İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Afyonkarahisar 27 Ağustos 1922

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

26 Ağustos, gece sabaha karşı,
Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.

 

Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar,
Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar.

 

Fırtınadan yeleli, yıldırımdan kanatlı,
Alevlerin içinden geçti binlerce atlı.

 

Çığlıkla, iniltiyle sarsıldı, köşe bucak,
Savruldu gökyüzüne: kafa, kol, gövde, bacak!

 

Rüzgârlarla at başı yarış etti bu akın,
Şimdi yakınlar uzak, şimdi uzaklar yakın!

 

Akdeniz, ayakları altında ordumuzun,
Mavi bir atlas gibi serilmişti upuzun.

 

Çekti Kadife kale al bayrağını yine,
Güzel İzmir büründü yine eski rengine.

 

Süngüler ilk amaca tam on dört günde vardı,
O gururlu alınlar yere düşüp yalvardı.

(Yusuf Ziya Ortaç)

 

***

26 Ağustos 1922 tarihinde yeri göğü inleten, top sesleriyle hücuma kalkan Türk Ordusu, ertesi günü, işgal altındaki Afyonkarahisar’ı kurtarmış, şaşkın tavuklar gibi ne yapacağını bilemez hale düşen Yunan Ordusu kaçmaya başlamıştı…

27 Ağustos sabahı Yunan askerleriyle birlikte Afyonkarahisar’ı terkeden Rum ve Ermeni sivil halkın geride bıraktığı bazı eşyalar, Afyonkarahisarlı gençler tarafından yağmalanmıştı…

1908 doğumlu o tarihte 14 yaşında okumayı, yazmayı çok seven, el yazısı bir hattat yazısı kadar  güzel olan babam da arkadaşlarıyla birlikte, Cumhuriyet İlkokulu karşısındaki evlerden birisine girer; arkadaşları halı vb.gibi kıymetli bir eşya alırken babam, gördüğü bir “mücüre”yi alıp, eve götürür!...

Ben doğduğumda bu mücüre evimizin özel bir yerinde dururdu. Mücürenin üzerinde ve çekmecelerinde kalemler, divit ve mürekkep hokkası dururdu. İlkokula başladığımda, babamın bu mücüresine ben el koymuş ve Afyonkarahisar’dan ayrılıp, Askeri Okula gidinceye kadar da ben kullanmıştım…

O işgal yıllarıyla ilgili olarak babamla ilgili, mücüre olayının dışında bir de, Yunan askerlerin, babamı tutuklama çabaları vardı…

Afyonkarahisar’da konuşlanmış olan Yunan ordusuna ait birliklerden, ikişer kişilik timler halinde, devriyeler çıkar, mahallelerde ve sokaklarda dolaşırlarmış…Bir keresinde iki Yunan askeri Çavuşbaş Mahallesi, Küçük Olucak Sokağındaki evimizin önünden geçerlerken, babam elindeki, içinde taş olan sapanla, askerlerden birisinin kafasını deler!...Tabii askerler, taşın geldiği mekânı görüp, babamın peşine düşerler. Babam  evin damına çıkar, çatıdan, yandeki mahalle fırınının üzerine atlar, oradan damdan dama atlayarak, kaçar. Dolayısıyla yakalanmaz ve kurtulur.

***

Çocukluğum, Afyonkarahisar’ın Yunan askeri kuvvetlerinin işgali, kurtuluş mücadelesi yılları gibi askeri olaylarla ilgili gerçek hikayeleri dinlemekle geçmişti. Ne yazık ki, bugünkü gibi, ses kayıt cihazları, fotoğraf makinaları ve elbette cep telefonları yoktu. Keza şimdiki gibi, önemli gördüğüm olayları hemen kayıt altına alabilecek araç-gereç ve bilinç yoktu. Dolayısiyle ailemin büyüklerinden dinlediğim anıları kaydedemedim.

Belleğimde kaldığına göre, babamın amcazedesi, bizim “Hasan Dede” dediğimiz bir kişi vardı. Nasrattınoğlu Hacı Hafız Mehmet’in torunu olan Hasan Dedem, haftanın en az 3-4 günü, akşam saatlerinde, (eşi) Emine Ninemle birlikte bize gelir ve babamla sohbet ederlerdi. Ben de zaman zaman, ona savaş anılarını anlattırır ve dikkat ve zevkle dinlerdim.  Hasan Dedem, Millî Mücadele yıllarında, Ali İhsan (Sabis) Paşa’nın seyitliğini yapmıştı. Bu Paşa savaştan sonra, Demokrat Parti’de siyasete soyunmuş ve 1950 yılında yapılan Genel Seçimde, Afyonkarahisar Milletvekili olmuştu. 

