Bu köşedeki son -2018 tarihli “Buğday: Yer Gök, Kalp ve Kâinat”[1] başlıklı- yazımda İsmet Özel’in “Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön” sözünü paylaşmış, şerhini de yine şairin kendisinden vermiştim: “Şarkıya dönmek, insanlık için söylenebilecek en güzel şeyi terennüm etmektir.”[2]
6 yıl sonra yeniden “Merhaba” derken karamsarlığı da yanımda getiriyorum. Ki bana ait olmayan, hepimize ait ortak bir karamsarlık! Çünkü mevzubahis “şarkı” eğer şairin dediği gibi insanlık için söylenebilecek en güzel şey ise son yıllarda şarkı diye kulaklarımıza zorla dinlettirilen şeyler de ne? Neyi terennüm etmemiz gerekirken neleri tatsız tuzsuz tekerleme yapıyoruz dilimize? Şiddeti, uyuşturucuyu, alkolü ve cinselliği özendirici, kadını aşağılayıcı ve zorbalayıcı sözleri olan ve insanlık adına en güzeli terennümden ziyade, bir küfürleşmeye, sövgü yarışına evrilen bu şarkılar(!) hangi kültürün uzantısı?
Müzik alanındaki bu kalitesizliğin, özentinin şikâyetleri elbette son dönemde daha da arttı. Ama yakın zamanları konuşmadan biraz uzağa gidelim: 18. yüzyıla, Osmanlı’nın son zamanlarına. Türk müziğinin, Türk örf ve âdetleri ile beraber değersizleştirildiği dönemde, “Ey büt-i nevedâ olmuşum mübtelâ” eseriyle de yakından bildiğimiz ünlü bestekâr Dede Efendi’nin, Batı müziği etkisinin gün geçtikçe artmasından rahatsız olduğu ve rahatsızlığını talebesi Dellâlzâde İsmâil Efendi’ye, “Artık bu oyunun tadı kaçtı” şeklinde özetlediği söylenir.[3] Müzik alanında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e köprü sayılan, başka önemli bir isim Safiye Ayla ise 1988 yılındaki bir TRT söyleşisinde[4] musikî ve şarkı ayrımına dikkat çekerek o dönemden (80’li yıllar) şöyle yakınmıştı: “Sahneye çıktığım dönemde seyirci o kadar anlayışlı idi ki bir yeni şarkıyı taksim ettiğimiz zaman herkes susar, dinler, ona not verirdi. Tutulur ya da tutulmazdı. Ama şimdi böyle değil. Dinlemiyorlar. Biz sahneye çıktığımız zaman herkes musikî dinlerdi. Şimdi biraz elbise, biraz kıvırma hareketleri filan. Şimdiki bu durum, bizim zamanımızdaki kantoya döndü. Şarkı mı musiki mi, bir karışıklık oldu artık.”
Dede Efendi’den başlayıp Safiye Ayla’ya gelen bu, müziğimizin etki altında kalmasının, oyunun tadının kaçmasının, musikinin yerini şarkının, icranın yerini teşhir içerikli şovun yerini almasının üzerinde kafa yoran pek çok isim var tabii ki. Bunlarında birisi de müzisyenliğinin yanında iyi bir entelektüel olan Barış Manço’ydu. Manço, siyaset-müzik-toplum arasındaki bu etkileşimin üzerinde çalışmaya başladığını ve bu konuda bir belgesel hazırlığı içinde olduğu söylemişti. Ama bu belgeseli bitirmeye ömrü yetmedi. Bu çalışmasına biraz değindiği program ise 1998 yılındaki Ali Kırca ile Siyaset Meydanı olmuştu. Barış Manço o programda, Türkiye’deki toplumsal ve siyasal olayların, müziğe etkisini şöyle izah etmişti: “50'ler türkülerin ilk kez doğru dürüst gündeme geldiği yıllardır, Sayın Muzaffer Sarısözen hocamızın çalışmaları. Benim yaşım gereği, ben o zamanlar 7 yaşındaydım ve müzikten anlıyordum, Muzaffer Akgün'ü gayet iyi hatırlıyorum o yıllardan. 