“Makam insanı tanıtır; vicdan insanı anlatır.”
Kamu Yönetimi Uzmanı ve Kamu Muhasebe Yetkilisi Süleyman Güneş yeni bir yazı kaleme aldı. Güneş kaleme aldığı yazısında, Makamdan Önce Vicdan, Hesaptan Önce İnsan ilgili yazısında önemli bir konuyu aktardı.
Güneş’in yazısına şöyle devam etti. Makamdan Önce Vicdan, Hesaptan Önce İnsan “Makam insanı tanıtır; vicdan insanı anlatır.” hakkındaki yazısı.
Süleyman GÜNEŞ yazısına şöyle devam etti. “Vicdanlı ve dürüst olmak, hesaplı olmaktan iyidir. Hesap insanı makam sahibi yapar da, vicdan daha önemli bir işe yarar: İnsanı insan yapar.”
Bazen bir cümle, uzun uzun anlatılabilecek bir hayat dersini tek başına anlatır.
Makam nedir?
Bir görevdir.
Bir emanettir.
Bir sorumluluktur.
Bir gün verilir, başka bir gün alınır.
İnsan ise makamdan önce vardır.
Makamdan sonra da geride bıraktığı eserleriyle, ahlakıyla, adaletiyle ve insanların gönlündeki hatırasıyla yaşamaya devam eder.
İşte bu nedenle insanın asıl zenginliği sahip olduğu makam değil; vicdanıdır. Çünkü makam insana yetki verir; vicdan ise o yetkinin nasıl kullanılacağını öğretir. Makam insanı tanınır hâle getirebilir; vicdan insanı değerli hâle getirir.
Makam insanın önüne kapılar açabilir; dürüstlük ise insanların gönüllerinin kapısını açar.
Ve belki de en önemlisi: Makam insanı yönetici yapabilir; fakat vicdan insanı insan yapar.
Kur’an-ı Kerim’in Ölçüsü: Adalet ve Emanet İslam’ın insan ve toplum anlayışının temelinde adalet, emanet ve doğruluk vardır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58) Bu ayet yalnızca hâkimlere veya yöneticilere yönelik bir öğüt değildir.
Ailede sorumluluk taşıyan kişiden kamu görevindeki memura, yöneticiden siyasetçiye, işverenden çalışana kadar herkes için önemli bir ölçüdür.
Çünkü her görev bir emanettir.
Her yetki bir emanettir.
Her makam bir emanettir.
Kamu görevi ise daha da büyük bir emanettir.
İnsan, kendisine verilen yetkiyi şahsi çıkarı için değil, hakkın ve kamu yararının gereği için kullanmalıdır.
Kur’an-ı Kerim başka bir ayette şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı… emreder.” (Nahl, 16/90) Adalet sadece mahkeme salonlarında aranacak bir kavram değildir.
Adalet; işe alımda, görev dağılımında, yetki kullanımında, insan ilişkilerinde, kamu kaynaklarının kullanılmasında, bir vatandaşın talebinin değerlendirilmesinde, bir çalışanın hakkının teslim edilmesinde, hatta bir insan hakkında konuşurken bile gereklidir.
Çünkü adalet, insanın başkasına yaptığı değil; kendisine yapılmasını istediği ölçüyü başkasına da uygulamasıdır.
Peygamber Efendimizin Hayatında Makam Değil Ahlak Vardı: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatına baktığımızda makamın değil, ahlakın merkezde olduğunu görürüz. O, peygamberlikten önce de toplumunda “el-Emin”, yani güvenilir kişi olarak tanınıyordu. Bu çok büyük bir anlam taşır. Çünkü insanlar ona sadece söyledikleri için değil, yaşadığı doğruluk sebebiyle güveniyordu.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır.” (Buhârî, Edeb) Demek ki insanın gerçek üstünlüğü sahip olduğu mevkiyle değil, sahip olduğu ahlakla ölçülmektedir. Bir insan yüksek bir makamda olabilir. Fakat adaletsizse makamı onu yüceltmez. Bir insan çok zengin olabilir. Fakat merhametsizse zenginliği onu değerli kılmaz. Bir insan çok güçlü olabilir. Fakat hakkaniyetten uzaklaşmışsa gücü onu haklı yapmaz. Çünkü güç haklılığın ölçüsü değildir. Hak, hakkın kendisidir.
