Süleyman Güneş

İnsan Önce Dirisinin Kıymetini Bilmeli Ki, Ölüsünün Ardından Keşkeleri Kalmasın…!

Süleyman Güneş

Mevlânâ’nın gönül ikliminden, Peygamber Efendimizin merhametinden ve İslam büyüklerinin hikmetinden insanlığa bir çağrı: “İnsanların kıymetini öldükten sonra anlamak, gönüllerin en acı pişmanlıklarından biridir. Bir güzel sözü hayattayken söylemek, bir gönlü hayattayken kazanmak, bir insanın yüzünü hayattayken güldürmek varken neden sevgimizi son vedaya bırakalım?”
İnsan, hayatın koşuşturması içinde çoğu zaman en önemli gerçeği unutuyor: Bu dünyada hiçbirimiz kalıcı değiliz. Bugün yanımızda oturan, sesini duyduğumuz, elini tuttuğumuz, birlikte güldüğümüz insanlar yarın bir hatıraya dönüşebilir. Bir zamanlar aynı sofrada oturduğumuz, dertleştiğimiz, sevincimizi ve kederimizi paylaştığımız insanların ardından bir gün yalnızca dualarımızla konuşabiliriz.

Ne var ki hayat devam ederken çoğu zaman sevgimizi göstermeyi erteliyoruz. Bir telefon açmayı, bir gönül almayı, bir özür dilemeyi, bir dostun kapısını çalmayı sonraya bırakıyoruz. Kimi zaman gururumuz, kimi zaman kırgınlıklarımız, kimi zaman da bitmeyen işlerimiz aramıza duvar örüyor. 
Sonra bir gün ölüm haberi geliyor. İşte o zaman söylenemeyen sözler boğazımızda düğümleniyor. Gidemediğimiz evler, ertelediğimiz ziyaretler, gönlünü alamadığımız insanlar birer birer aklımıza geliyor. Mezarlıkta toprağa bırakılan bir çiçek, içimizde yıllardır sakladığımız özlemin sembolüne dönüşüyor. 

İnsan o an kendisine şu soruyu sormadan edemiyor: “Madem bu kadar kıymetliydi, neden hayattayken ona sevgimi yeterince gösteremedim?” Bu soru yalnızca bir insanın değil, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir hayat muhasebesidir.

Çünkü İslam ahlakının merkezinde yalnızca ibadet değil; güzel ahlak, merhamet, vefa, kul hakkı, adalet ve gönül kazanmak da vardır. 

Mevlânâ’nın insanı merkeze alan irfanı, Yunus Emre’nin gönül dili, Hacı Bektaş-ı Veli’nin insanı incitmemeye dayalı öğütleri ve Aziz Mahmud Hüdâyî gibi gönül insanlarının irfan geleneği bize aynı hakikati hatırlatır: İnsan, insanın kıymetini bilmeli; sevgiyi ve iyiliği ertelememelidir.

1. Mevlânâ’nın gönül dünyasında insanın kıymeti: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, yüzyıllardır insanlığa seslenen büyük bir gönül ve düşünce insanıdır. Onun eserlerinde sevgi, merhamet, tevazu, sabır ve insanın kendi nefsini terbiye etmesi önemli bir yer tutar. Mevlânâ’nın insan sevgisine ilişkin anlayışı, yalnızca güzel sözler söylemekten ibaret değildir. Asıl mesele, insanın kendi davranışlarını sorgulaması, başkasının gönlünü incitmemeye çalışması ve sevgisini davranışlarıyla ortaya koymasıdır.
Düşünelim…

Bir insanın kalbini kırdıktan sonra onun ardından güzel sözler söylemek, geçmişte yaşananları değiştirebilir mi? Bir dostun gönlünü incittikten sonra mezarının başında gözyaşı dökmek, ona hayattayken yaşatamadığımız mutluluğu geri getirebilir mi?
Elbette hayır.

