Bugün 31 Ağustos Perşembe… 102 yıl önce 30 Ağustos tarihi Çarşamba günüydü 31 Ağustos tarihi de Perşembe günüydü… “Türk’ün ateşle imtihanı” Türk’ün “Ateşten gömlek”le Kocatepe’den İzmir’e koştuğu günlerdi o günler… Ve bugün aynı günlerde Büyük Taarruz ve Dumlupınar Başkomutan Meydan Savaşı’nın 102.yılını yaşıyoruz…
26 Ağustos Büyük Taarruzla Yunan ordusu Kocatepe’den sökülüp atıldı. Sinanpaşa Ovası’na oradan da Dumlupınar’a doğru kaçmaya çalışan düşman de yer yer çatışmalara girerek toparlanmaya çalışıyordu…
27 Ağustos günü akşama doğru birliklerimiz Afyon’a girdiklerinde dumanlar tütüyordu şehrin üstünde… Düşman askeri, şehri yakıp yıkmış, öldürmüş; hainler işbirlikçiler ve yerli Rumlarla birlikte kaçmaya başlamıştı…
28 Ağustos günü cephe karagâhı Afyon’a nakledildi; Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşalar Afyon halkının coşkun tezahüratı arasında otomobille şehre girdiler…
“Ve kılıçların/Nalların/Ellerin/ Ve gözlerin parıltısı/Ard arda çakan aydınlık bir bütündü/Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü. Ve şu türküyü duydu. Dörtnala gelip uzak Asya’dan /Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan/Bu memleket bizim” (Nazım Hikmet, Kuvây-ı Milliye Destanı)
29/30 Ağustos 1922 gecesi Atatürk, bugün Anıtpark karşısındaki Zafer Müzesi olan binada kalmaktadır; sabaha karşı Garp Cephesi Harekât Şube Müdürü Tevfik Bey (Bıyıklıoğlu) Atatürk’e çeşitli karargâhlardan gelen raporları sunar. Haritaya bakan Atatürk, düşmanın mühim kuvvetlerinin ordularımız tarafından çember içine alındığını görür ve derhal Fevzi ve İsmet Paşalarla durumu görüşür ve kesinlikle hükmederler ki “Türk’ün kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaasıyla doğacaktır” Bu durumda ordulara saat 6.30’da yeni bir emir ve talimat yazılır. Fakat Atatürk sadece yazılı emirle yetinmez; çünkü duruma hakim olmak için çok hızlı hareket etmek gerektiğini bilmektedir. Hemen Fevzi Paşa’yı, Altıntaş’a ve süvari kolordumuzun yanına bizzat gönderir, harekât planını düzenlemesini ister ondan… Kendisi de düşmanın büyük kuvvetlerini takip eden Birinci Ordu Karagâhı’na hareket eder, bugün adı Zafertepe olan tepeden kumanda eder ordularımıza… Bu tarihi anları iki yıl sonra geldiği Dumlupınar’daki törende şöyle anlatır: “İkinci fırkamız, düşmanın asli kuvvetlerine taarruz için yayılarak ilerliyordu. Şu gördüğünüz Çal köyü alevler içindeydi. Düşman kuvvetlerini tamamıyla sarmak ve düşmanın inatla savunduğu tepelere süngü hücumları ile girerek kat’i netice almak lazımdı. İkinci fırkanın kahraman kumandanı Derviş Bey (paşa) bizzat ileri atılarak bütün kuvvetiyle düşman mevzilerine ilerliyordu… 16. ve 61. Tümenler de sarma çemberini daraltıyorlardı. Süvari Kolordumuzun daha batıdan düşmanın arkasını kesmek üzere olduğu haberini bana bir süvari zabiti getirdi.
O gün bu kesin muharebeyi, Süvari Kolordusu Kumandanı Fahrettin Paşa (Altay) ağır bir sıtma nöbetine tutulduğu için ata binememekle beraber araba üzerinden takip etmiş ve harekette aksaklık olmamıştır.
Doğudan yetişmesi gereken II. Ordu birliklerimiz zorunlu gecikmeler yüzünden tam 20 kilometrelik bir yürüyüşten sonra olağanüstü yorgunluklarına rağmen derhal ataş hattına girmiştir…
“Arkadaşlar, saatler ilerledikçe gözlerimin önünde gelişen manzara şuydu: Düşman başkumandanının, şu karşıki tepede, son gayretiyle çırpındığını görür gibiydim… Bütün düşman mevzilerinde büyük bir heyecan vardı. Artık toplarının ve mitralyözlerinin ateşlerinde, sanki öldürücü hassa kalmamıştı.”
“…Avcı hatlarımızın, batmaya başlayan güneşin son ışıklarıyla parlayan süngüleri her an daha ileride görünüyordu… Düşmanı çember içine alan bataryalarımızın aralıksız ve amansız ateşleri düşman mevzilerini, içinde barınılmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş batıya yaklaştıkça, ateşli, kanlı ölümlü bir kıyametin kopmak üzere bulunduğu bütün ruhlarda hissolunuyordu.”
“Güneş Murat Dağı’nın ardında kaybolup akşam alacası çökerken, top ve piyade ateşi kesildi, askerler süngü hücumuna kalktılar; çelik süngüler akşam ışığında çakıp sönüyorlardı.