Hz. Ömer’in Adalet Anlayışı: Yönetmekten Önce Hesap Vermek: Türk-İslam devlet geleneğinin en güçlü ilham kaynaklarından biri de Hz. Ömer’in adalet anlayışıdır. Onun yönetim anlayışında makam, üstünlük değil; ağır bir sorumluluktu. Çünkü gerçek yönetici, kendisine verilen yetkinin hesabını vereceğini bilen kişidir.
Burada çok önemli bir anlayışla karşılaşıyoruz: “Ben makam sahibiyim, istediğimi yaparım.” değil; “Ben makam sahibiyim, yaptığım her işin hesabını vermeliyim.” İşte yöneticilik ahlakı budur. Bugün kamu yönetiminde de ihtiyaç duyduğumuz temel anlayış budur. Makam, insana başkalarını küçümseme hakkı vermez. Yetki, insana adaletten uzaklaşma hakkı vermez. Görev, insana kibirlenme hakkı vermez. Tam tersine makam yükseldikçe insanın sorumluluğu da yükselir.
Şeyh Edebali: Devletin Temelinde İnsan Vardır: Türk devlet geleneğinde vicdan, adalet ve insan merkezli yönetim denildiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri Şeyh Edebali’dir. Osman Gazi’ye atfedilen ve Türk siyasi kültüründe çok güçlü bir anlam kazanan öğütlerin merkezinde adalet, insanı koruma, gönül kırmama ve yöneticinin sorumluluğu vardır.
Şeyh Edebali’nin düşünce dünyasını özetleyen anlayış şudur: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Bu anlayış, devlet yönetiminin özünü anlatan son derece güçlü bir ilkedir. Devlet yalnızca binalardan, kanunlardan, makamlardan ve kurumlardan oluşmaz. Devletin gerçek gücü insandır.
Vatandaş kendisini güvende hissediyorsa, adalete ulaşabiliyorsa, hakkının korunacağına inanıyorsa, devletin kurumlarına güvenebiliyorsa, orada güçlü bir devlet anlayışı vardır. Bu nedenle yöneticinin başarısı sadece kaç karar aldığıyla değil, kaç insanın hayatına adalet ve kolaylık kattığıyla ölçülmelidir.
Osmanlı’da Makam Bir İmtiyaz Değil, Emanetti: Osmanlı devlet geleneğinde de makamın bir emanet olduğu anlayışı güçlü biçimde görülür. Padişahlar, sadrazamlar, beylerbeyleri, kadılar ve diğer devlet görevlileri farklı yetkilere sahipti. Fakat devletin temel anlayışlarından biri adalet idi. Osmanlı siyasi düşüncesinde “adalet dairesi” olarak ifade edilen yaklaşım, devletin ayakta kalmasının adaletle mümkün olduğunu vurguluyordu. Çünkü devletin gücü yalnızca ordusundan veya hazinesinden gelmez. Devletin en büyük gücü, milletin devlete duyduğu güvendir. Millet güvenini kaybederse en güçlü kurumlar bile zamanla zayıflar.
Bu nedenle tarihin bize öğrettiği en önemli derslerden biri şudur: Devleti büyüten yalnızca toprak değildir; adalettir.
Fatih Sultan Mehmet: Bilgi, İrade ve Sorumluluk: Fatih Sultan Mehmet, yalnızca İstanbul’u fetheden bir hükümdar olarak değil; ilme, sanata, bilime ve farklı kültürlere ilgi gösteren bir devlet adamı olarak da tarihte önemli bir yere sahiptir. Onun hayatı bize makamın yanında bilginin ve vizyonun ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bir devlet adamı sadece yetki sahibi olmamalıdır.