Bu nedenle Mevlânâ’nın gönül terbiyesinden çıkaracağımız ders, insanı yalnızca kaybettikten sonra hatırlamak değil, yaşarken anlamaya çalışmaktır. İnsan bazen karşısındakinin sessizliğini ilgisizlik zanneder. Oysa belki de o insan, kırgınlığını anlatacak gücü kendinde bulamıyordur. 
Bazen bir dostun aramamasını umursamazlık olarak yorumlarız. Oysa belki de hayatın yükü altında eziliyordur. Bazen bir yakınımızın sert bir sözünü affetmeyiz; onun da hata yapabilen bir insan olduğunu unuturuz.

İşte gönül insanlarının bize öğrettiği şey, hemen hüküm vermemek, anlamaya çalışmak ve merhameti elden bırakmamaktır. Ancak merhamet, haksızlığa göz yummak değildir. Sevgi, insanın kendisini sürekli inciten davranışlara katlanması anlamına da gelmez.

Gerçek gönül terbiyesi; hem kendi onurunu korumayı hem de başkasına haksızlık etmemeyi bilmektir. Mevlânâ’nın insan sevgisi üzerine Diyanet İşleri Başkanlığının yayımladığı değerlendirmede de sevgi ve barış, onun düşünce dünyasının temel unsurları arasında ele alınmaktadır.[1]

Öyleyse kendimize soralım: 
Bugün kaç insanın gönlünü aldık? 
Kaç kişinin hatırını sorduk? 
Kaç kişiye karşı önyargılarımızdan vazgeçtik? 
Kaç kişiye, hiçbir karşılık beklemeden iyilik yaptık?
Gönül kazanmak, insanın arkasında bırakabileceği en değerli miraslardan biridir.

2. Peygamber Efendimizin merhameti: Sevgiyi sözde bırakmamak: İslam ahlakının en büyük örneği, hiç şüphesiz Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). 

Peygamber Efendimizin hayatı; merhametin, vefanın, affediciliğin, adaletin ve insanlara güzel davranmanın örnekleriyle doludur. Onun öğretilerinde insanın onurunu korumak, ihtiyaç sahibine yardım etmek, akrabalarla ilişkileri gözetmek ve başkasını incitmemek önemli bir yer tutar.
Kur’an-ı Kerim’de Yüce ALLAH’IN Resulü’nün güzel ahlakı övülür. Kalem suresinin 4. ayetinde, “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” buyrulur. Bu ifade, güzel ahlakın İslam hayatındaki yerini anlamamız bakımından son derece önemlidir. Peygamber Efendimizin bize öğrettiği kardeşlik anlayışında, insanı yalnız bırakmamak ve onun sıkıntısını önemsemek vardır. Sahih hadis kaynaklarında yer alan bir hadiste, Müslümanın Müslümanın kardeşi olduğu; ona zulmetmemesi, onu yardımsız bırakmaması ve onu küçümsememesi gerektiği bildirilir.[2]
Bu öğüt yalnızca dinî bir bilgi olarak kalmamalıdır. Günlük hayatımızın da ölçüsü olmalıdır. Bir yakınımız hastalandığında yanında olmak, bir dostumuz sıkıntıya düştüğünde onu dinlemek, bir büyüğümüz yalnız kaldığında ziyaretine gitmek, bir komşumuzun ihtiyacı olduğunda elimizden gelen yardımı yapmak… 

İşte merhametin günlük hayattaki karşılığı budur. Bir insanın cenazesinde bulunmak elbette vefanın bir ifadesidir. 

Ancak asıl vefa, o insan hayattayken de yanında bulunabilmektir.  Peygamber Efendimizin öğretilerini hayatımıza taşımak istiyorsak sevgiyi yalnızca dilimizde değil, davranışlarımızda da göstermeliyiz. Bir kimseye “Seni seviyorum” demek değerlidir. Fakat o insanın derdini dinlemek, ihtiyaç duyduğunda yanında durmak, haksızlığa uğradığında adil davranmak ve ona saygı göstermek de sevginin gereğidir. Sevgi, yalnızca söylenen bir söz değil; sorumluluk üstlenen bir davranıştır.

