İnsanların doğduğu köyde yaşamını sürdürmesi epey zaman önce zorlaşmaya başlamıştı. Babadan kalma köy evinde barınarak; karı-koca bakabilecekleri kadar hayvan, işleyebilecekleri kadar toprakla yeterli gelir elde etmeleri pek mümkün olmuyordu. Üretim azalıyor tüketim çoğalıyordu. Altın gibi başak veren buğday tarlası satılmış, ele geçen parayla oğlanın evine Fenerbahçeli Alman kaleci Schumacher'in iyi dediği televizyon, kızın çeyizine merdaneli çamaşır makinası ancak alınabilmişti.
Zamanında yeterli eğitim de alamamıştı üreticilerimiz, türlü nedenlerle üretimde çağa ayak uyduramamışlardı. 100 dekar toprağı olanın traktörü yoktu mesela, traktörü olanın da toprağı! Hem atı hem meydanı olanın da bilgisi eksikti. Çiftçimizi hayvancımızı eğitememiştik, yüksek verimli ırklarımızı yaygınlaştıramamıştık. Var olanları da heba ediyorduk. 50 litre süt verecek ineğe yerli kara muamelesi yapıldı, Diz boyu otla kaplı mera isteyen fransız koyununu kıraç tepelere yamadık. Halimize göre hâllenmedik velhasıl. Bilerek ve isteyerek mi yapmıştık tüm bunları? Kendi canına kastı mı vardı köylünün? Hayır! Bilememişlerdi, anlatılmamıştı ya da anlatılamamıştı işin doğrusu.
Hayvancılık, hayvansal gıda üretimi istenen düzeyde değildi. Gelişmiş ülkelere yetişmek bir yana dursun mesafe her geçen gün daha da açılıyordu. Zaman ilerledikçe köylü teknolojiyi takip ediyordu etmesine lakin bu takip Çiftçilikte, tarlada, üretimle değil, yabancıların ürettiklerini tüketmekle sınırlı kalıyordu. Sistem aile tipi hayvancılıktan/tarımsal üretimden yani aile işletmelerinden vazgeçti sonunda. Bugün Mercedes, BMW, Audi marka otomobilleri, en kaliteli elektronik eşyaları ithal ettiğimiz Almanya’nın aynı zamanda bize en kaliteli sığır ve koyunları da sattığını ve bu satın aldığımız hayvanları aile tipi işletmelerde Hans ile Helga’nın yalnızca karı-koca çalışarak ürettiğini göremedik. Tabii kimse köylümüze onlardan vazgeçildiğini doğrudan söylemedi! Kimse köylüye üretimden çekil köyünü terk et demedi! Ağız yer yüz utanır babından “köylünün ve üreticinin yanındayız” diyebilecek kadar ne olduran ne öldüren destekler verildi yıllar boyunca.
Tarım ve hayvancılık önemli stratejik bir alan. Daha çok, daha verimli, daha sağlıklı ve kontrol edilebilir üretim yapılmalıydı. Devletin kurumları bu yönde harekete geçti. Yanlıştan dönüldü zannetmeyin sakın! Aksine daha büyük bir yanlış teşvik edildi adeta. Bir köy halkının tamamının sahip olduğu hayvan sayısından daha fazla hayvana sahip işletmelerin kurulması teşvik edildi ve desteklendi. Ahır yapımına, teçhizata resmi olarak %75 e varan hibeler verildi, İstismar edenler de oldu bir ihtimal. “Falanca kişi kurduğu çiftliğin tamamının masrafını aldığı hibeye denk getirdi” diyenler duyuldu sohbetlerde. Hayvan alımına, sgk primine, üretilen süte-ete aklınıza gelen her şeye teşvik verildi. Anasından doğdu doğalı üreten köylü bunlardan maalesef pek yararlanamadı, tüccarın sermayesi ile rekabet edemez oldu. Mesela; günde 5 bin litre süt üretenle 100 litre süt üreten aynı paraya süt satıyor desem herhalde biraz adaletsizlik yapılıyor diye düşünürsünüz. Öyle düşünmeyin durum daha kötü, 5 bin litre üreten daha yüksek rakama satıyor. Zira nakliye, istikrar, hijyen, kalite vs. ibreler büyükten yana.
Nihayet gözümüz aydın! Tarım ve hayvancılıkla uğraşan nüfusumuzda yaş ortalaması giderek yaşlandı, bugünlerde 59 oldu 60’a dayandı. Gençler tarladan ahırdan ümidi kesti, asgari ücretli işi bulan arkasına bakmadı. İmkânı olan şehre göçtü. Kimi babadan kalma tarlaları iyi para verene sattı. Her şeye rağmen inat edenler var, zar zor üretmeye çalışıyorlar şimdilerde. Bir kısmı da gelenek bozulmasın biz köylüyüz hayvanı olmayan köylü mü olur diyerek kar hesabı yapmadan devam ediyor. Ancak onlar da sermayeyi tüketmeye yüz tuttular.
