Cezayir Millet Meclisi’nin 24 Aralık 2025 tarihinde oybirliğiyle kabul ettiği, Fransa’nın 1830-1962 yılları arasındaki sömürge yönetimini bir “devlet suçu” olarak tanımlayan yasa, sadece ikili ilişkilerde değil, uluslararası sistemdeki “onarıcı adalet” arayışlarında da bir dönüm noktasıdır. Bu yasa, Fransa’nın Cezayir topraklarındaki 132 yıllık varlığını hukuki bir suç zeminine oturtarak; resmi özür, tam tazminat, arşivlerin iadesi ve nükleer test haritalarının teslimi gibi somut talepleri içermektedir. Bu gelişmenin, Türkiye’nin bölgeye yönelik tarihsel sorumlulukları ve diplomatik evrimi çerçevesinde incelenmesi gerekir.
Türkiye ve Cezayir arasındaki bağlar, 1516 yılında Barbaros Hayrettin Paşa ile başlayan ve 1830 Fransız işgaline kadar süren ortak bir Osmanlı mirasına dayanmaktadır. Ancak, Cezayir’in 1954-1962 yılları arasındaki bağımsızlık mücadelesi döneminde Ankara’nın izlediği politika, ilişkilerde bir yara açmıştır. O dönemde Türkiye, yeni bir NATO üyesi olarak Batı ittifakı içindeki konumunu öncelikli görmüş ve Cezayir meselesini Fransa’nın bir “iç sorunu” olarak nitelendirmiştir.
Bu diplomatik tutum, Birleşmiş Milletler (BM) oylamalarında Türkiye’nin Fransa lehine oy kullanmasına veya çekimser kalmasına neden olmuş, bu da bağımsızlık lideri Ahmet Bin Bella başta olmak üzere tüm Cezayir halkında “çok büyük bir hayal kırıklığı” yaratmıştır. Oysa ki Cezayir direnişi, kendisine örnek olarak Atatürk Türkiye’sini ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı seçtiğini vurgulamıştır. Dönemin Türk hükümetlerinin, müttefiklik ilişkileri uğruna sömürgeciliğe karşı sessiz kalması, diplomatik bir “hata” olarak tarihe geçmiştir. 1985 yılında Turgut Özal’ın dilediği resmi özür bile Ceziyar halkının Türkiye’ye olan kırgınlığını giderememiştir…
Türkiye, son yıllarda sömürgecilik mağduru Afrika ülkeleriyle kurduğu stratejik ortaklıklar ve “kazan-kazan” politikasıyla kıtada önemli bir aktör haline gelmiştir. Bu bağlamda, Cezayir’in kendi onurunu ve tarihini koruma yönündeki bu hukuki hamlesini desteklemek, Türkiye’nin anti-emperyalist dış politika mirasıyla da tam uyumludur. Cezayir Devlet Başkanı Tebboune’un belirttiği gibi, asıl mesele maddi tazminat değil, işlenen suçların tanınmasıdır.
Türkiye’nin son politik girişimleri, Afrika kıtasındaki “adalet savunucusu” rolünü pekiştirmektedir. Cezayir Devlet Başkanı Tebboune’un “maddi tazminat değil, suçların tanınması” vurgusu, Türkiye’nin sunabileceği diplomatik desteğin değerini artırmaktadır. Bu çerçevede, “Türkiye de Cezayir Parlamentosu’nun kabul ettiği kanunu tanır” şeklinde bir söylemin telkin edilmesi, Türkiye’nin 1985 yılında Turgut Özal ile başlattığı “özür ve normalleşme” sürecini üst seviyeye taşıyabilecektir. Böyle bir tanıma, Türkiye’nin geçmişteki sessizliğini bozarak Cezayir’in onur mücadelesinde kayıtsız şartsız yanında durduğunu kanıtlayan güçlü bir diplomatik araç olacaktır.
***
Cezayir, Batı Sahra, Fas ve Libya ile birlikte, tarihi bağlarımızın güçlü olduğu bir Ülkedir. Başkentinin adı da Cezayir olan bu kardeş ülke ile ilişkilerimizin boyutları maelesef düşüktür. Temennim odur ki, tez zamanda bu Ülke ile ilişkilerimiz, en azından Libya düzeyine çıkarılabilir…
Tarih öncesi dönemden beri yerleşim yeri olan Cezayir, binlerce yıldır Fenikeliler, Numidyalılar, Romalılar, Vandallar ve Bizans Rumları dâhil olmak üzere birçok kültür ve medeniyetin kesişme noktasında yer aldı. 8-15. Yüzyılar arasında bölgede çeşitli Arap ve Berberi hanedanları hüküm sürdü. 1516'da ise Cezayir Beylerbeyliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük ölçüde özerk bir vasal devleti olarak kuruldu. Osmanlı egemenliği altında yaklaşık üç yüzyıl boyunca Akdeniz'de önemli bir güç olarak varlığını sürdüren ülke, 1830'da Fransa tarafından işgal edildi, 1848'de resmen ilhak edildi ve 1903'e kadar tamamen fethedildi. 1962'de bağımsızlığını kazandı. 1992 ile 2002 yılları arasında kanlı bir iç savaşa sürüklenen Cezayir, Arap Baharı sırasında gerçekleşen 2010-2012 protestolarına kadar resmî olarak olağanüstü hâl rejimi altında kaldı.