3. Kur’an-ı Kerim’in mesajı: Güzel söz, merhamet ve iyilik: İnsanların kıymetini hayattayken bilmek düşüncesinin en sağlam dayanaklarından biri de Kur’an-ı Kerim’in ahlak anlayışıdır. İsra suresinin 23. ayetinde, Allah’a kulluk görevinin yanında anne ve babaya iyilik edilmesi emredilir. 
Anne ve babanın yaşlılık dönemine ulaşmaları hâlinde kendilerine incitici bir söz söylenmemesi ve onlara güzel davranılması istenir. Bu ayet, aile içindeki sevgi ve saygının önemini açıkça ortaya koyar. Anne ve babamız hayattayken onların hâlini hatırını sormak, ihtiyaçlarını gözetmek, sözlerini dinlemek ve imkânlarımız ölçüsünde yanlarında bulunmak büyük bir sorumluluktur. Onlar bu dünyadan ayrıldıktan sonra ise özlemimiz artabilir, hatıralarımız daha da kıymetlenebilir. Ancak hayattayken gösterilebilecek ilginin yerini hiçbir hatıra bütünüyle dolduramaz. Kur’an-ı Kerim’in Hucurât suresinin 10. ayetinde müminlerin kardeş olduğu bildirilir ve aralarındaki anlaşmazlıkların düzeltilmesi istenir.[3]

Bu mesaj, ilişkilerimizde kırgınlıkları büyütmek yerine uzlaşmayı, düşmanlığı beslemek yerine barışı, ayrılığı derinleştirmek yerine adaleti gözetmemiz gerektiğini hatırlatır. Elbette her anlaşmazlık kolayca çözülemez. Bazen taraflardan biri özür dilemek istemez, bazen haklılık iddiaları çatışır, bazen de yaşanan haksızlıkların telafisi zaman alır. Ancak insan, gücü yettiği ölçüde kendi davranışını düzeltmeye çalışabilir. Kırdığımız bir insanın gönlünü almak için ilk adımı atabiliriz. Hatalıysak bunu kabul edebiliriz. Bir özrü geciktirmeyebiliriz. Bize yapılan bir haksızlık karşısında hakkımızı ararken bile ölçülü ve adil davranabiliriz. Çünkü insanın gerçek olgunluğu, yalnızca kendisine iyi davranıldığında değil, anlaşmazlık yaşadığı zamanlarda da ahlakını koruyabilmesinde ortaya çıkar.

4. Yunus Emre: Gönül kırmamak, insanı incitmemek: Anadolu irfanının en önemli isimlerinden Yunus Emre, insan sevgisini ve gönül dünyasını sade ama derin bir dille anlatmıştır. Yunus Emre’nin şiirlerinde insanın gönlü, sıradan bir duygu alanı değil, korunması gereken manevi bir değer olarak karşımıza çıkar. 

Ona atfedilen ve yaygın biçimde bilinen şu dizeler, bu anlayışı güçlü biçimde ifade eder: “Bir kez gönül yıktın ise, Bu kıldığın namaz değil.” Bu dizeler Yunus Emre’nin Divan’ında yer alan şiirin yaygın aktarımıdır; farklı nüsha ve baskılarda ifade farklılıkları bulunabilir. 
Burada asıl önemli olan, gönül kırmanın ahlaki sorumluluğuna dikkat çekmesidir. Bir insanı incitmek bazen çok kolaydır. Öfkeyle söylenen bir söz, küçümseyici bir bakış, başkalarının yanında yapılan bir hakaret veya ihtiyaç duyduğu anda gösterilmeyen ilgi, insanın içinde derin izler bırakabilir.
Kimi insanlar kırıldığını hemen söyler. Kimi insan ise susar, uzaklaşır ve yaşadığı acıyı içine atar. Biz çoğu zaman yalnızca kendi niyetimize bakarız: “Ben öyle demek istemedim”, “Şaka yaptım”, “Bu kadar büyütülecek ne var?” deriz. Oysa güzel ahlak, yalnızca ne demek istediğimizle değil, davranışlarımızın başkaları üzerinde nasıl bir etki bıraktığıyla da ilgilidir. Bir sözümüz bir insanı incittiyse, bunu fark edip gönlünü almaya çalışmak olgunluktur.
Burada önemli olan, her anlaşmazlıkta kendimizi suçlamak değildir. Her insanın sınırları, düşünceleri ve hakları vardır. Fakat haklı olduğumuzu düşünsek bile bunu ifade ederken karşımızdakinin onurunu koruyabiliriz.