Vaziyeti kısaca anlattım, esas konumuza gelelim şimdi!
Büyük yanlış = “Yabancı çoban!” = Silahsız savaş
Büyük işletme ya da çiftliği kısaca tanımlamak gerekirse: yüksek sayıda hayvana sahip, tam zamanlı personel çalıştıran, teknolojik donanım ve modern yönetim usullerini kullanan işletmeler olarak tanımlama yapabiliriz. Bahsettiğim büyük işletmeleri/çiftlikleri kimler kurdu ya da kuruyor?
Bu işletmeleri genellikle tarım ve hayvancılığı babadan-dededen görmüş zamanında bu işle haşır neşir olmuş, işi bilen ancak; çoğu zaman başka sektörlerde de yatırımı olan insanlar ile daha önce hiçbir vakitte hayvan gübresini avuçlamamış, gerçekten çok parası olan, sektörde var olan devlet teşviklerini-hibeleri bilen, doğru üretim yaptığında kendisine rakip olamayacak kadar zayıf aile tipi işletmelerin arasından sıyrılıp, kısa zamanda çok para kazanacağını bir şekilde keşfetmiş, daha fazla para kazanma niyeti taşıyan yatırımcılar büyük işletmeler kurabiliyor. Burada haklarını teslim etmesem olmaz, nadiren de olsa, Vatana Millete hizmet vasıtası gördüğü için, hayvanları, doğayı, üretimi sevdiği için varını yoğunu yatırıp büyük işletmeler kuranlar da var. Ancak son bahsettiğim çiftlik sahiplerinin yabancı işçi çalıştırdığı milyonda birdir. Bu yazıyı okusalar o biri de çalıştırmaz vazgeçerler diye düşünüyorum. Konumuz çoban ama aynı manzara kısmen tarım işçilerinde de geçerli.
Peki, bu büyük işletmeler neden yabancı çoban çalıştırıyor. Yerli halkımız işe girmek için çiftliklerin insan kaynaklarına CV’lerini bırakıp, araya hatırlı siyasileri sokup torpil yaptırmaya çalışıyorlar da çiftlik patronları “olmaz arkadaş ben Afgan severim, Suriyeli isterim” mi diyor? Tabi ki öyle değil.
Şimdi bu satırları okuyan bazı patronları duyar gibiyim.
-“Efendim, yerli halkımız çalışmıyor! Afgan Suriyeli hayvanları 7/24 takip ediyor. Bizimkiler bayram olur izin alır, düğün-dernek olur izin ister, babası ölür, çocuğu doğar, gurbetten misafiri gelir… Yabancı çoban çiftlikte yatıp çiftlikte kalkıyor daha iyi çalışıyorlar” . Yalan da yok hani, bunu diyenler doğru söylemiş olurlar. Üstüne bir de ekleyebilirler;
- “Daha fazla para verdiğim halde köylümüz işi ve parayı beğenmiyor” diye.
Şimdilik kulaklarımızı tıkayıp fazla da ileri gitmeseler iyi olur. Köylünün milletin efendisi olduğunu unutmamak gerekir. Bu sorun çıkmaz sokak değildir, ileride anlatacağım çözümleri var. Zaten bulamazsak yapay zekanın meseleyi kökten çözüp işi komple robotlara yaptırmasına az kaldı gibi.
Yanlış anlaşılmasın memlekete bir şekilde girmelerine koskoca Devlet’in müsaade ettiği yabancıları istihdam edenleri külliyen sorumlu tutmuyorum. Bu işe girmekte meşru, Devlet teşvik ediyor üstelik. Sonradan pişman olsalar bile bir kere girdiler iflas mı etsinler. Sözlerimde son derece samimiyim. Hele ki ülkelerinde refah düzeyi iyi olmadığı için veya savaştan korkup kaçtıkları için topraklarımıza akın eden Suriyelileri Afganistanlıları son zamanda türemeye başlayan Afrikalıları hiç sorumlu tutmuyorum, onlar masum. Bu yanlışın sorumluluğu sistemimizde bu sitemi kuranlarda. Dolaylı olarak hepimizde.
Yabancı çoban çalıştırmanın ne gibi sakıncaları var, ne olur ki çiftliklerde, tarlalarda yabancılar çalışsa? İhtimal ama çok tehlikeli! Eğitimden sağlığa, sanayiden tarım ve hayvancılığa her alanda acımasız bir küresel savaşın ortasındayız. Türk Milleti olarak uyanık olmak zorundayız. Zira savaşta uyuyan ölür ...
Tarih bu savı ispatlıyor mu? Millet olarak göz kapaklarımızda bir ağırlaşma var mı ? Haftaya kaldığımız yerden devam edelim sohbetimize, müsaadenizle…