İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Kıbrıs'ta Rum'a Taviz Verilmemelidir

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin azami hoşgörüsü ve uluslararası baskının da tesiriyle Kıbrıs’ta bir cumhuriyet ilan edildi. Makarios adındaki, dinle imanla alâkası olmayan bir papaz Cumhurbaşkanı oldu..Sözde Adadaki cumhuriyet, Türk-Rum ortaklığı ile eşit bir şekilde yönetilecek idi. Ama batılı kimi ülkelerinde desteğiyle Yunanistan, sessiz ve gizlice, kafasındaki düşünceleri eyleme dönüştürmek istiyordu. Nitekim Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios, 1962’de kendi köyü olan Ano Panayia’da yaptığı bir konuşmada “Elenizmin korkunç düşmanı Türk ırkının bir parçası olan bu küçük Türk toplumu adadan atılana dek EOKA’nın görevi bitmiş sayılmaz…” sözleriyle gerçek niyetini açıklamıştır.

           Yine 1963 yılında Papaz Makarios, hiç çekinmeden “Türkiye adaya müdahale ettiğinde kurtaracak tek bir Türk bulamayacaktır” diyerek amacının soykırımdan başka bir şey olmadığını açıkça itiraf etmiştir.   Daha sonra Makarios’un, 26 Mayıs 1965’te, Karpaz’da, “Ya Kıbrıs’ın bütünü Yunanistan’la birleşir, ya da soykırım gerçekleşir.

Ulusal özlemlerin doyurulmasına, ENOSİS’e giden yol, zorluklarla dolu olabilir, Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı’na başladığı 20 Temmuz 1974 günü; Nikosya’da bulunan 183 Türk ve 350 Rum’un yaşadığı Karma Alaminyo (Alaminos) köyüne baskın yapan Rumlar, Türk bölgesini basarak buldukları kadın, erkek, yaşlı ve çocukları esir alıp köydeki Rum okuluna hapsettiler. Köyün Türk gençlerinin hemen hemen hepsini toplayıp kurşuna dizdiler. Buldozerlerle çukur açıp cesetleri çukura atarak üstünü örttüler.

Yaşları 6 ile 80 arasında değişen 20 Türk o gün öldürülmüştür. Harekâtın ertesi günü; 21 Temmuz 1974’de Nikosya’da Gaziveren köyünü basan EOKA’cılar önlerine çıkan Türklere ayırım yapmadan ateş ettiler. Bu saldırıda 4’ü kadın 6 kişi öldürdüler, 22 kişiyi de yaraladılar. Aynı tarihte, Limasol’da yaşayan Türklerden silahsız 26 kişi öldürüldü. 1800 kişi de rehin olarak esir alındı.

23 Temmuz 1974’de, Rumlar, Nikosya’nın Angolemi köyünde yaşayan kadın, yaşlı ve çocuklardan seçtikleri 8 Türk’e önce işkence ettiler ve sonra da başlarına kurşun sıkarak öldürdüler. 13 Ağustos 1974’de Baf’in Kithasi köyünde yaşayan yaşlı bir karı-kocanın başlarını balta ile keserek öldürüldüler. Ertesi gün’de Yunanlılar ve Rumlar Larnaka’da Tokhni köyünde yaşayan 50 ve yine Larnaka’da Mari köyünde yaşayan 40 Türk’ü öldürerek toplu halde bir çukura gömdüler.

15 Ağustos 1974’de Baf’da 5 ile 3 yaşında iki çocuk, EOKA’cılar tarafından atış hedefi olarak yüzlerce kurşunla vurularak öldürüldüler. Bu olay tanık olanları çıldırtan korkunç bir sahneydi. 16 Ağustos 1974’de Baf’da Ayios Yoannis köyünde yaşayan biri kadın 7 Türk işkence edildikten sonra öldürüldüler. 15 Ağustos 1975’te Taşkent Köyü’ndeki tüm erkekleri toplayan EOKA militanları, iki otobüse doldurdukları Türkleri kurşuna dizerek öldürdü ve cesetlerini farklı yerlere gömdüler. Limasol kenti yakınlarındaki taş ocağı da Taşkent kayıplarının gömüldüğü yerlerden biridir.