Yunus Emre’nin gönül dilinden çıkaracağımız ders şudur: İnsan, karşısındakinin kalbini kırmadan da konuşabilir; öfkesine yenilmeden de hakkını savunabilir, farklı düşünen bir insanla da insanca ilişki kurabilir. Bir gönlü incitmemek kadar, kırılmış bir gönlü onarmaya çalışmak da değerlidir.

5. Hacı Bektaş-ı Veli: İnsanı incitmeden yaşamak: Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’nun manevi ve düşünsel tarihinde önemli bir yere sahiptir. Onun adıyla özdeşleşen insan sevgisi, edep, tevazu ve paylaşma anlayışı, yüzyıllardır toplumumuzun ahlak dünyasını etkilemiştir. Ona atfedilen “İncinsen de incitme” sözü, halk arasında yaygın biçimde bilinen bir öğüttür. Bu sözün farklı aktarımları bulunduğu için kesin bir eser ve nüsha bilgisi verilmeden, Hacı Bektaş-ı Veli’nin ahlak anlayışıyla ilişkilendirilen bir öğüt olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bu öğüt, insan ilişkileri bakımından önemli bir çağrıdır.

Biri bizi kırdığında aynı şekilde karşılık vermek kolaydır. Bize kötü davranan birine öfkeyle cevap vermek de kolaydır. Zor olan, incindiğimiz hâlde ahlakımızı korumak; haksızlık karşısında hakkımızı savunurken kötülüğü çoğaltmamaktır. Ancak incitmemek, zulme sessiz kalmak anlamına gelmez. Şiddete, hakarete veya sürekli kötü muameleye maruz kalan bir insanın kendisini koruması, yardım istemesi ve hukuki yollara başvurması elbette meşrudur.

Buradaki temel düşünce, yaşadığımız acıyı başkalarına acı çektirerek çoğaltmamaktır. Bir ailede, iş yerinde, dostlukta veya komşuluk ilişkisinde insanlar birbirlerine karşı daha anlayışlı olabilseler, birçok kırgınlık büyümeden çözülebilir. Bazen insanın bir başkasına verebileceği en büyük iyilik, onun hatasını herkesin içinde yüzüne vurmak yerine uygun bir dille anlatmaktır. Bazen bir insanı kazanmanın yolu, onu aşağılamak değil, yanlışını düzeltmesine imkân vermektir. İnsanları kaybettikten sonra değil, yanımızdayken anlamaya çalışmak da bu anlayışın bir parçasıdır.

6. Hz. Ali’nin hikmet geleneği: Sözün ve davranışın sorumluluğu: Hz. Ali, İslam tarihinin önemli şahsiyetlerinden biridir. Onunla ilişkilendirilen hikmetli sözler, özellikle adalet, ilim, cesaret, sabır ve insanın kendi nefsini tanıması konularında yüzyıllardır okunmaktadır. 
Hz. Ali’nin temsil ettiği adalet ve hikmet geleneği üzerinden şu soruyu sorabiliriz: Bir insanın gerçek değeri, yalnızca söyledikleriyle mi ölçülür, yoksa davranışlarıyla mı? 
İnsan sevgi üzerine konuşabilir; ama ailesine sevgisiz davranabilir. Adaletten söz edebilir; ama

kendi çıkarı söz konusu olduğunda başkasının hakkını görmezden gelebilir. 
Vefayı savunabilir; ama bir dostu zor gününde yalnız bırakabilir.

