Erdoğan Emre

Mevlâna Ve Şeb-İ Arus

Erdoğan Emre

Birkaç gün önceki yazımda sunduğum Sultan Divanî seceresinde, kendisinin Mevlanâ’nın inas çelebilerinden (ana tarafından) ve  7.ci batın evlâdı olduğunu yazmıştım; literatürde böyle geçiyor, türbedeki sandukasında da böyle yazıyordu. Halbuki tesbit edebildiğim secerede 5.ci batın (göbek) evlâdı görünüyordu; çeşitli kitaplardan araştırdım, Google arama motorundan baktım, gerek tarihler ve gerekse secere sırasında net bilgi yoktu. Sonuçta Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın 6 ciltlik Büyük Osmanlı Tarihi kitabında Abâpuş-i Bâli Çelebi’nin baba ve dedesinin Ahmet ve Mehmet paşalar olduğu bilgisine ulaşıp secereyi düzelterek tekrar yayına koymayı uygun gördüm.. Aynı şekilde Sultan Veled’in kızı Mutahhare (Abide) Hatun’un ve eşi Süleyman Şah’ın doğum-ölüm tarihleri bilinmiyor, yalnız düğün tarihinin 1274 olduğu belirtiliyor, ancak bazı kroniklerde  Süleyman Şah’ın vefatının 1387 diye gösterilmesi şüphe uyandırıyor; nitekim bazı yazarların acaba ikinci bir Süleyman Şah varmıydı düşüncesinde oldukları görülüyor. .

Şeb-i Arus yazımın yayınlandığı gün değerli arkadaşımız Agâh Bıyıkoğlu telf. ederek ARUZ değil ARUS olması gerektiğini ikaz etti; ben de bu konuda tereddüt içinde idim, Şeb gece anlamında Ruz gün, gündüz anlamında oluyor; bildiğiniz gibi Mevlanâ’ya göre Şeb-i Arus düğün gecesi olarak kullanılmış, (sevgiliye kavuşma gecesi) bu düzeltme dolayısıyla Agâh hoca’ya da teşekkürlerimi sunarak sizlere Mevlanâ’nın rübâi ve gazellerinden derlediğim birkaç demeti sunmak istiyorum. Beni en çok etkileyenleri buraya aldım, umarım sizlerde aynı duyguları yaşarsınız.

Gazel 23  Akşam namazı vakti herkes çerağ uyandırıp sofra kurunca, ben sevgilimin hayaliyle baş başa kalırım ve gamıyla inler ah ederim. Gözyaşlarımla abdest aldığım için namazım böyle ateşîn oluyor.    Ezan sesi gelince içimdeki mescidin kapısı yanar. Kıblemin yüzü nerededir ki benim namazım böyle kazaya kalıyor? Evet kazâ beni ve seni daima imtihan etmektedir.

Sen söyle, acaba sarhoşların namazı doğru olabilir mi ki onlar ne zamanı bilir ne mekanı ! “Kıldığım acaba ikinci rek’at mıdır, yoksa dördüncü rek’at mı; söylemeye kudretim olmadığı halde acaba ben ne sure okudum?” diye düşünür. Hakk’ın kapısını nasıl çalayım ki ne elim var ne gönlüm. Ey Allah ! Madem ki gönlümü ve elimi sen aldın, bana aman ver. Namaz kılarken vallahi rükûum tamam oldu mu, acaba imam falanca mıdır haberim yok!!

Gazel 27 Gece yarısı haykırdım; “Gönül evinde kim var?” diye “Benim dedi; ay ve güneşi utandıran yüzümle benim..! Niçin bu gönül evi nakışlarla doludur?” 

“Ey gül gibi güzel yüzlü, onlar senin akislerindir !” dedim “Ya bu, öteki kanlı nakış kimindir?” diye sordu. “O benim ayağı çukurda hasta kalbimin nakşıdır !” dedim.

Gazel 29 Sırlar aşikâr oldu ve bağın içinde kıyamet koptu, bütün gönüller içerlerindeki o Çin dilberini gösterdiler. Gönlün varsa sen de göster, ne zamana kadar gönlün çamur içinde gizli kalacak? Lâle güle her an “Ne tuhaf ! diyor, nergis yasemine doğru nasıl hayretle bakıyor..” İki kat bükülmüş menekşe eşi bulunmaz bir müzevirdir ve onun sırlarını nilüferler bilirler.

Yeşillikler servinin rikâbında yaya yürürler ve gonceler gizlice gözleriyle canları sıkılmış gibi bakarlar. Aynaya bakar gibi dere kenarına eğilen söğüt, yeşil dalların neler döktüğünü hayretle süzüyor.. 
Yaradan, bağda mutripleri kuşlardan bir meclis kurdu; aralarında sarhoş ve âşık birisi var; o baş mutribdir ve adına “bülbül” diyorlar ki gül kendisi ile eğlenirmiş.. Kumru, sülüne nerede olduğunu soruyor ve o cevap veriyor; “Bir yerin ve bir yerde oturanın olmadığı taraftayım..”

Rübailerden birkaç örnek;

& “Altı bucakta da bütün Allah’ın nuru vardır”  dediler. Halktan bir ses yükseldi “O nur nerededir?” Yabancı, sağına soluna, her tarafına baktı; göremedi. Bir ses yükseldi; “Bir ân sağsız ve solsuz bak !”

& Başkalarıyla sohbet ve lâtife etsem de yemin ederim ki gönlümde senin mahabbetinden başkası yerleşemez, Güneş battığı zaman insan nasıl güneş yerine önüne bir kandil koyarsa ben de öyle yapıyorum..

& Gönlümden senin yâdını ederek sofraya oturdum ve kadehi sâkinin  elinden alarak attım. Oradan dalgın bir halde baktım. Ne ayık, ne sarhoştum. Kulaklarıma: “Deli olmuş !” diye bir ses geliyordu.

&Yarın mahşere hesap korkusu ile yüzleri sararmış bir sürü kadın erkek gelir. Ben orada aşkını tutup önüme koyarım ve “Hesabımı bundan sorunuz !” derim.

& Bu gece bana benzeyen bir arkadaşla beraberdim. Çemenlerin üstünde meclis kurmuştuk. Orada kadeh, şarap, meze, ışık, mutrib… hepsi vardı.! Keşke yalnız sen olsaydın da bütün bunların hiçbiri olmasaydı.

& Sevgilimle bir gül bahçesinden geçiyordum. Farkında olmadan bir güle bakıp dalmışım. Sevgilim bana: “ Yazık ! dedi yazık…Yüzüm bu kadar yakınında da  sen hâlâ güle bakıyorsun..”

Mevlanâ Hz. ni bir gazete sütununa sığdırmak elbette mümkün olmadığı gibi bununla yetinmek de hiç insaflı değildir Amaç “bir çuval keçiboynuzu yiyip 2 gr bal elde etmektense işin özüne inmek” olmalıdır. Elimizde akıllı telefon, evimizde 2-3 tane TV oldukça okuma alışkanlığımızı tekrar kazanmamız mümkün görünmüyor. Belki benim gibi emekli olanlar merak eder diye yazıyorum; tarihimizi yetkili kalemlerden okuyalım, değerli araştırmacıları bulalım; Prof İlber Ortaylı, Halil İnalcik, İ.Hakkı Uzunçarşılı, F.Nafiz Uzluk gibi ilim adamları, Asaf Halet Çelebi, Yılmaz Öztuna gibi gerçek ve tarafsız yazarlar aklıma ilk gelenler arasında…

Doğruyu bulmak için aramak gerekir.  

 


 

Yazarın Diğer Yazıları