Eski bir EOKA’cı olan Andreas Dimitriu isimli bir Rum, Güney Kıbrıs’ta yayınlanan ALITHIA gazetesine itirafta bulunarak Taşkent’te Türklere yaptıkları katliamı ve tecavüzleri şu şekilde anlatmıştır:    

“...Ne yaptıysak devletin (Güney Kıbrıs Rum Devleti) yasal güçleriyle beraber yaptık. Köydeki 89 Türk erkeğini topladık. Onlar öldürüleceklerini bilmiyorlardı. Toplananlar Hirokitia’dan gelen askerler tarafından götürüldü. Bu arada gelen askerler intikam için bazı genç kadınlara da tecavüz ettiler. Toplanan Türk erkekleri daha sonra topluca öldürüldü, dozerlerle açılan çukurlara gömüldü... O zamanlar böyle şeyler oluyordu...”

***

           Bir çözüm olsun da nasıl olursa olsun’ görüşünde olan bazı kişiler, sırf Rum’un birleşmeye razı edilmesi için, tüm taleplerinin karşılanmasını savunmaktadır. Haklarımızın savunulmasını isteyenleri de retçi, barış ve çözüm karşıtlığı ile suçlayarak sindirmeye çalışıyorlar. Şimdiye kadar dünyada saldırgan ve savaşı başlatan tarafın mağlup olmasına rağmen, mağdur olan taraftan kayıplarının tazmin edilmesini talep ettiği ilk defa Kıbrıs’ta görülüyor. Rumlar 1955-59’da Türklere saldırmasaydı, 1963’te Türkleri ortak yönetimden silah zoru ile kovmasaydı ve 1963-74 döneminde Türklere saldırmasaydı, iki tarafın da hiçbir kaybı olmayacaktı. Buna rağmen sırf bir anlaşma yapılmasını kolaylaştırmak amacı ile Türk tarafı Rumların kuzeyde kalan eski malları için global takas ve tazminat yöntemi ile tazminini kabul etmektedir. Türk tarafının bu yapıcı tutumuna karşılık, Rum tarafının da EOKA döneminde ve 1963-74 döneminde sebep oldukları kayıplar için tazminat ödemeyi anlayışla karşılaması gerekir. Bu çerçevede 1963 Rum saldırıları sonucu zarara uğratılan ve mağdur edilen Türklerin kayıpları da alacak verecek hesaplamasında kesinlikle dikkate alınmalıdır. Örneğin:

1. 1963-74 döneminde Rum Yönetiminin asker ve polisleri, Türkleri dar alanlarda abluka altında zor koşullarda yaşamak zorunda bırakmıştır. Rum silahlı saldırı, abluka ve ambargoları nedeniyle Türklerin ekonomik faaliyetleri sekteye uğratılmış ve büyük maddi kayıplara uğratılmıştır. Birçok Türk genci geçim kaynağına sahip olamamıştır.

2. Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nde görev yapan memur, polis ve öğretmen 1963’te Rum silahlı saldırıları sonucu işlerini ve gelir kaynaklarını kaybetmiştir.  

3. 1963 Rum silahlı saldırıları sonucu, 103 köyden Türkler göç etmek zorunda kaldı. Sırf canını kurtarmak amacı ile köylerinden ayrılmak zorunda kalan Türkler, geçim kaynaklarını kaybetti. Yıllarca zor koşullar altında göçmen olarak yaşadı. 11 yıl geride bıraktıkları arazilerinden gelir elde edemedi. Ayrıca güneyde bıraktıkları taşınmaz mallar yakılıp yıkıldı ve yok edildi.

4. 1963-74 döneminde Kıbrıs Cumhuriyeti adına alınan dış yardımların tümü, sadece Rum halkı için harcandı. Türklerin anayasal hakkı olan %30 payı da, Rumlar için kullanıldı.