60'larda birdenbire buna tepki olarak daha sonra “aranjman” adına alacak olan bir başka müzik türü gelişti. 70'lerde bizim de içinde bulunduğumuz, sonra nedense adına Anadolu Pop denen bir başka müzik türü alternatif olarak gelişti. 80'lerde, daha sonra Arabesk olarak söyleniyor, arabeskçiler geldiler. 90'larda, çok kanaldan sonra, biraz da sizin ihtiyaçlarınız dolayısıyla başka bir müzik türüne yönelindi. Ona da nedense ben bilemiyorum işte, Yeni Pop dendi. Çok cıvıl cıvıl, çok kıpır kıpır sonra çok vıcık vıcık, çok cıvık cıvık oldular giderek o yıllarda. Ama 98'e geldik ve 28 Şubat gibi ilginç bir tarih daha var. Birden bire türkü gündeme geldi. Ben diyorum ki bu konu üzerine biraz duralım, biraz düşünelim. Çünkü bu parametreler çok ilginç. Halkımızın beğenisine sunulan, empoze edilen müzik türleri ve o dönemde ülkemizin yaşadığı ilginç gelişmeler, yumuşak, sert, yarı sert tutumlar, tavırlar, ifadeler, okşamalar falan filan gibi.”
Barış Manço, kısaca özetlediği dönem-müzik ilişkisini determinist (belirlenimcilik) açıdan ele alıyor, o dönemlerdeki siyasî gücün topluma yön vermek (manipüle etmek) adına uygun müzik türünü seçtiğini, bunu da topluma empoze etmeye çalıştığını demeye getiriyordu aslında.
Barış Manço’nun bu tespitinin, ulus devletlerin elindeki siyah beyaz dünyada, konvansiyonel (eski) medyanın hüküm sürdüğü dünyada tabii ki haklılık payı var. Ama internetle beraber değişen dünyada artık “teknolojik determinizm”den de söz etmemiz gerekiyor. İletişim teknolojilerindeki gelişmelerle beraber özellikle alt kültür ya da kült inançlar kendileri oldukça geniş alan buldular.
Orta vasat bir bilgisayar ile üretilen elektronik müzikler, çalakalem yazılan sözler ve YouTube hesaplarından paylaşılan kaotik, seksist kliplerle bir anda başka bir etkileşim içine girdik. Dede Efendi “oyunun tadı kaçtı” demişti yüzyıl önce. Günümüzde tadı kaçan sadece oyun olmadı. Toplumsal yapımız, değerlerimiz, kutsallarımız, namusumuz yani başımızın üzerinde taşıdığımız her ne varsa hepsinin de tadı kaçtı.
Günümüz genç müzisyenlerinden Aydilge de bu duruma kendince isyan edip ses çıkaranlardan biri oldu. X hesabında da paylaştığı videosunda[5] kadınlara yönelik aşağılayıcı şarkı sözlerine şöyle karşı çıkıyor: “Arabaları, paraları ve sahip olunacak mal olarak gördükleri kadınları ile bol bol övünen bir müzik furyası var biliyorsunuz. …küfür malzemesi olarak kadın tercih ediliyor. …kadın bedeninin, cinsel organının hakaret edilebilen, aşağılanan bir malzemeye dönüştürülmesi. Şiddetin dilde başladığını unutuyoruz. … kadınların sürtük, aşağılık, kirli varlıkları olduğu, hayattaki en değerli şeylerin para ve araba olduğu konusunda hemfikir olan onlarca şarkı dolanımda. Hatta dile pelesenk olmuş durumda. Kadınlar, erkek merkezli dünyanın dekoratif ürünleri değildir. Hele ki kadınların her gün şiddet, taciz ve tecavüze uğradığı, öldürüldüğü bir toplumda hiçbir küfür masum olamaz.”
Müziğin, iktidarlar tarafından bir manipülasyon (toplumu yönetme, yönlendirme) aracı olarak kullanmasının yanında yine müziğin, toplum hayatına yön vermesini, deforme etmesini de günümüzde bizzat yaşayarak görüyoruz.