Bilgili olmalıdır.
Ufku geniş olmalıdır.
Farklı görüşleri dinleyebilmelidir.
Çağının şartlarını okuyabilmelidir.
Ve en önemlisi, aldığı kararların sonuçlarını taşıyabilecek sorumluluğa sahip olmalıdır.
Çünkü bilgisiz güç tehlikeli, vicdansız güç ise daha da tehlikelidir.
Kanuni Sultan Süleyman ve Adalet: Kanuni Sultan Süleyman denildiğinde akla yalnızca fetihler değil, hukuk düzeni ve kanunlaştırma çalışmaları da gelir. Zaten “Kanuni” unvanı bile onun hukuk ve düzen anlayışıyla ilişkilidir.
Buradan çıkarılması gereken önemli ders şudur: Devlet yönetiminde güçlü olmak kadar, kurallı olmak da önemlidir. Yöneticinin kişisel iradesi ile hukuk birbirinden ayrılmalıdır. Çünkü hukuk varsa kurumlar kalıcı olur. Kişilere bağlı sistemler ise kişilerin ömrüyle sınırlı kalır. İyi yönetici, kendisini hukukun üzerinde gören değil; hukuk içinde hareket eden yöneticidir.
Mevlânâ: İnsan Önce Gönlüyle Büyür: Mevlânâ’nın düşünce dünyasında insanın iç dünyası, sevgi, hoşgörü, merhamet ve olgunlaşma önemli bir yer tutar. Onun insan anlayışında dış görünüşten çok gönül önemlidir.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü makamıyla değil, gönlünün genişliğiyle ölçülür.
Bir insanın koltuğu büyüyebilir.
Yetkisi artabilir.
Çevresindeki insanların sayısı çoğalabilir.
Ama gönlü küçülüyorsa aslında insan olarak küçülüyor demektir.
Mevlânâ’nın düşüncesinden hareketle şöyle diyebiliriz:
İnsan başkasını ezerek yükselmez; başkasını yükselterek büyür.
Gerçek büyüklük, kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Yunus Emre: Gönül Kırmamak: Yunus Emre’nin insan sevgisi ve gönül merkezli düşüncesi de bu meselenin başka bir boyutunu oluşturur. Yunus’un dünyasında insanı incitmemek, gönül yapmak ve sevgiyle yaklaşmak büyük bir değerdir. Çünkü bazen bir insanın hayatında bıraktığımız iz, söylediğimiz sözden daha uzun yaşar.
Bir yönetici bir imza atabilir.
Bir amir bir talimat verebilir.
Bir makam sahibi bir karar alabilir.
Ama insanın kalbinde bıraktığı etki çok daha derindir.
Gönül yapmak zor, gönül kırmak kolaydır.
Bu nedenle makam sahiplerine düşen en büyük sorumluluklardan biri de insanlara tepeden bakmamaktır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk: Cumhuriyet ve Sorumluluk; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet ve millet anlayışında da millet egemenliği, akıl, bilim, sorumluluk ve kamu yararı önemli bir yere sahiptir.
Atatürk’ün, “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.” sözü, kamu yönetiminin temelinde millet iradesinin bulunduğunu ortaya koyan güçlü bir ilkedir. Cumhuriyet anlayışında makam, millete hizmetin aracıdır. Devlet görevlisi, milletin üzerinde değildir. Millet için görev yapar. Bu nedenle kamu görevinde bulunan herkesin kendisine zaman zaman şu soruyu sorması gerekir: “Bu makam bana ne kazandırıyor?” Ama daha önemli soru şudur: “Ben bu makamdayken millete ne kazandırıyorum?” İşte iki soru arasındaki fark, makam anlayışıyla hizmet anlayışı arasındaki farktır.
