1972’de başlayan 30 yıllık dostluk 2000’de Bursa’ya taşındığım için telefonlara düştü. İkinci 30 yıllık dostluğu tamamlayamadan 25’nci yılında Ziya Ustamızı kaybettik. 1929’da doğan Ziya Arsoy ekteki secere tablosunda görüldüğü gibi Hafız Osman Efendinin oğlu idi
Rahmetli babası (vef.1963) ile dedem Hasan Özsoy (vef. 1952) iyi arkadaş imiş, gerek dayımın gerek Ziya ustanın anlattığına göre sabah ezanı okumak için birbirlerini uyandırmaya gelir sokak kapısına bastonla vurup “hafızz..! vakit geldi” diye bağırırlarmış. Hasan dedem (Hacı Hakkılar’ın 4 kardeşinden 3.cüsü 1872-1952) Akmescid, Hafız Osman da Otpazar minaresine çıkar, birbirlerine nazire yaparcasına ve Tanrı ile konuşurcasına sabahın sessizliğinde salâ verirlermiş.. Herkes taş kesilir, kuşlar uçmayı keser, rüzgar dururmuş adeta. İki cami arası kuş uçuşu 250 m. ve Akmescid, Otpazar’dan 50 m yukarıdadır, minaresi bir kayanın üzerindedir, altında çift oluklu sokak çeşmesi vardır.
Bildiğiniz gibi 3 farklı ezan okunur; sabah ezanında önce bir kaside okunur sonra salâ verilir ve “namaz uykudan hayırlıdır” anlamında “essalât-ı hayrün minen nevm” ilave edilerek standart ezan kaamet edilir, sabah uykusunun en tatlı yerinde, (sene boyunca ortalama saat 05…06.30 arasında) uyandırabilmek için biraz uzun tutulur ve makamı değişiktir; Sabâ..) müezzinin kabiliyetine göre “hayrün minen nevm” kısmı Hüseynî, Çargâh veya Bestenigâr makamıyla terennüm edilir. Akşam ezanı ise, özellikle Ramazan’da, oruç açılması için çok kısa ve acele okunur. Yatsı namazında ise, gene ezan uzun tutulur ve Uşşak-Hicaz-Bayatî tercih edilir..
Ziya Usta’nın Keçepazarı Camii köşesinden Belediye’ye doğru giden cadde üzerinde 50 m ileride büyükçe bir marangoz atölyesi vardı. Teldolap, masa, sofra, kapı-pencere, mutfak rafı, tezgah altı dolapları ve bunun gibi siparişe bağlı herşeyi yapar veya hazırda bulundurur satardı. Ehil bir marangoz olarak işyerinde uygulama, montaj veya tamirat için gittiği olurdu. Çoğunlukla yalnız çalışırdı; son zamanlarda Uzun Marangoz Şükrü Usta’nın oğlu Mehmet’i yanına aldı (ilkokul sınıf arkadaşım) amacı dükkan yalnız kalmasın ve işsiz olan Mehmet kendi kendine çalışsın diye…!
İki oğlu vardı, Ekrem (1955) ve Enver (1956)…, ama Uluküllük’teki toprak damlı evlerinde eşi İnal abla ile onlarca evlat yetiştirdiler; fakirhane gibi okumaya veya çalışmaya gelen eş-dost ve akraba çocukları aylarca, bazen yıllarca onlarda kalırdı, bunları hiçbir zaman problem etmediler, çocukla çocuk, büyükle büyük oldular.
