabet edemedi, üretimden çekilmeye başladı. Osmanlı maliyesi gümrük gelirlerinden beklenen kazancı elde edemedi. Sanayileşme girişimleri daha başlamadan bitti.
Süreç yabancıların lehine Türk Halkı’nı aleyhine cereyan ederek ilerledi. Zaman içinde hem devlet hem de halkımız ekonomik olarak zayıfladı. Dört bir yanımızda açılan cephelerde savaşan insanımızın işgücü kayıpları kötüye gidişi körükledi. Balta Limanı antlaşmasının üzerinde 16 yıl geçmişti. Osmanlı 1854 yılında sonradan ödeyemeyeceği dış borçlarının ilkini İngilizlerden almıştı. Devletimizin ekonomisi kötüye gidiyordu. Takvimler 1860 yılını gösterdiğinde İngilizlerin İzmir büyükelçisi olan Blunt 28 Temmuz tarihinde memleketine bir rapor gönderdi. Raporda kısaca; “Türk Halkı’nın zorunlu askerlik görevi için yıllarca cephede kaldığını, pek çok zaman geri dönemediğini, ekonomik olarak zayıf olan aynı zamanda fiziksel olarak toprağını işleyemeyen halkın artık topraklarını satmak istediğini ve sattığını” yazdı. Yavaş-yavaş şartlar olgunlaşmıştı. Yabancılar, Osmanlı tebaasından olan gayrimüslimler vasıtasıyla dolaylı yoldan toprak satın alabilseler de, alenen yabancılara arazi satışı yasaktı. Düşman kararlı ve sistematik olarak ilerlemeye devam etti. İngiliz verdiği borcu bize karşı bir baskı aracı olarak kullandı, bu yasak 10 Haziran 1867‘de yayınlanan Safer nizamnamesi ile kaldırıldı. Yapılan ilave yasal düzenlemelerle yabancılar çok rahat bir şekilde topraklarımızı para dışında bir karşılık vermeden satın almaya başladılar.
Ege Bölgesi'nin büyük tarım arazileri Türk halkının elinden çıkmaya başladı. Yasal zeminin yanında diğer fiziki şartlar da önceden hazırlanmıştı. Birçok yerli üreticimiz yanlarında ermeni ve rum işçi/ortakçı çalıştırıyordu. Bu işçilerin ve ortakçıların arazileri yoktu. Günümüzde çiftliklerde çalışan Afgan ve Suriyeliler gibi karın tokluğuna ırgatlık-çobanlıktı onların işi. Ancak işler sonradan değişti. Padişah yabancıya toprak satışına ferman verince ticarette torpilli olan İngilizler bu gayrimüslim ırgatların çalıştığı arazilere göz diktiler ve aldılar. Türk üretici için çalışan gayrimüslim ırgatlar İngilizler için daha hevesli çalışmaya başladı. Gün geçtikçe topraklarımız yabancıların eline geçmeye devam etti. İngilizleri gören başka sömürgeci milletlerin de Cennet Vatan’ın verimli arazileri için ağızlarının suyu aktı. Yahudi’si, Rum’u, Fransız’ı, Yunan’ı hepsi sıraya girdi. Onlarda paylarına düşeni aldı-almaya çalıştı.
Mesela; Eski adı kelebiç olan günümüzde Aydın’ın Söke ilçesinin Sarıkemer ve Güllübahçe beldelerini içine alan 20.000 dekarlık bir arazinin imtiyaz hakkı, Balkapanlıoğlu Ohhannes ve Haçator kardeşlerin oldu. Ege Bölgesi’nde daha birçok çiftliğin sahipleri de değişti. Şimdikinin 1.5 katı daha büyük yüzölçümü olan koskoca İzmir Sancak’ının üçte biri 41 İngiliz şahsın eline geçti. Bursa, Balıkesir, İstanbul neredeyse memleketin her yanında halkımız tarafından maddi manevi nedenlerle sahip çıkılamayan topraklarımız satış yoluyla yabancıların eline geçiyordu.
Birinci Cihan harbine bir sene kala bizim için kötü bir haber daha geldi. Önceden yalnızca yabancı şahıslara verilen toprak alma hakkı artık daha büyük sermayelere sahip şirketlere dolaylı olarak yabancı devletlere verildi. Toprak satışı yasaldı nihayetinde, mahsur görmeden satanlar çok oldu. Mesela ne acıdır ki; Osmanlı tebaası olan Filistinliler Osmanlı tapusuyla sahip oldukları toprakları İsrailoğulları’na bahsettiğim bu kanunların müsaadesiyle sattılar ve ileride kurulacak İsrail’in tohumları atıldı.
I. Dünya savaşı yıllarında da topraklarımızın müşterisi eksik olmadı. Osmanlı artık iyice zayıfladı. Gücünü kudretini yitirdi. Hasta bir adama dönüştü ve düşman artık bizi kolayca alt edebileceğini düşündü. Para vermekten de sıkılmışlardı. Memleket büyüktü al-al para mı yeterdi. Yetmez dediler ve Mehmet Akif’in tabiriyle tek dişi kalmış canavar gibi salyalarını saçarak saldırdılar. Yedi düvel aralarında anlaşıp Vatanımızı paylaştılar. Yunan’ın megalo ideali, Rusların sıcak denize inme hedefleri, Yahudilerin vaat edilmiş topraklara sahip olma rüyası, haçlı ordusunun zafer muradı her ne varsa, Türk Milleti’ne karşı kin ve öfke! hepsi ortaya döküldü. Topraklarımız Sevr antlaşmasıyla fiilen paylaşıldı. Devletimiz resmi olarak yıkıldı.
Elbette Devlet-i Aliyye’nin yegâne yıkılış nedeni yabancılara toprak satılması, yerli halkımızın tarımdan, hayvancılıktan üretimden uzaklaşması değildi. Yıkılışın zeminini hazırlayan, yönetimsel, sosyal, kültürel, ekonomik vs. birçok faktör vardı. Bununla birlikte; toprak satışına zemin hazırlayan şartlar, köylünün üretimden çekilmesi ve neticesinde yarı sömürge olmuş, tüketici toplum haline dönüşmemizin yıkılışımızda ki payı bence ilk sırada yer alabilir. Yorumu takdirinize bırakıyorum…
Cumhuriyet’imiz kurulduktan sonra nasıl bir siyaset izlendi? Tarım ve hayvancılık politikalarının ana prensipleri neydi? Haftaya kaldığımız yerden devam edelim...