5. Güneydeki yönetimin polisleri ve askerleri tarafından birçok sivil Türk kaçırılarak katledildi; ailelerinin acı çekmesine ve maddi sıkıntı içinde yaşamasına sebep olundu.

6. Rum silahlı saldırıları nedeniyle, geçim kaynağını kaybeden Türkler Kıbrıs’tan  ayrılmak ve başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı.

7. 1974’te Rumlar Kıbrıs Elen Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiği ve Türklere karşı soykırım uyguladığı için Türkiye garantör olarak, yükümlülüğünü yerine getirerek adaya müdahale etmek ve barışı tesis etmek zorunda bırakılmıştır.

İşte tüm bu bu nedenlerden dolayı Rum –Yunanistan ikilisi, Türkiye’ye harp tazminatı ödemeli. Türkiye müdahale etmek fedakârlığında bulunmasaydı, Rumlar Türklerin büyük bir kısmını katledecek, taşınmaz mallarına el koyacaktı. Sağ kalanlar ise göç edecek ya da horlanan bir azınlık olarak yaşamak zorunda kalacaktı. Yollarda, Taşkent,  Ayvasıl, Muratağa köylerindeki toplu katliamlarda ve kaçırılarak katledilen Türklerin can değeri ve geride bıraktığı yakınlarının acıları ile maddi manevi kayıpları, Rumların kuzeyde kalan taşınmaz mallarından daha değerlidir. Mülkün tekrar kazanılması mümkün olmasına karşı, katledilen canların geri getirilmesi mümkün değildir.    Savaşı başlatan ve bu nedenle suçlu olan Rum tarafının kayıpları için talepte bulunduğu gibi, bizim de 1955-59 ve 1963-74 arasındaki can ve mal kayıplarımızın tazmin edilmesini istemeliyiz. Bir çözüm olsun da nasıl olursa olsun görüşünde olmak doğru değildir.  Öte yandan Rum tarafının dayattığı çözüm, Girit Türklerinin kaderini paylaşmamızı sağlayacak. Oysa, olası çözümün, bizi şimdikinden daha kötüye değil, daha iyiye götürmesi gerekir.

Bunun yolu da teslimiyetçilik değil, dik durmak haklarımıza sahip çıkmaktır. Crans Montana’da Rumların müzakerelerdeki amacının, yönetimde eşitliğe dayalı federal çözüm olmadığı, açıkça ortaya çıkmıştır. Yeniden müzakerelere başlanılmasını istemesinin nedeni de bizi ambargolarla çökertmek ve denizlerdeki kaynaklardan tek yanlı yararlanmak amacı ile oyalamaktır.  

Kıbrıs konusunu bizim kadar bilen hiç bir ülke ve ulus yoktur. Hatta kardeş bildiğimiz kimi Türk Cumhuriyetleri dahi, gerçeklerin farkında değildirler…T.C.Devleti de hiç bu kadar haklı ve kuvvetli olmamıştır. Barış harekâtının ikinci aşamasında ordumuz, Kıbrıs’I tamamına egemen olabilirdi. Merhum Prof.Dr.Necmettin Erbakar, Başbakan Yardımcısı olarak, Merhum Ecevit’e “askerin elini tutmayınız!” demiş, ama sözünü dinletememiş idi. Şayet o gün, ordumuz Kıbrıs’ın tamamını almış olaydı, bugünü Kıbrıs sorunu diye bir sorunumuz olmazdı.

Durum bugünük gibi devam ettikçe daha çok başımızın ağrıması kaçınılmazdır. Bakınız bir Rum palikarya, Lefkoşe’deki bir Türk bayrağını gönderden indirmek isteyince ne olmuştu?...Göndere tırmanın palikarya, o tarihte Kıbrıs’taki ordumuzun komutanı olan Korgeneral Hasan Kundakçı’nın emriyle, bir Mehmet’çik palikaryayı tek mermiyle yere sermişti!...Bu vesileyle Sandıklı’lı hemşehrimiz Merhum Kundakçı Paşa’ya da Allah’tan Rahmet niyaz ediyorum.

Yazarın Diğer Yazıları