Mahalle muhtarı gibi idi, tüm şehrin muhtari- kâhyası gibi kimi sorsan tanır, eski olayları, anıları bütün tazeliği ile anlatırdı. Bir süre Burmalı Mahallesi muhtarlığı da yaptı (Bkz Taşpınar Dergisi 25. Sayı, Hükümet önü Kahveleri ve Eski Şoförler)
1972’de başlayan dostluğumuzun diğer üyeleri Adnan Bayık (1933) ve İhsan Toktok (1935) ile yıllarca beraber olduk, yedik-içtik. Çok renkli-hareketli anılar yaşadık, çok gezdik, kış günleri birkaç defa ev gezekleri tertipledik. Eşlerimiz severek hazırlık yaparlardı. İçimizde en yaşlısı Ziya Usta (1929) en genci ben idim (1942) Gurubu ilk terk eden Toktok oldu; Ekim 1987’de aracıyla Erkmen tarafındaki tavuk çiftliğinden 9 yaşındaki kızı ile dönerken Asri Mezarlık önünden ana yola çıkışta geçirdiği trafik kazasında vefat etti. Adnan Bayık 2016’da aramızdan ayrıldı, Ziya Usta da ondan 8 sene sonra, geçen hafta 95 yaşında hayatı terk etti, ben de 83 yaşında sona kaldım.
Radikal dini uygulamalara pek riayet etmez, hurafelere inanmazdı; annesinin (1958) veya Babasının (1963) vefatında âdetimiz veçhile komşulardan ve akrabadan gelen yemekleri, Otpazar önünde pinekliyen ne kadar dilenci, fakir, hamal, işsiz vb varsa toplayıp 3-4 gün evinde ziyafet vermişti. Bu kadar hamiyetli bir adamın mangal yürekli eşi olur, işte İnal Abla da tam böyle bir Emirdağlı gelin idi.
1947-49’larda süvari er olarak Sakarya’da askerliğini yaptı. Acemi bölüğünde doğu illerinden gelmiş bir onbaşı-çavuş eğitim verirken dünyanın ne şekil olduğunu sorar, herkes tereddüt edip cevap çıkmayınca Ziya Arsoy kalkıp “dünya küre şeklinde yuvarlaktır çavuşum” deyince, çavuş iki tokat atıp “öyle olsa yuvarlanıp gider, dünya tabak gibi dümdüzdür görmüyor musun eşek herif” diye azarlar. Zamanla Ziya bölük komutanı yüzbaşının yazıcısı olur; teskere zamanı gelen o çavuş evrakı imzalatmak üzere komutanın yanına çıkmak için geldiğinde dışarıda bekletip yüzbaşıya evrakları imzalatırken ilk günlerde yaşadığı bu durumu anlatır ve bu askerin hiç olmazsa doğruyu öğrenip gitmesi için ricada bulunur. Çavuş içeriye alınır ve yüzbaşı ona dünyanın şeklini sorar, adam tereddütsüz dünya dümdüzdür komutanım deyince tokatı vurup dünya top gibi yuvarlaktır, bütün gezegenler de yuvarlaktır, bir daha bilmediğin konularda fikir beyan etme deyip teskeresini verir.
1944-45 yıllarında Sanat Okulu torna tesviye bölüm 2.ci sınıf öğrencisi iken Mecidiye mah. sonunda ve sol içeride şimdiki 27 Ağustos ilkokulu binasında okuyorlardı. Adını şimdi hatırlayamadığım bir arkadaşı okulda bir öğretmene kızıp Ziya’yı da ayartarak üst taraftaki kayayı yerinden oynatarak okulu yıkmak isterler, durumun farkına varan idare bunları yakalar ve okuldan atarlar, o dönem yaşıtları Nedim Helvacıoğlu, Mahmut Dönerkaya, Bahattin Şemşimoğlu, İhsan Ateşefe veya sarı Hasan, Ahmet Oruç, Remzi Özçalışan, Mehmet Yüzbaşıoğlu…, bunlardan Mehmet Yüzbaşıoğlu tahsiline devam edebildi, sanırım kör Mahmut lakaplı Dönerkaya da demir atölyesini bitirmişti.
Bahis konusu okul ise onlarca defa el değiştirdi, ilaveler yapıldı ama hep eğitim hizmetinde kullanıldı. Kayıtlara göre 1900 başlarında II. Abdülhamit döneminde yapılan bina bir süre okul olarak kullanıldıktan sonra azınlıklar tarafından 8-10 yıl sağlık hizmetinde kullanılıyor.
