Süleyman Korcan ÖZALP - Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı
Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel seyrine bakıldığında, tarih boyunca Adalar Denizi olarak da anılan Ege’nin, iki ülke arasında kimi zaman iş birliğinin, kimi zaman da ciddi gerilimlerin sahnesi olduğu görülür. Coğrafyanın değişmeyen gerçekleri, tarihsel hafızanın yükü ve karşılıklı güven eksikliği, Ankara ile Atina arasındaki ilişkilerin seyrini belirleyen başlıca unsurlar arasında yer alıyor. Son yıllarda diplomatik kanalların yeniden işlerlik kazanması, iki ülke arasındaki sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Nitekim son haftalarda Ege’de yaşanan gelişmeler, diplomatik yakınlaşma çabalarına rağmen köklü anlaşmazlıkların varlığını koruduğunu ve yeni jeopolitik dinamiklerle daha karmaşık bir hâl aldığını gösteriyor.
Özellikle karşılıklı askerî tatbikat bildirimleri, deniz yetki alanlarına ilişkin farklı yaklaşımlar ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki enerji projelerine yönelik girişimleri, bölgesel güvenlik mimarisinin geleceği açısından önemli soruları beraberinde getiriyor.
Eylül ayının son günlerinde Türkiye’nin Ege’nin orta kesiminde belirlediği alanlarda askerî tatbikat gerçekleştireceğini duyurması, Yunanistan’ın karşı bildirimleriyle yeni bir tartışmaya dönüştü. Ankara’nın 25 Eylül-27 Ekim tarihleri arasındaki askerî faaliyetleri için yayımladığı NAVTEX bildirimlerini, Atina’nın 12-20 Ekim dönemini kapsayan duyuruları izledi.
Askerî faaliyetler için belirlenen sahaların kısmen örtüşmesi, Adalar Denizi’ndeki yetki tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Yunanistan’ın hava ve deniz tatbikatları için yayımladığı bildirimlere Türkiye’nin itiraz etmesi, iki ülkenin Ege’nin uluslararası alanlarında yetki kullanımına ilişkin farklı yaklaşımlarını bir kez daha ortaya koydu.
Burada üzerinde durulması gereken temel mesele, askerî tatbikatların kendisinden ziyade, bu faaliyetler üzerinden şekillenen egemenlik ve yetki tartışmalarıdır.
Yunanistan, Atina Uçuş Bilgi Bölgesi’ndeki sorumluluklarını hava trafiğinin düzenlenmesi bakımından önemli bir yetki alanı olarak değerlendirirken Türkiye, FIR sorumluluğunun egemenlik hakkı doğurmadığını savunuyor. Uluslararası sivil havacılık düzenlemelerinde FIR, esas itibarıyla hava trafik hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin teknik bir sorumluluk alanını ifade ediyor. Bununla birlikte, Ege’deki askerî uçuşların koordinasyonu ve bildirim usulleri konusunda tarafların farklı hukuki yorumları bulunuyor.
Dolayısıyla son haftalarda yaşanan gelişmeler, yıllardır devam eden anlaşmazlıkların güncel bir yansıması olarak değerlendirilmeli.
Üstelik bu tartışmaların, 9 Ekim’de Girit’in Hanya kentinde gerçekleştirilen Türk-Yunan Güven Artırıcı Önlemler Toplantısı ile aynı döneme rastlaması oldukça dikkat çekici. İki ülkenin savunma heyetleri, askerî temasların sürdürülmesi ve gelecek yılın faaliyetlerinin planlanması konusunda görüş alışverişinde bulundu.
Bu tablo, Türk-Yunan ilişkilerinin temel çelişkisini de gözler önüne seriyor: Diplomatik kanallar açık tutulurken sahadaki anlaşmazlıklar varlığını koruyor.
Denizlerin Altında Yeni Bir Jeopolitik Rekabet
Ege’deki gelişmeleri değerlendirirken gözden kaçırılmaması gereken bir diğer başlık, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de hayata geçirmeyi hedeflediği enerji bağlantı projeleridir.
Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail arasında denizaltı elektrik bağlantısı kurulmasını amaçlayan Great Sea Interconnector projesi, bu açıdan özel bir önem taşıyor.
Yaklaşık 1,9 milyar avroluk yatırım öngörülen proje, ilk aşamada Yunanistan ile Kıbrıs arasında elektrik iletim altyapısı oluşturmayı, sonraki aşamada ise bağlantıyı İsrail’e kadar uzatmayı hedefliyor. Projenin Avrupa Birliği tarafından desteklenmesi ve ABD’nin de girişime siyasi destek vermesi, meseleyi bölgesel enerji politikalarının ötesine taşıyor.
Ankara ise planlanan güzergâhın Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin hak ve iddialarıyla kesişen bölümlerine itiraz ediyor.
Esasen burada tartışılan konu, deniz tabanına elektrik kablosu döşenmesinden çok daha kapsamlı. Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, kıta sahanlığı üzerindeki haklar ve bölgesel enerji bağlantılarının hangi hukuki çerçevede gerçekleştirileceği, anlaşmazlığın merkezinde bulunuyor.
Türkiye’nin yaklaşımında kıta sahanlığından kaynaklanan hakların korunması öne çıkarken Yunanistan, denizaltı kablolarının döşenmesine ilişkin uluslararası hukuk hükümlerini ve kendi deniz yetki alanı yorumunu esas alıyor.