İşte bu nedenle ahlak, yalnızca sözde kalan bir iddia olmamalıdır. Bir insanın kıymetini bilmek, ona sürekli övgüler düzmek anlamına gelmez. Onu dinlemek, hakkını gözetmek, ihtiyaç duyduğunda yardımcı olmak, hata yaptığında adil davranmak ve insan olarak saygısını korumak anlamına gelir. İnsanın ardından söylenen güzel sözler, onun hatırasını yaşatabilir. Ancak yaşarken yapılan iyilikler, yalnızca bir hatıradan ibaret değildir; doğrudan doğruya bir insanın hayatına dokunur.

7. Mezarlığa götürülen çiçekler ve söylenemeyen sözler: 
Bir mezarlık düşünün…

Sessizliğin hâkim olduğu, insanların sevdiklerinin mezarı başında durduğu, kimi zaman dua ettiği, kimi zaman gözyaşlarını tutamadığı bir yer…

Bir mezarın başına çiçek bırakılıyor. Bir insan, yıllar önce kaybettiği annesini hatırlıyor. Bir başkası, son görüşmesinde kırdığı babasının sesini özlüyor. Bir diğeri, artık telefonla arayamayacağı dostunun mezarı başında sessizce bekliyor. Bu manzara, insanın hayat karşısındaki çaresizliğini hatırlatıyor.

Mezarlığa gitmek, ölenleri anmak, onlar için dua etmek ve hatıralarını yaşatmak anlamlıdır. İslam geleneğinde kabir ziyaretinin insana ölümü ve ahireti hatırlatan bir yönü de vardır. Fakat burada üzerinde durmamız gereken başka bir mesele bulunuyor: Hayattayken gösteremediğimiz sevgiyi, yalnızca ölümden sonra göstermeye çalışmak.

Bir anneye çiçek götürmek istiyorsak bunu hayattayken de yapalım. Babamızın elini tutalım, hatırını soralım. Kardeşimizle aramızdaki kırgınlığı gidermek için imkân varsa adım atalım. Dostumuzun yalnızlığını fark edelim. Komşumuzun derdine kulak verelim.
Bunları yaparken hiçbir karşılık beklemeyelim. Çünkü sevginin gerçek değeri, karşılığında ne alacağımızla değil, karşımızdaki insanın hayatına nasıl bir iyilik kattığımızla ölçülür.

Şunu da unutmayalım: Herkesin ilişkisi aynı değildir. Bazı insanlar yakınlarından ağır zarar görmüş olabilir. Bazıları, kendisini korumak için mesafe koymak zorunda kalabilir. 
Her insanın geçmişini bilmeden onu sevgisiz olmakla suçlamak doğru değildir. Bu yazının çağrısı, herkesi geçmişteki bütün kırgınlıklarını unutmaya zorlamak değil; bugün elimizde bulunan iyilik imkânlarını değerlendirmektir. 

Bir çiçeği yalnızca mezara değil, hayattaki bir gönle de götürelim. Bir duayı yalnızca kaybettiklerimiz için değil, yanımızda olan sevdiklerimiz için de edelim. Bir güzel sözü, söylenebileceği gün söyleyelim.

8. Kul hakkı, özür dilemek ve helalleşmek: İnsan ilişkilerinde en çok ihmal edilen konulardan biri de kul hakkıdır. Bazen bir insanın kalbini kırarız. Bazen maddi veya manevi hakkını gözetmeyiz. Bazen bir haksızlığa sessiz kalarak onun büyümesine katkıda bulunuruz. Bazen de kendi hatamızı kabul etmek yerine karşı tarafın hatalarını sıralamaya başlarız. Oysa İslam ahlakında başkasının hakkına riayet etmek temel bir sorumluluktur.
Bir insanı incittiğimizde yalnızca “Allah affetsin” demekle yetinmeyip, mümkün ve uygun olduğunda o insanın gönlünü almaya çalışmalıyız. Maddi bir zarar verdiysek bunu gidermenin yollarını aramalıyız. Yanlış bir söz söylediysek sözümüzü düzeltmeli, itibarına zarar verdiysek bu zararı telafi etmeye gayret etmeliyiz.