M. Kemal Paşa siperin içinde ayağa kalktı. Savaş heyecanıyla doluydu. Kabarıp taşarak haykırdı.
“Hacienestiiii! Nerdesin? Gel de ordularını kurtar.”
İşte böyle anlatıyor iki yıl sonra Atatürk o günkü savaş meydanını… Aynı tepeden, aynı heyecanla… Fırçası güçlü bir ressam ancak böyle yansıtabilirdi tablosuna o büyük savaşı…
Tarih boyunca bu topraklar için canını veren bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, şükranlarımızı sunuyoruz; keza hayattaki kahraman gazilerimize de sağlıklı ve uzun ömürler diliyoruz…
NOT: Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa ağır bir sıtmaya tutulmasına rağmen savaş meydanından uzak kalmamış; kolordusunu araba üzerindeki yataktan yönetmiştir… Bu adamlar insan üstü varlıklar mıydı acaba?
31 AĞUSTOS 1922 PERŞEMBE SAVAŞ MEYDANI
Afyonkarahisar’ın Ege’ye açılan kapısı durumundaki Dumlupınar’da Yunan’a yıldırım hızıyla son ve kesin darbeyi vuran Türk orduları, Uşak, Salihli, Turgutlu, Manisa üzerinden coşkun bir sel gibi akacaklardı İZMİR’e doğru...
31 Ağustos 1922 sabahı Yunan birlikleri, “SAVAŞ MEYDANINI” artık muzaffer ordumuzun silahlarına terk etmişti”
Türk milleti için sonsuza kadar batmayacak hürriyet ve istiklâl güneşi, bir gün önce tarihin yazdığı en muhteşem zaferlerden birini yaşayan Dumlupınar ovasını ısıtmaya başlamıştı. Atatürk yanında Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa ve diğer subaylarla birlikte dolaştılar savaş meydanını. Ruşen Eşref Ünaydın, şunları anlatır “Atatürk’ü Özleyiş” adlı kitabında: Kalkmaya hazır kamyonlar… El frenlerinin başında kurşunlanmış şoförler… Bunların yanında bembeyaz giyimleri ile oturmuş hasta bakıcı kadınlar… O kamyonların içlerindeki sedyelerde uzanmış yatan yaralı Yunan askerler… Atlarıyla birlikte meşe ağaçlarına diklemesine yaslanmış duran mızraklı süvariler… Katır sırtlarında yüklü kalmış bavullar, seyyar mutfaklar… Kanlar içinde kalmış yırtık pırtık elbiseler içinde yüzlerce Yunan asker cesetleri… Kimi yüzüstü yatıyor kimi sırtüstü…
Aynı gün ve saatlerdeki manzarayı da şöyle anlatıyor Atatürk: “Muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği (kazandığı) zaferin azameti (büyüklüğü) ve buna karşılık, hasım ordusunun uğradığı felâketin dehşeti beni çok mütehassis etti (duygulandırdı). Sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, mahfuz (görünmeyen) ve örtülü yerler, bırakılmış toplar, otomobillerle nâmütenahi (sonsuz) teçhizat ve malzeme ile bütün metrukat (terk edilenler) aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhımıza sevk edilen esir kafileleri ile hakikaten bir mahşeri andırıyordu”
Bu görünüm karşısında Atatürk, “Sizlere kim söyledi buralara gelseniz diye? Kim söyledi Anadolu alınırmış diye? Varın kanınıza girenlere sorun! Ben yurdumuzu haysiyetimizi korudum. Vazifemi yaptım.” diye söylenir…
İstiklâl Savaşımızın hemen her aşamasında Atatürk’ün yanında bulunmuş ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ni yürütmüş olan Tevfik Bıyıklıoğlu şunları yazar anılarında:
“O gün akşama doğru güneş Murat Dağları’nın arkasına inmek üzeredir: Muzaffer komutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Dumlupınar köyündeki derme çatma bir evin damında, bir küçük tahta iskemleye oturmuş kararan ufuklara bakıyor uzun uzun… İsmet Paşa savaş meydanında esir alınan düşman subaylarını tanıtıyor birer birer… Onları büyük bir nezaketle karşılayan Başkomutanın gözlerinde bir ara büyük bir mutluluk ışığı, yakıcı bir alev olarak dolaşıyor. İşte Mustafa Kemal’in hayatındaki en mutlu anlarından biri…”
Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşalar “kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek durumu mütalâa” ederler… Ordularımız İzmir’e yürüyeceklerdir.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa orduya o meşhur emrini verir: Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşalar “kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek durumu mütalâa” ederler… Ordularımız İzmir’e yürüyeceklerdir.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa orduya o meşhur emrini verir:
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ORDULARI!
Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asıl muharebe birliklerini inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk Milleti, istikbalinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı, yakından müşahade ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine vasıta olmak görevimi durmadan ve sürekli bir şekilde yerine getireceğim.
Başkumandanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe kumandalığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikrî güçlerini, kahramanlık ve vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam eylemesini talep ederim.
ORDULAR! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ'DİR. İLERİ!
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Başkumandan Mustafa Kemal 1 Eylül 1338 (1922)
102 yıl değil bin yıl da geçse silinmez kalplerden ve kafalardan ismin Büyük ATATÜRK.. Hayretimiz ve hayranlığımız gittikçe artıyor size… Mekânın cennet olsun…