Yakın zamanda İstanbul’da meydana gelen iki genç kızın ölümü -ki biri vahşice öldürülmüştü- ile bu tür müzikler yeniden tartışma konusu oldu. Yine bir müzisyen olan Burhan Şeşen, konuyla alakalı yazdığı yazısında[6] cinayetlerin sebebi olarak bu tür müzikleri görüyor: “Artık işler o kadar çığırından çıktı ki müzikle -müzik demek ne kadar doğru tartışılır- uğraşan insanlar bile ya bu cinayetlerin faili ya da azmettiricisi olabiliyor. Kendi aralarında yazıştıkları platformlarda, hatta yazdıkları şarkı sözlerinde kadını aşağılayan, küfür eden, kadına her türlü şiddeti normalleştiren üslupları var. … Gençlerin artık buluşabildikleri 'sanal mahalle'leri var. Ve bu mahallede her şey serbest. Bu mahalle sakinlerinin tek geçerli kuralı var, daha fazla takipçiye sahip olmak. Bunun için her şey mubah. Küfür, pornografi, ırkçılık, nefret söylemi, şiddet... Her yol var.”
Geçmişten günümüze uzanan müzik serüvenimiz böyle. Keşke derdimiz sadece müzikteki kalitesizlik olsaydı. Ama mesele bundan daha da vahim. Alt kültürün kendini ifade etme aracının olmasından ziyade bir öfke ve intikam aracına dönmüş durumda müzik. Ve bu müzik türü de sosyal medyanın içine doğmuş gençler tarafından dipten dibe yayılarak benimseniyor.
6 yıl sonra beraberimde karamsarlıkla gelişim bu yüzdendi. Temelinde matematik gibi bir bilimin olduğu, yine matematiğe dayanan hece vezinleri ile yazılan şiirlerin ya da kendi içinde ahenkli sözlerin melodiye dönüştüğü, Bimarhanelerde tedavi için kullanılmışlığının olduğu müzik, bugün pespaye bir duruma düşürülmek isteniyor. Müşterisi de bulunuyor.
Yine şaire, İsmet Özel’e[7] kulak verelim: “İnsanın kendi seçtiği ahenk ile benimsediği düşünce arasında bir rabıta olduğu kabul edilebilir. Ahenk en bariz biçimiyle insanın musiki ile olan münasebetinden neşet eder. Itri dinlemekten sıkılan bir adamın Süleymaniye mimarisinden tad alabileceğini mümkün sayamayız. Basit gözlemlerle anlaşılacaktır ki insanın bağlı olduğu ahenk hangi seviyede ise o insanın düşünme seviyesi de aynı seviye çevresindedir. Bağlı olduğu ahenk, dolmuş şarkıları, gazino müziği seviyesinde olan insan dünyayı aynı seviyeden kavrayabilir. Düşünüş ve kavrayış seviyesi bu müziği yaşatacak, bu müziği devam ettirebilecek kırattadır. Böyle birinin yüksek seviyeli düşünceleri ne anlaması ne de aktarması mümkün olabilir.”
Yüksek seviyeli fikirler ancak yüksek seviyeli tercihleri olanların ruhlarından neşet ederse/edecekse karamsar olmamak mümkün mü? Ya da bana dönülecek bir şarkı söyleyin, bağıra çağıra, güle oynaya!
[1] https://www.kocatepegazetesi.com/yazi/umit-demir/bugday-yer-gok-kalp-ve-kainat/4680/
[2] http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?
[3] https://islamansiklopedisi.org.tr/ismail-dede-efendi-hamamizade
[4] https://www.youtube.com/watch?v=RvgWTcSSz7U&list=PLX7eNJcnlKoI7kBuglj5heiEkzzJ5lY7O&index=3&t=476s
[5] https://x.com/AydilgeSarp/status/1813163207621582898
[6] https://www.birgun.net/makale/sarkilar-siddetten-yana-olamaz-566440
[7] Üç Zor Mesele, İsmet Özel