Kamu Yönetim Uzmanı ve Kamu Muhasebe Yetkilisi Süleyman Güneş yeni bir yazı kaleme aldı. Güneş kaleme aldığı yazısında " Ölüm Size Ne Kadar Yakın, konulu yazısında önemli bir konuyu aktardı. Dün bir kardeşimizi kaybedince ölümün ansız olduğu ne zaman ne şekilde olacağını bilmiyoruz. Ama hala ibret almıyoruz.
Güneş’in yazısına şöyle devam etti. Ölüm Mü,
Asıl Soru: Hayata Ne Kadar Hazırsınız? Sabah uyandığınızda ilk düşündüğünüz şey nedir?
Bugün yapılacak toplantılar mı? Ödenecek faturalar mı? Çocukların geleceği mi? İş yerindeki yoğunluk mu? Belki de yeni hedefler, yeni yatırımlar, yeni planlar…
Oysa insanın her sabah yeniden açılan gözleri, aslında kendisine verilmiş yeni bir ömrün ilk dakikalarıdır. Her doğan gün, takvimden koparılan sıradan bir yaprak değil; ömür sermayesinden eksilen bir gündür.
Ne gariptir ki insan, dünyanın en kesin gerçeğini en çok unutan varlıktır.
Doğumundan emindir çünkü yaşamıştır.
Geçmişinden emindir çünkü geride kalmıştır.
Fakat geleceğin kendisine ait olduğunu zanneder.
İşte insanı yanıltan en büyük düşünce budur.
Hiç kimsenin yarına dair verilmiş bir senedi yoktur.
Tarih boyunca krallar, imparatorlar, komutanlar, filozoflar, şairler ve sıradan insanlar aynı hakikatin önünde diz çökmüştür. Kimi ordular yönetmiş, kimi devletler kurmuş, kimi servetler biriktirmiş, kimi ise ömrünü alın teriyle geçirmiştir. Fakat sonunda hepsi aynı kapıdan geçmiştir. O kapının adı ölümdür.
Ölüm…
Kimi zaman yaşlı bir bedenin yavaşça kapanan gözlerinde…
Kimi zaman bir çocuğun yarım kalan gülüşünde…
Kimi zaman gençliğinin baharında toprağa düşen bir fidanın sessizliğinde karşımıza çıkar.
Çünkü ölümün yaşı yoktur.
Ölümün takvimi yoktur.
Ölümün randevusu yoktur.
Bugün mezarlıklara gittiğinizde mermer taşların üzerinde farklı isimler görürsünüz. Kimi Bakan, Kimi Milletvekili, kimi doktor, kimi öğretmen, kimi gazeteci, kimi köşe yazarı, kimi belediye memuru, kimi işçi, kimi çiftçi, kimi öğrenci…
Toprak, unvanları birbirinden ayırmaz.
Orada makamın da servetin de alkışların da hiçbir hükmü kalmaz.
Geride yalnızca yaşanmış bir hayat ve o hayatın bıraktığı iz kalır.
İnsan neden ölümden korkar?
Aslında çoğu zaman ölümden değil; eksik yaşanmış bir hayattan korkar.
Söylenemeyen özürlerden…
Ertelenen iyiliklerden…
Kırılan gönüllerden…
Anneye, babaya, eşe, evlada söylenemeyen “Seni seviyorum.” cümlesinden…
Çünkü ölüm geldiğinde, pişmanlıklar konuşur; fakat zaman susar.
Bugünün dünyasında teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Yapay zekâ insan hayatını kolaylaştırıyor, uzaya yolculuk planları yapılıyor, hastalıkların tedavisi için yeni yöntemler geliştiriliyor. İnsanlık her geçen gün daha güçlü görünse de bu hayatta hiç ama hiç kimse değişmeyen tek gerçek vardır:
Hiç kimse ölümü ortadan kaldıramamıştır.
İnsan, yeryüzünün en yüksek gökdelenini inşa edebilir; ama ebedî bir ikametgâh kuramaz.
En gelişmiş otomobile binebilir; ama ömrünün son durağını değiştiremez.
En büyük serveti kazanabilir; ama bir nefesi satın alamaz.
Belki de bu yüzden ölüm, korkulacak bir gerçek olmaktan önce insanı hizaya çağıran en büyük öğretmendir.
Ölümü hatırlayan insan kibirden uzaklaşır.
Adaletsizlikten çekinir.
Kul hakkından sakınır.
Merhameti büyütür.
Çünkü bilir ki bir gün kendisi de yalnızca yaptıklarıyla anılacaktır.
Asıl mesele kaç yıl yaşadığımız değildir.
Asıl mesele, yaşadığımız yılların kaç gönülde yer ettiği, kaç insanın duasına dönüştüğü ve ardımızdan nasıl bir miras bıraktığıdır.
İnsan toprağa yalnız bedenini bırakır.
Fakat ismini ya mezar taşına ya da insanların kalbine yazar.
İşte gerçek ölümsüzlük de burada başla
‘’Bismillahirrahmanirrahim; Ey Yüce ALLAH’IM! Bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm geçmişlerimize, ölmüşlerimize rahmet eyle. Mekânlarını cennet, kabirlerini nur eyle. Onları kabir azabından ve cehennem ateşinden koru. Günahlarını affet, makamlarını âli eyle. Âmin."