Hesap Başka, Hesap Vermek Başka: İnsanoğlu hayatı boyunca hesap yapar.
Nasıl daha başarılı olurum?
Nasıl daha fazla kazanırım?
Nasıl yükselirim?
Nasıl makam sahibi olurum?
Bunların tamamı hayatın doğal taraflarıdır.
Fakat bir hesap daha vardır.
O da vicdan hesabıdır.
İnsan gece başını yastığa koyduğunda kendisine şu soruları sorabilmelidir:
Bugün birinin hakkına girdim mi?
Bir insanı gereksiz yere kırdım mı?
Bana emanet edilen görevi hakkıyla yaptım mı?
Adil davrandım mı?
Benden güçsüz birinin hakkını korudum mu?
Kendi çıkarımı toplumun çıkarının önüne koydum mu?
Bir insanın yüzüne başka, arkasından başka mı konuştum?
İşte asıl hesap budur.
Çünkü insan bazen herkesi kandırabilir.
Ama kendi vicdanından kaçamaz.
Makamın En Büyük Sınavı: Güç Elindeyken İnsan Kalabilmek; Makam sahibi olmak kolay olabilir. Makamdayken insan kalabilmek ise çok daha zordur. Çünkü makam insana güç verir. Güç ise insanın gerçek karakterini ortaya çıkarır. Bir insanın kim olduğunu anlamak istiyorsanız yalnızca ona nasıl davranıldığında ne yaptığına bakmayın. Kendisinden güçsüz birine nasıl davrandığına bakın.
Çünkü gerçek karakter orada ortaya çıkar.
Bir yönetici kendisinden alt makamda bulunan çalışana nasıl davranıyor?
Bir amir hata yapan personele nasıl yaklaşıyor?
Bir kurum vatandaşa nasıl davranıyor?
Bir insan kendisine hiçbir faydası dokunmayacak kişiye nasıl davranıyor?
Cevaplar, karakterin aynasıdır.
Dürüstlük Kaybetmek Değil, Kazanmaktır: Bazen dürüst insanların kaybettiği düşünülür.
Çünkü dürüst insan her yolu kullanmaz. Her fırsatı kendi lehine çevirmeye çalışmaz. Haksız bir avantajı kabul etmez. Kendi çıkarı için başkasının hakkını çiğnemez. Bu nedenle kısa vadede bazı şeyleri kaçırabilir.
Ama uzun vadede çok daha değerli bir şey kazanır:
Güven.
Güven ise parayla satın alınmaz.
Makamla elde edilmez.
Emirle kazanılmaz.
Güven, ancak davranışlarla inşa edilir.
Bir insanın “O ne derse doğrudur.” denilen noktaya gelmesi, belki de sahip olabileceği en büyük makamdır.
Vicdan, Kanunun Rakibi Değil; Ahlaki Rehberidir: Burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekir. Vicdan, hukukun yerine geçmez. Devlet yönetiminde kararlar kanuna, mevzuata ve yetkiye uygun olmalıdır. Ancak hukuka uygun her davranışın aynı zamanda vicdani açıdan da en doğru davranış olup olmadığı ayrıca düşünülmelidir.
İyi yönetim; hukuk + adalet + liyakat + şeffaflık + vicdan dengesinin kurulmasıyla mümkündür. Kanun dışına çıkmadan da insanları incitmek mümkündür. Kurallara uygun davranırken adalet duygusunu zedelemek mümkündür. İşte gerçek yöneticilik, hukuka uygunluk ile insanı merkeze alan anlayışı birlikte taşıyabilmektir.
Türk Büyüklerinden Günümüze Kalan Ortak Miras: Türk tarihinin farklı dönemlerine baktığımızda isimler değişse de bazı değerlerin değişmediğini görürüz:
Adalet.
Emanet.
Liyakat.
Devlet sorumluluğu.
İnsan sevgisi.
Vatan ve millet bilinci.
Ahlak.
Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye,
Fatih Sultan Mehmet’ten Kanuni’ye,
Yunus Emre’den Mevlânâ’ya,
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Cumhuriyetimizin kurucu kadrolarına kadar uzanan düşünce dünyasında farklı ifadelerle ortak bir mesaj bulmak mümkündür: İnsan, sahip olduğu güçle değil; o gücü nasıl kullandığıyla değerlendirilir.
Bugünün Dünyasında En Çok İhtiyacımız Olan Şey: Bugün teknolojimiz gelişiyor. Şehirler büyüyor. Kurumlar değişiyor. İletişim hızlanıyor. Bilgiye ulaşmak kolaylaşıyor. Fakat bütün bu gelişmelerin yanında insanın ahlaki gelişimi aynı ölçüde ilerlemiyorsa, medeniyetin gerçek anlamda büyüdüğünü söylemek zordur. Çünkü teknoloji insana hız kazandırır. Bilgi insana güç kazandırır.
Makam insana yetki kazandırır. Ama vicdan insana yön verir. İşte bu nedenle geleceğin en önemli yatırımı sadece binalara, teknolojilere veya sistemlere değil; insana ve ahlaka yapılmalıdır.
Son Söz: Makam Geçer, İnsan Kalır; Bir gün herkes bulunduğu makamdan ayrılacak. Bir başkan görevini bırakacak. Bir müdür emekli olacak. Bir memur görevini tamamlayacak. Bir siyasetçinin dönemi sona erecek. Bir yöneticinin odasının kapısı kapanacak. Koltuk boşalacak. İsim tabelası değişecek.
Ama geriye bir şey kalacak: İnsanın insanlarda bıraktığı iz. Kimi insanlar makamlarından ayrıldığında unutulur. Kimi insanlar ise makamlarından ayrıldıktan sonra bile saygıyla anılır. Aradaki fark çoğu zaman makamın büyüklüğü değildir. İnsanlığın büyüklüğüdür. Bu nedenle hayatın sonunda sahip olduğumuz makamları değil, hangi gönüllerde yer ettiğimizi düşünmeliyiz.
Kaç kişiye hükmettiğimizden önce, kaç insanın hakkını koruduğumuzu; kaç imza attığımızdan önce, kaç insanın hayatını kolaylaştırdığımızı; kaç kişinin önümüzde eğildiğinden önce, kaç insanın bize gönülden saygı duyduğunu düşünmeliyiz. Çünkü makam insana bir süreliğine güç verebilir. Para insana imkân verebilir. Unvan insana itibar sağlayabilir. Fakat bunların hiçbirisi insanın yerine geçemez.
İnsanı insan yapan;
Vicdanıdır.
Dürüstlüğüdür.
Adaletidir.
Merhametidir.
Emanete sadakatidir.
Hakkı gözetmesidir.
Ve en zor zamanda bile doğru olanı yapabilmesidir.
Belki de hayatın en büyük muhasebesi şudur: “Ne kadar yükseldim?” değil, “Yükselirken kimseyi ezdim mi?” “Ne kadar kazandım?” değil, “Adil kazandım mı?” “Ne kadar güçlü oldum?” değil, “Gücüm elimdeyken insan kalabildim mi?”
Ve nihayet: “Makam sahibi oldum mu?” değil, “İnsan olmanın hakkını verebildim mi?” Çünkü makamların ömrü sınırlıdır. Unvanların ömrü sınırlıdır. Dünya nimetlerinin ömrü sınırlıdır. Fakat güzel ahlakın bıraktığı iz, insanın ardından da yaşamaya devam eder. Hesap yapan çok olabilir. Hesap bilen de çok olabilir. Ama asıl mesele, bir gün herkesin vereceği o büyük hesapta yüzümüzün akıyla durabilmektir. İşte o gün insanın yanında makamı değil, vicdanı olacaktır.
Ve belki de bütün mesele tek bir cümlede saklıdır: “Makam insanı tanıtır; vicdan insanı anlatır.”