2.381.741 kilometrekare yüzölçümüyle Cezayir, dünyanın en büyük onuncu, Afrika'nın ise en büyük ülkesidir. Yaklaşık 44 milyonluk nüfusuyla Cezayir, Afrika'nın en kalabalık onuncu, dünyanın ise en kalabalık 33. ülkesidir. Resmî dilleri Arapça ve Berberice olan ülkede, halkın büyük bölümü Arapçanın Cezayir lehçesini konuşmaktadır. Fransızca, resmî statüye sahip olmamakla birlikte medya, eğitim ve bazı idari alanlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır. Cezayir, yarı başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir. Kuzey Afrika'da bölgesel bir güç olarak kabul edilmektedir. 2025 itibarıyla Afrika kıtasında en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne sahip olan ülke, aynı zamanda kıtanın üçüncü büyük ekonomisine sahiptir. Bu konum, büyük ölçüde dünyada sırasıyla 16. ve 9. sırada yer alan petrol ve doğal gaz rezervlerinden kaynaklanmaktadır. Ulusal petrol şirketi Sonatrach, Afrika'nın en büyük şirketi olmasının yanı sıra Avrupa için başlıca doğal gaz tedarikçilerinden biridir. Cezayir ordusu, kıtanın en büyük ordularından biri olup Afrika'daki en yüksek, dünyada ise 22. sıradaki savunma bütçesine sahiptir. Ülke; Afrika Birliği, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, OPEC, Birleşmiş Milletler ve kurucu üyelerinden olduğu Arap Mağrip Birliği'ne üyedir.
Oruç Reis ve kardeşi Hızır Reis Cezayir'de İspanyollarla mücadele etmişlerdir. Cerbe adasına yerleşen ve Yavuz Sultan Selim'in himayesi altına giren kardeşler, ilk etapta Cezayir ve Şerşel'i ele geçirdiler. Şerşel ve Cezayir sultanı ilan edilen Oruç Reis, Ténès ve Tlemsen'i ele geçirmiş ancak 1518'de Tlemsen'i geri almak isteyen İspanyollarla yaptığı savaşta hayatını kaybetti. Onun yerine geçen Hızır Reis Osmanlıların desteğini sağlamaya çalıştı ve 1519'da Yavuz Sultan Selim'den yardım istedi. Yavuz Sultan Selim “Hayreddin” lakabıyla andığı Hızır'ı Cezayir hakimi olarak tanıyarak ona askeri destek yolladı. Bu şekilde hutbenin padişah adına okunmaya başlandığı Cezayir, Osmanlı nüfuzu altına girdi.
1534 yılında Kanini’nin Barbaros Hayreddin'i İstanbul'a davet edip Cezayir beylerbeyi sıfatı ile onu Osmanlı donanmasının başına getirmesiyle Cezayir doğrudan doğruya bir Osmanlı beylerbeyliği haline geldi. Osmanlı egemenliği 1830 yılına kadar devam etti. Bu dönemde Cezayir, Tunus ve Trablusgarp'la birlikte "Garp Ocakları" şeklinde adlandırıldı ve ayrı bir statü ile idare edildi. Bu özel statü kapsamında Osmanlı hakimiyetinde olan Cezayir, idari bakımdan Beylerbeyler Devri (1518-1587), Paşalar Devri (1587-1659), Ağalar Devri (1659-1671) ve Dayılar Devri (1671-1830) olmak üzere dört farklı dönem yaşandı.
5 Temmuz 1830'da Cezayir şehrinin ele geçirilmesiyle Fransızların Cezayir'deki sömürge dönemi başladı. Emir Abdülkadir idaresindeki isyan hareketi sonucunda Fransızlar Cezayir'in bütününü 1847'de ele geçirdiler. 1870'te Cezayir Fransa İçişleri Bakanlığı'na bağlandı. Askerî idarenin kalkmasının ardından 1871 yılında Muhammed el-Mukrani'nin liderliğinde toplanan kabileler, ülkenin tamamına yakınında ayaklanma başlattı. 1881'de de Sîdî Şeyh liderliğindeki kabilelerin de katıldığı ayaklanmayı Fransız sömürge yönetimi kanlı şekilde bastırdı!...