Bu nedenle projenin geleceği, teknik ve ekonomik koşullar kadar tarafların hukuki pozisyonlarından da etkilenecek.
Dahası, Yunanistan’ın İsrail ile geliştirdiği savunma iş birliği ve enerji alanındaki ortak girişimleri birlikte değerlendirildiğinde, Doğu Akdeniz’de giderek genişleyen bir stratejik ortaklık ağı ortaya çıkıyor. Atina’nın bu süreçte kimi zaman İsrail’i, kimi zaman ABD’yi kendisine kavalye seçerek bölgesel güç dengelerinde daha avantajlı bir konum elde etmeye çalıştığı görülüyor. Ne var ki büyük güçlerin desteğine yaslanarak yürütülen her stratejinin, bölgenin tarihsel ve coğrafi gerçekleriyle bir noktada yüzleşmesi kaçınılmaz.
Silahlanma Yarışı ve Güvenlik İkilemi
Türk-Yunan ilişkilerinin askerî boyutunda son yıllarda yaşanan dönüşüm, Ege’deki gelişmelerin arka planını anlamak açısından belirleyici öneme sahip.
Yunanistan’ın Rafale savaş uçaklarını envanterine katması, F-16 filosunu Viper seviyesine yükseltmesi ve F-35 tedarikine yönelik girişimleri, Atina’nın hava gücünü modernize etme arayışının başlıca unsurlarını oluşturuyor. Hava savunma altyapısının güçlendirilmesine yönelik İsrail tedarikli Aşil’in Kalkanı girişimi de bu modernizasyon sürecinin önemli parçalarından biri.
Türkiye ise KAAN, KIZILELMA, AKINCI, HÜRJET ve katmanlı hava savunma sistemlerinden HİSAR, SİPER gibi millî projelerle savunma kabiliyetlerini geliştirmeyi sürdürüyor.
İki ülkenin askerî modernizasyon politikaları farklı sanayi altyapılarına ve tedarik modellerine dayanıyor. Yunanistan ağırlıklı olarak uluslararası tedarik ve mevcut platformların modernizasyonuna yönelirken Türkiye, yerli geliştirme ve üretim kapasitesini artırmaya öncelik veriyor.
Uluslararası ilişkiler literatüründeki güvenlik ikilemi kavramı, bu tabloyu açıklamak bakımından fazlasıyla uygun.
Bir devletin kendi güvenliğini artırmak amacıyla attığı adımlar, karşı tarafça tehdit olarak algılanabiliyor. Böylece savunma amacıyla başlatılan askerî yatırımlar, karşılıklı güvensizliği besleyen bir sürece dönüşebiliyor.
Adalar Denizi’nde yaşanan gelişmeler de bu mekanizmanın etkilerini taşıyor. Bununla birlikte, her askerî modernizasyon girişimini doğrudan karşı tarafa yönelik saldırgan bir hazırlık olarak yorumlamak, bölgesel güvenlik dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalacaktır.
Ege’nin Geleceğini Ne Belirleyecek?
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların yakın gelecekte bütünüyle çözüme kavuşacağını söylemek elbette ki güç. Kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası, adaların askerî statüsü ve deniz yetki alanları gibi başlıklarda tarafların hukuki ve siyasi yaklaşımları arasında önemli farklılıklar bulunuyor. Bununla birlikte, mevcut anlaşmazlıkların kaçınılmaz biçimde askerî çatışmaya dönüşeceğini ileri sürmek de gerçekçi değil.
İki ülkenin NATO üyeliği, ekonomik ilişkileri, diplomatik temasları ve askerî düzeyde sürdürdükleri güven artırıcı mekanizmalar, gerilimlerin yönetilmesinde önemli imkânlar sunuyor. Asıl mesele, tarafların bu mekanizmaları ne ölçüde etkili kullanabildiğinde düğümleniyor.
Önümüzdeki dönemde Ege’deki gelişmelerin seyri, askerî tatbikatların sıklığından denizaltı enerji projelerine, savunma sanayii yatırımlarından üçüncü ülkelerle geliştirilen ortaklıklara kadar geniş bir alanda şekillenecek.
Türkiye açısından belirleyici olan, uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerini korurken diplomatik kanalları işler tutabilmek; savunma sanayiinde geliştirdiği kabiliyetleri sürdürülebilir bir stratejik kapasiteye dönüştürebilmektir.
Yunanistan açısından ise askerî modernizasyonun ve uluslararası ortaklıkların, Türkiye ile yaşanan temel anlaşmazlıkların çözümünün yerini tutamayacağı gerçeği önem taşıyor.
Adalar Denizi, coğrafi bakımdan iki ülkeyi birbirine yaklaştırırken siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle birbirinden uzak tutuyor. Ancak bu denizin geleceğini belirleyecek olan, askerî platformların sayısından veya karşılıklı bildirimlerin sertliğinden ibaret olmayacak.
Ege’de kalıcı istikrar, askerî caydırıcılığın diplomatik öngörülebilirlikle desteklenmesine ve anlaşmazlıkların yönetilebilir sınırlar içerisinde tutulmasına bağlı olacak.
Çünkü tarih, Türk-Yunan ilişkilerinde gerilimlerin ne kadar hızlı tırmanabildiğini gösterdiği kadar, diyalog yoluyla yönetilebildiğini de hatırlatıyor.