1930-40 Şua-i Milliye ( milli ışık) adıyla öğretmen okulu
1940-47 Erkek Sanat Okulu (ön tarafına karşılıklı 2 büyük bir ilave yapılarak)
1947-57 27 Ağustos İlkokulu
1957-61 Ziraat Okulu
1961-67 27 Ağustos ilkokulu
1967-75 ilave binalarla Ticaret Lisesi, Sağlık Meslek Lisesi, Veteriner Fakültesi
1975-94 Meslek Yüksek Okulu, Eğt. Araçları, Afyonspor Eğt Merkezi
1994-2011 27 Ağustos İlkokulu…
(Bkz Taşpınar Dergisi Ağ. 2016 Sayı 16, Tarihe Tanık Yapılar,. İlaslı Ahmet)
Ziya Ustam hazırcevap, güleç yüzlü, muzip, şair, eli her işe yakışan, maharetli bir marangoz idi; dost meclisinde yeri geldikçe Ömer Hayyam, Namdar Rahmi, Adanalı Ziya, Yunus, Mevlana’dan ortama uygun şiirler, deyişler okur, taşı gediğine koyardı. Hiç unutamadığım bir anı şöyledir; Kolacı Şükrü ustanın Enstitü Aralığındaki dükkanın arkasında, islim kazanının önünde oturup muhabbet ederken Şükrü usta sabun kalıbı büyüklüğünde Faber-Castel marka bir silgi verdi ve “bazı yanlışlar yapıyorsun, onları sil diye” dedi, Ziya Usta da başını salladı. Birkaç gün önce üçümüz Hıdırlığa, yansıtıcıların yanına arabamla çıkıp alem yapmış ve akşama doğru inip ikisini de evlerine bırakmıştım, sonraki günler dağdan o arabayla nasıl indiğimizi bir türlü çözememiştik, meğer bu zarif hareketleriyle onu ve Ziya Ustanın anlattığı diğer ufak-tefek olayları kasdediyormuş.
II. Dünya Savaşında 10-15 yaşlarında olan Ziya usta çok olaylar yaşamış biri idi, arada rast gelirse anlatırdı. Azınlıklara ve sonradan görme vurguncu zenginlere Varlık Vergisi uygulandığı yıl (1942) aşırı ve afâki (atmasyon, uydurma) vergileri ödeyemiyen bazı mükellefler çeşitli şehirlere sürülüp, belediye emrinde, askeri gözetimde angarya işlerde çalıştırılırdı (Erzurum-Aşkale, Eskişehir-Sivrihisar..) Bunlardan bir gurup Afyonkarahisar’a gönderildi; Hisarardi civarında kamp kuruldu, Ermeni-yahudi, rum zenginleri olan bu guruba civar halkı yemek vb ikramlarda bulunurdu, bazan parasıyla çeşitli şeyler satın alan bu insanlara hiçbir zaman esir muamelesi yapılmadı; kaldı ki savaş esirlerine de yapılmamıştı (1915-1925). Talep üzerine bir gün Ziya ve akrabası deli Remzi, evdeki kuzuyu götürüp yüksek fiyatla satarlar; akşam eve gelen babası Hafız Osman kuzuyu sorar, bunlar da övünerek gavurlara 20 liraya sattık derler, Osman efendi “ulen 5 liralık kuzu 20 liraya satılır mı? Allah’tan korkmaz- kuldan utanmazlar” diye üzerlerine yürüyünce ikisi de birbirlerine suç atarak kaçarlar.
Bir şairin (Can Yücel olabilir) dediği gibi “ daha anlatılacak anılar, açılacak rakılar, sövülecek insanlar vardı..” Ziya Ustamın hikâyesi bitmez, zaten benim kalemim de bu kadar yazabilir, sonuçta yaşlı çınar devrildi. Bütün Afyon’un tanıdığı, kimsenin kalbini kırmayan, şakacı, çok aranıp sevilen ustam, bilinmez bir yolculuğa çıktı, yürüdü gitti,.. Yolu açık, hesabı kolay, mekânı cennet olsun, haklarımız helâl olsun.


