Brüksel
Brüksel’e döndüğümüzde saat 24.00 olmuştu. Metin Edeer’i de yanımıza alıp, bir kahvehanede, kahve içtikten sonra, Gent’li hemşehrilerimi uğurlamış; Metin’le bir süre sohbet ettikten sonra istirahate çekilmiştim.
Ertesi sabah yine Metin’e uğramıştım. Zira Metin Edeer, son derece zeki, çalışkan, seviyeli, kültürlü bir insandı. Onca işi arasında kültür, sanat ve sosyal yaşam ile ilgili sohbet etmekten zevk duyuyordu.
Emirdağlı hemşehrimin kahvehanesinde, Türkçe gazetelere göz atmış; o arada turizm bürosu işleten Emirdağlı Salih ve Yüksel kardeşlerle sohbet etmiş ve Brüksel hakkında bilgiler almıştım. Yüksel 7 yaşında Emirdağ’dan kopup buralara gelip yerleşmişti.
Sonra yürüyerek başkentin merkezine doğru yürümüş; âdeta sokak sokak gezmiştim. Hector adlı bir tavuk lokantasında; kızarmış yarım tavukla patates kızartması yiyerek karnımı doyurmuştum. Burada hiç kimsenin, yemeğin yanında ekmek yemediğini hayretle görmüştüm. Oysa biz Türklerin karnı ekmeksiz doymazdı!...
Merkez tren istasyonuna giderek, seferler hakkında bilgi almış; sonra turistik turlar yapan iki katlı bir otobüsle, 1,5 saat süreyle şehrin içerisinde dolaşmıştım. Kimi zaman yürüyerek de gezip gördüğüm yerler arasında belleğimde kalanların başında “Grand Palace” yani “Büyük Meydan” gelmektedir. Belçika’nın merkezi kabul edilen meydanda Belediye Binası, Bira Müzesi, Belçika Şehir Müzesi gibi görkemli yapılar bulunmaktadır. Dört köşe olan bu meydanda, sık sık konserler verilmekte ve sanatsal gösteriler yapılmaktadır. Tabii her zaman da kalabalık topluluklar görülmektedir. Zira buradaki cafeler, restoranlar aynı zamanda buluşma yeridir.
Belçika’nın simge anıtlarından birisi de “Manneken Pis” yani “İşeyen Çocuk” heykelidir. 1619 yılında yapılan bu heykelin fotoğrafını çekmeyen turist yok gibidir.
Brüksel’i otobüsle gezerken gördüğüm önemli bir yapı da “Atomium” denilen anıttır. Bu, bir atom çekirdeğinin mikroskobik görüntüsünün 102 metre yüksekliğinde olan boyutudur. Atomıum'un yemyeşil bir parkta olması da bu yapıyı görmek için ayrı bir neden oluşturmaktadır. Anıtın ilginç tarafı ise, atom çekirdeğinin topaklarına çıkılabiliyor olunmasıdır. Brüksel'i bir atom çekirdeğinin topaklarından izleyebiliyor olmak, gerçekten hoş bir zevk vermektedir.
Brüksel’de dikkati çeken bir başka şey ise, karşılıklı bulunan Çin ve Japon mimarisinin iki eseri olan evlerdir.
Brüksel genel anlamda yeşil bir şehirdir. Özellikle Cinquantenaıre Parkı’nı gezip görmek gerekir. İçerisinde bulunan Sanat ve Tarih Müzesi, Askeri Müze, Cami, Otomobil Dünyası görülesi yerlerdir. Bunların hepsinden önemlisi ise, yeşil bir doğa içinde derin derin nefes alma olanağının bulunuşudur.
Belçika başkentindeki ilginç bir yer de Mini Europe’dır. Buranın özelliği ise; değişik ülkelere ait olan mini kopyalarının, yan tarafında bulunan butonlara basıp o ülkenin marşını dinleyebiliyor olmanızdır.