II. Dünya Savaşı'ndan sonrasında Cezayirliler durumlarında ciddi iyileştirmelerin yapılmaması, ekonominin kötüleşmesi gibi sebeplerle 5 Mayıs 1945'te gerçekleştirilen ayaklanmada, Fransızların silahlı müdahalede bulunmasıyla binlerce Cezayirli öldürülmüş ve çok sayıda gösterici tutuklanmıştır. Cezayir'de 1 Kasım 1954 tarihinde silahlı mücadele başlatıldı. Ülkeyi bağımsızlığa götürmesi amacıyla başlatılan silahlı mücadele kısa zamanda Cezayir geneline yayılması üzerine, Sömürge yönetimi 28 Ağustos 1955'te olağanüstü hal ilan etti. 19 Eylül 1958'de Kahire'de toplanan Cezayirlilerin ileri gelenleri bağımsız Cezayir Cumhuriyetini ilan ederek Ferhad Abbas'ın başkanlığında bir geçici hükûmet kurdular. 18 Mart 1962'de Evian Antlaşması ile savaşın sona ermesiyle ateşkes ilan edildi. Antlaşma şartlarına göre 1 Temmuz 1962 tarihinde yapılan referandumda Cezayirlilerin %91'i bağımsızlık lehinde oy kullanmasıyla Cezayir bağımsız bir devlet oldu.
Cezayir'in bağımsızlık ilanından sonra 20 Eylül'de toplanan kurucu meclis ilk Cezayir hükûmetinin başkanlığına Ahmed bin Bella'yı getirdi. 19 Haziran 1965’de Savunla Bakanı Huani Bumedyen bir darbe ile, Ülke yönetimini ele geçirdi. Ancak, Ülkede bir türlü huzur sağlanamadı ve sık sık çeşitli yerlerde kanlı çatışmalar meydana geldi. Örneğin Mart 1992'de kapattı. Budiaf'ın 29 Haziran 1992 tarihinde koruma subaylarından biri tarafından öldürülmesiyle ülkede siyasi istikrarsızlık baş göstermeye başladı. Budiaf'ın yerine, yüksek devlet komitesi üyesi Ali Kafi başkanlığa getirildi…1999'dan 2019'a kadar cumhurbaşkanlığı görevini Abdülaziz Buteflika yürüttü.
Cezayir Millet Meclisi’nin 24 Aralık 2025 tarihinde oybirliğiyle kabul ettiği, Fransa’nın 1830-1962 yılları arasındaki sömürge yönetimini bir “devlet suçu” olarak tanımlayan yasa, sadece ikili ilişkilerde değil, uluslararası sistemdeki “onarıcı adalet” arayışlarında da bir dönüm noktasıdır. Bu yasa, Fransa’nın Cezayir topraklarındaki 132 yıllık varlığını hukuki bir suç zeminine oturtarak; resmi özür, tam tazminat, arşivlerin iadesi ve nükleer test haritalarının teslimi gibi somut talepleri içermektedir. Bu gelişmenin, Türkiye’nin bölgeye yönelik tarihsel sorumlulukları ve diplomatik evrimi çerçevesinde incelenmesi büyük önem taşımaktadır.
Türkiye, son yıllarda sömürgecilik mağduru Afrika ülkeleriyle kurduğu stratejik ortaklıklar ve “kazan-kazan” politikasıyla kıtada önemli bir aktör haline gelmiştir. Bu bağlamda, Cezayir’in kendi onurunu ve tarihini koruma yönündeki bu hukuki hamlesini desteklemek, Türkiye’nin anti-emperyalist dış politika mirasıyla da tam uyumludur. Cezayir Devlet Başkanının bir konuşmasında vurguladığı gibi, asıl mesele maddi tazminat değil, işlenen suçların tanınmasıdır.
Cezayir’in bu hamlesi, sadece Fransa’ya karşı bir misilleme değil, aynı zamanda Afrika genelinde yükselen “onarıcı adalet” taleplerinin bir parçasıdır. Fransa’nın söz konusu yasayı “düşmanca bir girişim” olarak nitelendirmesine rağmen, uluslararası hukukçular yasanın hukuki bağlayıcılığından ziyade siyasi ve sembolik gücünün yüksek olduğuna dikkat çekmektedir.
Türkiye’nin bu noktadaki duruşu, Afrika kıtasındaki “adalet savunucusu” rolünü pekiştirebilecektir. Cezayir Devlet Başkanı Tebboune’un “maddi tazminat değil, suçların tanınması” vurgusu, Türkiye’nin sunabileceği diplomatik desteğin değerini artırmaktadır. Bu çerçevede, “Türkiye de Cezayir Parlamentosu’nun kabul ettiği kanunu tanır” şeklinde bir söylemin telkin edilmesi, Türkiye’nin 1985 yılında Turgut Özal ile başlattığı “özür ve normalleşme” sürecini üst seviyeye taşıyabilecektir. Böyle bir tanıma, Türkiye’nin geçmişteki sessizliğini bozarak Cezayir’in onur mücadelesinde kayıtsız şartsız yanında olduğumuzu kanıtlayan güçlü bir diplomatik duruş olacaktır.