***

Merhum Muzaffer Görktan’ın da, Milli Mücadele yıllarıyla ilgili pek çok anıları vardı ve bunları zaman zaman yayımlardı. Bu anıların önemli bir kısmı, oğlu Mehmet Behiç Görktan’ın yayımladığı “Kocatepe’den Dumlu’ya Sihirli Testi ve Güllü Çorap” adıl kitapta da yer aldı. İşte bu anılardan birisi…

“…Balmahmut Köyündeki Demiryolu Köprüsünü Uçuran Kayadibi Köyünden Süvari Çavuşu Kara Ahmet.

Balkan Savaşlarından başlayıp, İstiklal Savaşı’mıza iştirak eden muhariplerimiz; Atatürk başta olmak üzere, bambaşka yaradılışta kimseler. Yaptıkları ile övünen değil, sessiz az konuşan, kendilerini küçümseyen garip kişiler. 1931 yılından itibaren köylerden muhariplerin anılarını toplarken, hakiki kahramanlar, konuşmayan, anıları ile başbaşa kalan ağır başlı kişiler olduklarını gördüm.

Yanıma zorla sokulup, duyduğu kahramanlıkları kendilerine mal eden, palavracılar hakkında yaptığım tahkikatta, birçoğu; ya asker kaçağı veya Aznavur ordusuna çalışan, Millî Mücadelecilere  kurşun atan kişiler oldukları neticesine vardım.

1937-1939  ders yılında Tınaztepe eteklerinde bulunan Sinir Köyünde öğretmendim. Konuşmayı çok arzu ettiğim  bir muharip gazimizde Kayadibi Köyü’nden süvari çavuşu Kara Ahmet’ti. O tarihte Kayadibi Köyünde okul yoktu. Kara Ahmet, oğlu Mühfer’i okutmak azminde idi. Zira kendisi cehaletten  çok çekmişti. O şiddetli kışlarda oğlunu okula getirirdi. Bu kahraman bir gün bana Balmahmit Köyündeki köprüyü nasıl uçurduğunu anlattı.

-Hocam: Bölük Komutanım bölgeyi iyi bildiğim için bu köprünün atılması işine beni memur etti. Dört arkadaştık. Maksat düşmanın hattı ricatını kesmekti.

Üç bomba ve birkaç dinamit lokumu hazırladık. Dinamit lokumlarını yanyana getirdim. Hepsini bağladım. Fitilimiz yoktu. Gömleğimden kopardığım biraz çaputla fitil yaptım. Allah yüzümüzü kara çıkartmadı. Köprüyü uçurduk. Daha sonra Afyonkarahisar’dan  İzmir istikametine giden bir yolcu ve yük vagonlarından oluşan tren köprüden geçemeyince Afyon’a geri döndü.

İşin teferruatını bana arkadaşı Sincanlı – Kırka Köyü’nden başka bir muharip anlattı.

-Derede su az denecek kadardı. Kara Ahmet Çavuş bizi derenin karşı tarafına gönderdi. Biz atlarla orada bekliyorduk. Çavuş gömleğinden bir fitil yapmış. Kav ateşi ile fitili birkaç defa tutuşturmuş. Sonuncusunda içeri sirayet ediyor. Çavuş soyunmuştu ve elbiseleri bizde idi. Sadece bir donla duruyordu.

Kendisini derhal kuru çaya atıyor. O çaya düşmeden, bomba demeti de patlamıştı. Çavuş yarı baygındı. Giydirdik.  Ama bindirip yedeğe aldık, diye konuyu detaylı bir şekilde anlattı.

Kara Ahmet Çavuş’a, ismine rastlanmadı kaydıyla İstiklal Madalyası verilmiyor. Sonra da ilgili daireye mektup müracaatlarını yapıverdim. Madalyası gönderildi…” 

                       

Sarışın bir kurda benziyordu

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı

Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi durdu

Bıraksalar

İnce uzun bacakları üstünde yaylanarak

Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovasına atlayacaktı

(Nazım Hikmet Ran)

Yazarın Diğer Yazıları