LÜKSEMBURG
30 Ağustos 2011 sabahı Gent’ten Brüksel’e gelen Ozan Mustafa Avşar’ın otomobili ile, Lüksemburg’a müteveccihen yola çıkmıştık. Mükemmel otobanda yol alırken, sağda ve soldaki irili ufaklı yerleşim birimlerini seyretmiştim. Bir ülkeden başka bir ülkeye, yani Belçika’dan Lüksemburg’a girerken de “Nereye gidiyorsun?” diyen olmamıştı. Yani, artık Avrupa’da sınırlar kaldırılmıştı…
Lüksemburg’a yaklaşırken, bir benzin istasyonunda konaklayıp, yemek yemiştik. Lüksemburg’a girişte de ilk olarak, bizim takımların ve milli takımımızın da maç yaptıkları stadyumu görmüştük. Burası minik bir ülkeydi ve yarım milyon dolayında nüfusu vardı. Nüfusun 80 bin kadarı İspanyol, 30 bini de İtalyandı. Bu ülkeyi yönetenlerin zaman zaman Türkiye’nin iç işlerine karışmaları ve hatta olumsuz sözler söylemeleri hep kanıma dokunmuştu.
Tarihi köprüler, şatolar, saraylar ve Kale, Lüksemburg’un simgeleriydi. Örneğin kale ve surlar, UNESCO’nun dünya mirası listesine alınmıştı. Kentin içinde minik bir oto-tren ile turistik geziler yapılıyordu ve tabii biz de bu gezintilerden birine katılmıştık. Ayrıca Mustafa ile birlikte yürüyerek, şehrin altını üstüne getirmiştik! Hatta sokak ressamlarından birinin karşısına oturan Mustafa, bir de portresini çizdirmişti.
Avrupa Birliği para birimi Euro burada da geçerliydi. Fakat komşu ülkelerde geçerli olan paralar ile de alış veriş yapabilmek mümkündü ve esnaf, hangi para verilirse alıyor ve paranın üstünü verirken de aynı birime uyuyordu. Bilindiği gibi, Avrupa Birliği oluşturulmadan önce, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, Benelüks adıyla bir birlik kurmuşlar ve özellikle ekonomik konularda birlikte hareket etmişlerdi. Lüksemburg bugün de Avrupa finans merkeziydi ve bankacılık hayli gelişmişti. Ülke AB’nin kurucuları arasında yer alıyordu. Esasen Avrupa Parlamentosu da buradaydı. Türkiye 03 Ekim 2005 tarihinde, AB katılım müzakerelerine burada başlamıştı.
M.Avşar’la Lüksemburg’da
Kent merkezi motorlu vasıtalara kapatılmıştı. Burada cafeler, restoranlar, yolun ortasında çeşitli hareketlerle para toplamaya çalışan züğürt turistler vardı.
Yeşil ve doğa, bölge insanının olmazsa olmazı idi. Herkes ağaçları, çiçekleri, çimleri korumakla görevli gibiydi. Anıtlar da korunması zorunlu eserler olarak kabul ediliyordu. Tüm tarihi kişiler ve olaylar anıtlaştırılmıştı. Son yıllarda klasik anıtların yerini soyut, çağdaş anıtlar alıyordu.
Fiyatlar, Avrupa Birliği standartlarının altındaydı. Gerçi bana yine pahalı geliyordu ama; Mustafa, Lüksemburg’un, Belçika’ya oranla daha ucuz olduğunu, çünkü burada vergi alınmadığını söylemişti. Mustafa şu açıklamayı da yapmıştı: “Belçika daha pahalıdır ama; devlet aldığı vergiyi hizmet olarak halka çevirmektedir. Örneğin işsizlere maaş bağlanmakta ve sosyal hizmetler verilmektedir…Ayrıca Belçika bir hukuk devletidir.”