Helalleşmek, yalnızca bir kelime söylemek değildir; mümkün olduğunda hakkı sahibine teslim etmeyi, yanlışı düzeltmeyi ve sorumluluk üstlenmeyi de gerektirir. Bununla birlikte helalleşme, zarar gören kişiyi affetmeye zorlamak anlamına gelmez. Bir insanın affetmesi veya mesafe koyması kendi vicdanı ve güvenliği açısından ayrı bir meseledir.
Bizim sorumluluğumuz, kendi payımıza düşen yanlışı düzeltmek ve aynı hatayı tekrarlamamaya çalışmaktır. Bir gün ölüm geldiğinde, artık dünyada telafi edemeyeceğimiz meselelerle karşılaşabiliriz. Bu nedenle hakkı teslim etmek, özür dilemek ve gönül almak için her zaman daha uygun bir gün beklememeliyiz.
Özür dilemek insanı küçültmez; hatasını kabul etmek insanın ahlakını büyütür.

9. Ailede, dostlukta ve toplumda vefa: Vefa, yalnızca iki insan arasındaki bir duygu değildir. Aileyi, dostluğu ve toplumu bir arada tutan önemli bir ahlaki değerdir. Bir anne ve babanın çocuklarına verdiği emek, yalnızca maddi ihtiyaçları karşılamaktan ibaret değildir. Çocuğun kendisini güvende hissetmesi, dinlenmesi, anlaşılması ve sevildiğini bilmesi de önemlidir.
Aynı şekilde yaşlanan anne ve babalarımızın da ilgiye, saygıya ve insanca muameleye ihtiyacı vardır. Onların ihtiyaçlarını gözetmek, yalnızca geçmişte bize yaptıkları iyiliklerin karşılığı değil, aynı zamanda insanlık ve aile sorumluluğudur. 
Dostlukta vefa, yalnızca iyi günlerde birlikte olmak değildir. İnsan sıkıntıya düştüğünde onu dinleyebilmek, başarıya ulaştığında içtenlikle sevinebilmek, hata yaptığında doğruyu kırmadan söyleyebilmek de vefanın parçalarıdır.
Komşulukta vefa, hastalanan komşunun hâlini sormaktır. 
Toplumda vefa, yalnız yaşayan yaşlıları fark etmektir. 
İş hayatında vefa, bir insanın emeğini görmezden gelmemektir. 
Kamu hizmetinde vefa ise kendisine emanet edilen görevi adaletle, dürüstlükle ve insan onuruna saygıyla yerine getirmektir.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: İnsanların kıymetini bilmek, yalnızca duygusal bir mesele değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir sorumluluktur.

10. Bugün ne yapabiliriz? 

Bu yazıyı okuduktan sonra hayatımızda küçük ama anlamlı değişiklikler yapabiliriz.

