Ümit Demir

Yüzler, Sözler, Şeyler (Eşya) Şifadır: Bir Buluşmanın Ardından

Ümit Demir

Her şey geri döner,

ama dönüşmüş olarak.

Kierkegaard

Kendime de sık sık hatırlattığım bir hikâyedir: Yoğun bir programla her yeri görmek için durmadan koşturan bir turist kafilesinin yerli rehberi, ansızın bir yere oturur ve oradan kıpırdamaz. Turistlerin şaşkınlık içindeki “N’oluyor” sorusunu ise “Sabahtan beri durmaksızın hareket hâlindeyiz. O kadar hızlı geçirdik ki şu zamanı, ruhlarımız geride kaldı. Ruhumun bana yetişmesi için burada biraz beklemem lazım!” diye cevaplar.

Durmaksızın hızı, hazzı ve hırsı, zayıf bedenlerimize yükleyen bir çağda yaşıyoruz.

Bedenler kuytu köşelerde zayıf düşünce, ruhlarımızın sığınacağı bir yuva da kalmıyor.

Hep şikâyet ettiğimiz meseleler de tam buradan çıkıyor aslında. İşyerinde, komşuluklarda, trafikte, sokaklarda ilişkilerimiz mekanik, duygusuz, yabancı. Marketteki kasiyer ile değil sohbet etmek, bazen göz teması bile kurmuyoruz. Hastanedeki doktordan, beklediğimiz şefkati göremiyoruz çoğu zaman. Yoğun bir koşturmacayla beraber gelen soğukluğun içinde (altında) kalıyoruz ama hikâyedeki yerli rehberin ruhunu bekleme inceliğini de gösteremiyoruz.

Bu, duyguların mekanikleşmesinden kaynaklı yabancılaşma, toplumla beraber kişinin kendisine de yayılınca, iyileşmeyi güzelleşme olarak görenler bir şifâ arama gayretine düşüyor.

Yıllar sonra, mezun olduğum Afyon Lisesi’nin 1993 mezunları buluşmasının neden gerçekleşmesi gerektiğinin altını doldurmak adına düşünürken bu olumsuzluklar da aklımdaydı tabii ki. Maruz kaldığımız yabancılaşmaya, az da olsa bir çare bulunur mu sorusunun cevabını ise “yüzlerin, sözlerin ve şeylerin” yani eşyanın şifâ olabilmesinde buldum.

Evet, yüzler şifâdır! Kim âşkın derdine düşmemiştir ki mesela? O dönemde yârin yüzü bir şifâ değil miydi, bakmalara doyulmayan? Annenin, babanın, eşin, çocuğun yüzü…

Sıkıntılı anlarda şifâ olmaz mı gönüllere? Ya da uzun bir zaman sonra gittiğin, çocukluğunun mahallesindeki bakkalın, komşu teyzenin yüzleri, görünce sevindirmez mi bizleri? Ve ya tıpkı bizim eski lise arkadaşlarımızla buluşmamızda olduğu gibi, yıllardır görmediğiniz dostlarınızı yeniden görmek iyi gelmez mi, bir yere ait hissedemeyişin soğukluğunda boğulan bizlere?

Sözler de şifadır elbette. Şu sevgi sözcükleri kime iyi gelmez: “Seni seviyorum; Sen benim en değerlimsin!”? Ya da “Neyin var, sana nasıl yardımcı olabilirim” cümlesindeki o yakınlık! Hatta hiç tanımadığımız birinden, hiç beklemediğimiz bir anda gelen bir “Merhaba” bile gülümsetir, asık suratımızı. Radyoda çalan eski bir şarkıya kulak vermek, mâzinin anılarını konuşmak, birinden hayır dua almak… Sözlerin güzelliği nasıl da yakalar bizi buruk kalbimizden!

Ve şeyler! Yani eşya… Çocukluğumuzdan kalan bir bilye, bir toka; okul sıralarından kalan bir defter, bir çanta bizi alır da nerelere götürüp bırakır, yüzümüzde şapşal bir tebessümle. Sevdiğimiz birinin üzerinde görmeye alıştığımız bir kıyafetin yıllar sonra elimize geçivermesi; çocuğumuzun ilk oyuncağını, çekmeceyi karıştırırken aniden buluvermemiz… Ya da mezun olduğumuz okulun yolunu yıllar sonra yeniden yürümek, koridorlarında nefes almak, kapılarına dokunmak! İyileştirmez mi, kör ve sağır şimdinin sevimsizliğiyle kuraklaşan ruhlarımızı?

Yüzler, sözler ve şeyler, yüzlerde tebessüme neden oluyorsa elbette şifâdır insana. O zaman ya tebessümü yitirmeden çoğaltma yoluna mı bakmalı ya da topluca Prozac’a mı düşmeli?

Evet, her şey geri döner bir gün. En güzel dönüşler de insanın yüzünde tebessüm, gönlünde bir ferahlık, bedeninde canlılık, anılarında ise güzellikler bırakan dönüşlerdir.

Ruhunuzun hep sizinle gezmesine izin verin.

Altüst olacak, umutsuzluktan öleceğini sanacaksın;

ama iç dünyan seni yine kurtaracak.

Friedrich Hölderlin

Yazarın Diğer Yazıları