Lüksemburg, hem ülkenin hem de başkentin adıydı. İdari yapılanmada ülke, 3 ile bölünmüştü. Bu üç il kendi içinde toplam 12 kantona ve bu kantonlar da 16 komüne ayrılmıştı. Ülkedeki komünlerden 12'si şehir statüsüne sahipti ve bunlar içinde en büyüğü başkent Lüksemburg'du.Ülkede demokratik parlamenter bir sistem vardı ama anayasal krallık sistemi yürürlükte idi. Krala “Dük” deniliyordu. Bu nedenle Lüksemburg’a “Dükalık” da denilmekteydi…
Lüksemburg gezimizi tamamladıktan sonra, gece Belçika’ya, Brüksel’e dönmüştük.
***
Ertesi sabah kalkıp duşumu almış, traş olup dışarı çıkmıştım. Samsunlu fırıncıdan peynirli ekmeğimi alıp, Emirdağlı hemşehrimin kahvehanesinde çayımı içerken, Türkçe gazeteleri gözden geçirmiştim. O arada Metin Edeer gelmiş ve Mustafa’nın gelmekte olduğunu söylemişti. Nitekim öğle saatlerinde gelmiş ve bir süre onun yaşamı, şiir ve müzik çalışmaları hakkında bilgiler almıştım. O arada yanımıza gelen Fatih Camii imamı Emirdağlı Mevlüt Hoca; gelmişken Waterloo’ya gitmemi önermişti. Mustafa’nın da o güne kadar, o tarihi bölgeye hiç gitmemiş olması, hemen karar vermemize neden olmuştu.
Waterloo
Brüksel-Waterloo arası 30 km. idi. Mükemmel asfalt yolu çabucak katederek, Waterloo kasabasına ulaşmıştık. Burası şirin mi şirin bir yerleşim birimiydi. Ancak biz kent içinde fazla kalmadan, 2 km. ötedeki savaşın cereyan ettiği mekâna gitmiştik.
Bilindiği üzere Waterloo, Fransa’nın ünlü imparatoru Napolyon’un son savaşını yaptığı yerdir. Bu savaş 1815 yılında İngiltere ve Almanya ittifak orduları ile, Fransa ordusu arasında yapılmıştır. Müttefikler, Fransa'nın kuzeydoğusuna doğru saldırmayı düşünürken Napolyon onlara Belçika'da bir engelleyici saldırıda bulunmuş, sonrasında bu Waterloo Savaşı'na dönüşmüştür. Öncelikle İngiliz ordusuyla karşılaşan Napolyon, üstün görünürken süvari birliklerinin yanlış bir manevrasıyla savaşı İngilizlerin lehine çevirmiş, en sonra Prusyalıların yetişmesi Fransızların yenilgisini bozguna dönüştürmüş ve savaş hemen hemen tüm Fransız ordusunun imhası ya da esaretiyle sonuçlanmıştır.
İşte burada bugün, muhteşem bir abide bulunuyordu. Abidenin tepesine de heybetli bir arslan heykeli oturtulmuştu. Bu tepeye çıkabilmek için merdiven yapılmıştı ve elbette biz de doruğa kadar çıkarak; savaşın yapıldığı geniş araziyi temaşa eylemiştik. Bunun için buraya bir de büyük dürbün koymuşlardı.
Daha sonra aşağıya inerek, panoramada, savaşın seyrini, resimlerden seyredip; sesli olarak da yaşadık. Burada gördüğüm panorama, SSCB’de ve Bulgaristan’da gördüğüm panoramalara nazaran daha zayıftı.
Buradaki gezimizi tamamladıktan sonra Ozan Avşar beni Brüksel’e bırakıp, sürekli yaşadığı Gent’e dönmüştü. Misafirhaneye geldiğimde odamın değiştirildiğini ve daha geniş bir odaya nakledilmiş olduğumu öğrenmiştim.
Ozan Avşar
Mustafa, 10 Ekim 1968 tarihinde Afyonkarahisar’ın Bolvadin ilçesinin Özburun kasabasında doğdu. İnşaat ustası olan babası Ali Avşar, maişetini temin etmek üzere 1970 yılında çalışmaya gittiği Belçika’ya, 1973’de eşini ve çocuklarını da götürdü. 5 yaşında Gent’e yerleşen Mustafa Avşar, okuma yazmayı öğrendikten sonra, babasının Türkiye’den getirdiği dinî ve millî kitaplarla kişiliğini oluşturdu. İlk ve orta öğrenimini Gent’te tamamladı; sonra çeşitli işlerde çalıştı. 1988’de Emirdağlı Selma hanımla evlendi ve üç kız babası oldu.