* Uzun zamandır aramadığımız bir yakınımızı arayabiliriz.
* Hatırını sormayı ertelediğimiz bir büyüğümüzü ziyaret edebiliriz.
* Kırdığımız bir insandan samimiyetle özür dileyebiliriz.
* Bir dostumuzun derdini, hemen öğüt vermeye çalışmadan dinleyebiliriz.
* Ailemizle geçirdiğimiz zamanın kıymetini daha iyi anlayabiliriz.
* Yalnız yaşayan bir komşumuzun ihtiyacını sorabiliriz.
* Bir insanın emeğini ve iyiliğini, kendisi hayattayken takdir edebiliriz.
* Kırgınlıklarımızı çözmeye çalışırken kendi haklarımızı ve sınırlarımızı da koruyabiliriz.
* Sevdiklerimize onları önemsediğimizi söylemekten çekinmeyebiliriz.
Bunların hiçbiri büyük servet gerektirmez. Bazen bir telefon, bazen kısa bir ziyaret, bazen içten bir teşekkür yeterlidir. 
Belki de insanın hayatında en çok ihtiyaç duyduğu şey, bir başkasının kendisini gerçekten gördüğünü, duyduğunu ve önemsediğini hissetmesidir. 
Bu nedenle iyiliği ertelemeyelim. 
Yarın ararım demeyelim. Bir ara giderim demeyelim.
Bir gün konuşuruz diyerek sevgimizi belirsiz bir zamana bırakmayalım. 
Elbette her günümüz yoğun, her ilişkimiz kolay olmayabilir. 
Ancak önemli olan, imkânımız ölçüsünde iyiliğe yer açmaktır.
İnsanların kıymetini mezar taşlarının başında değil, hayattayken bilin! 
Mevlânâ’nın gönül dünyası, Yunus Emre’nin insan sevgisi, Hacı Bektaş-ı Veli’nin incitmemeye dayalı öğütleri ve Peygamber Efendimizin merhamet anlayışı bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: İnsan, yalnızca yaşayan bir beden değil; duyguları, hatıraları, umutları ve incinebilen bir gönlü olan değerli bir varlıktır.
İnsana saygı göstermek, onu dinlemek, hakkını korumak, sevgimizi göstermek ve ihtiyaç duyduğunda yanında olmak, güzel ahlakın hayata yansıyan biçimleridir. 
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız. 
Ardımızda makamlarımız, kazançlarımız ve sahip olduğumuz eşyalarımız kalacak. Ancak insanlara nasıl davrandığımız, hangi gönüllere dokunduğumuz ve hangi iyilikleri yaptığımız da hatıralarımızın bir parçası olacak.
Öyleyse bugün, henüz vakit varken bir insanın yüzünü güldürelim.
Bir gönlü onaralım. 
Bir büyüğümüzün elini tutalım. 
Bir dostumuza teşekkür edelim. 
Bir özrü geciktirmeyelim.
Mezarlıklara gidelim, kaybettiklerimizi analım, onlar için dua edelim.
Fakat hayattaki insanları da unutmayalım. 
Çünkü vefa, yalnızca kaybettiklerimizi hatırlamak değil, yanımızda olanların kıymetini de bilmektir.
Dirisini mutlu edemediğimiz bir insanın ardından duyduğumuz pişmanlık, geçmişi değiştiremez. 
Ama bugün göstereceğimiz sevgi, bir insanın hayatını güzelleştirebilir. 
Bir gün bir mezarın başında gözyaşı dökmek zorunda kalmadan önce, bugün bir gönle dokunalım.
Bir gün söyleyemeyeceğimiz sözleri bugün söyleyelim.
Bir gün sarılamayacağımız insanlara bugün sarılalım.
Ve unutmayalım: İnsanların ardından ağlamak insani bir duygudur; fakat asıl vefa, onlar hayattayken yüzlerini güldürebilmektir.

GÜN GELİR, HERKES BİR HATIRAYA DÖNÜŞÜR; GERİYE İSE YAŞATTIĞIMIZ SEVGİ, GÖSTERDİĞİMİZ MERHAMET VE DOKUNDUĞUMUZ GÖNÜLLER KALIR.

Kaynakça 

1. Diyanet İşleri Başkanlığı, “Mevlâna’da İnsan Sevgisi.” .
2. Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim, kardeşlik, merhamet ve kul hakkına ilişkin hadisler. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı, 40 Hadiste Kardeşlik.
3. Kur’an-ı Kerim, İsra suresi 23-24. ayetler; Hucurât suresi 10. ayet; Kalem suresi 4. ayet.
4. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî.
5. Yunus Emre, Divan.
6. Hacı Bektaş-ı Veli, Makâlât.
7. Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, ilgili ayetlerin açıklamaları.
 

Yazarın Diğer Yazıları