Gent’teki sivil toplum kuruluşlarının içinde yer aldı; Özburun Derneği’ni kurdu. Âşık tarzı şiirler yazdı; musikiye yöneldi; konserler verdi. Şiirlerini Ozan Avşar imzasıyla yayımladı.
Brüksel
Ali odamı kimseye vermemişti ve valizim de odamda duruyordu. Tren istasyonundan doğruca Diyanet misafirhanesine gelmiştim.
Ertesi sabah ilk iş olarak Metin Edeer’in restore edilen restoranına uğramıştım. Birlikte Fakı’yı aramış, hatırını sormuştuk ki, Brüksel’e geleceğini söyleyince sevinmiştim. O gelinceye kadar bir yerleri görebilme heyecanı ile, 65 No.lu otobüse atlayıp, NATO Durağında inmiştim. Burada NATO karargâhı vardı ve benim ay-yıldızlı güzel ve de şanlı bayrağım, öteki bayraklar arasında hemen seçiliyordu. NATO Karargâhı gibi, Avrupa Parlamentosu da Brüksel’de idi. Bilindiği gibi Uluslar arası Adalet Divanı da Hollanda’da idi. Mini mini devletler, Avrupa’yı, hatta dünyayı idare ediyorlardı!...
Gent’ten kalkıp, benim için gelen Fakı ile, öğleden sonra kucaklaşmıştık. Yanında bacanağı da vardı. Birlikte yemek yedikten sonra yanlarından ayrılmış; otobüse atlayıp, şehir turuna devam etmiştim. Sonra tramvayla, görmediğim istikamete bir yolculuk yapmıştım. Metro ile kent merkezine oradan da 66 No.lu otobüsle Skarbek’e gelmiştim. Skarbek, bizim Emirdağlı’ların yoğunlukta oldukları semtin adıydı.
O arada, can dostum Abdil Göktepe’nin akrabası Yusuf Altıntaş’a telefon ederek, Abdil’in selamını söylemiştim. Abdil gibi cana yakın bir insan olan Yusuf, çok geçmeden gelmiş ve beni zorla bir restorana götürüp, yemek ısmarlamıştı.
Öğrendiğime göre Türkler, kitleler halinde Belçika vatandaşı oluyorlardı. Bu çok isabetli bir karardı; çünkü madem ki bu ülkede kalmaya niyetli idiler; öyleyse vatandaş olmak, son derece yararlı olacaktı. Bir de irili ufaklı işyeri açan vatandaşlarımız vardı ve bunların bazıları, giderek işlerini holding seviyesine çıkarıyorlardı.
Metin Edeer
Brüksel’de özellikle ziyaret ettiğim bir kişi de Emirdağlı hemşehrim Metin Edeer’di. Metin’i, ağabeyi Ozan Fakı Eder vasıtasıyla 2000 Yılındaki ilk Belçika seyahatimde tanımış ve sevmiştim. Zira bir yandan ticaret ile geçimini sağlarken, öte yandan Emirdağlı hemşehrilerine, dolayısıyla ülkemize ve milletimize hizmeti şiar edinen bir kişiydi. Metin, Türk kültür ve sanatı da dahil, Türkiye’deki tüm konularla yakından ilgileniyordu.
Uzun süre Belçika’daki Emirdağlılar Vakfının Başkanlığı yapan Metin Edeer, geçen dönemde, Emirdağ Belediye Meclisi Üyesi olarak da doğduğu topraklara hizmet etmişti. Benim etkinliklerle ilgili seyahatlerimin ikincisinde de, hava alanına kadar gelerek beni karşılamış, otele yerleştirmişti. Keza, sempozyumu gerçekleştirdiğimiz üçüncü seyahatte de yakın ve içten ilgisini esirgememişti.