Başlıktaki “GAFAM” kelimesine bakarak saygıdeğer büyüğümüz İbrahim Yüksel’in Afyonkarahisarlıca Sözlük kitabından bahsedeceğimi sandıysanız, yanıldınız. Afyonkarahisarlıca Sözlük’ten ilerleyen yazılarda söz edeceğiz.
Bugün sizlerle paylaşacağım konu, internet ve dolayısıyla dijital mecraların egemenliği ve kamuoyunu nasıl yönlendirdiğidir. Eskiden “Dünyayı yöneten 7 aile” yaklaşımı vardı, “bu ailelerin farklı ülkelerdeki ‘ajanları’ ve ‘işbirlikçileri’, bu 7 aileye hizmet ediyor” denirdi. Günümüzde bu 7 aileye, 5 büyük şirket eklendi. GAFAM da bu 5 büyük şirketin isminin baş harflerinden oluşuyor: Google, Amazon, Facebook (Instagram ve Whatsapp’ı satın alan Meta), Apple ve Microsoft…
Eskiden yönetenler vardı, şimdi yönlendirenler… Böylece yönetimin temel esası yönlendirme oluyor.
Ne ilginçtir ki GAFAM’daki 5 şirketin de yapay zeka alanında yatırımlar bulunuyor. Yapay zeka yatırımlarında da “kullanıcı için ajan oluşturmak” kavramı hayatımıza giriyor; sosyal medyada paylaşımlar “işbirlikleri” ile yapılıyor.
Tamamen karamsar bir tablo çizme peşinde değilim, “Her şeyden vazgeçip teknolojiyi gömelim” iddiam da yok.
Sadece yaşadığımız süreci sorgulamaktan, “Bazı şeyler göründüğü gibi olmayabilir” demekten yanayım.
Bu sorgulamayı benden önce de yapanlar olmuş elbette. Fransa’nın ödüllü gazetecisi
Guillaume Pitron'un yazdığı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan “Dijital Cehennem”, bize “cennet” olarak sunulan dünyanın arka mahallelerinde dolaşmış. Pitron, “Bir kedi videosunu beğenmenin ne zararı olabilir ki” iddiasındakilere de bu vesile ile cevap veriyor.
Pitron’un yazdıklarından bazı kesitleri paylaşalım:
“İyi niyetli kent sakinlerini nohut unundan yapılan hamur işlerinin beslenme ve ekoloji açısından iyi yanlarını övmeye ve Bikram yoga derslerine paylaşımlı bisiklet kullanarak gitmeyi göklere çıkarmaya iten neden de bu aslında... ama bunu on sekiz ayda bir yeni telefon alırken yapıyorlar, o başka. Bu pek dokunaklı ama tehlikeli de bir durum çünkü dijital teknoloji maddi ayakizimizi hiç fark ettirmeden kat kat artırdı. Şimdi de bu hacmi, şu an çalışmakta olan milyarlarca sunucu, anten, yönlendirici ve WiFi bağlantı noktasının MIPS değeriyle yani 100, 1.000, hatta 10.000 vb. ile çarpın... Maddi olmaktan çıkmış teknolojilerin sadece malzeme tüketmedikleri, bugüne dek hiç görülmemiş en geniş çaplı maddileşme girişimi olduğu sonucuna varırsınız.”
Esasında “dijitalleşme” denilen kavramın bugüne kadar rastlanmamış bir maddileşme hâlini aldığını anlıyoruz.
Devam edelim:
“Ama sırf kedi videoları, e-postalar ve konum verilerini üst üste yığmak için bu kadar çok beton kamyonunu –daha sonra açıklayacağımız ağır ekolojik etkileriyle birlikte– çalıştırmaya ne gerek var? İşin doğrusu insanlık şimdi bile inanılmayacak hacimde data üretiyor zaten: Günde 5 eksabayt, yani bilgisayarın ortaya çıktığından 2003 yılına kadar üretilen toplam data kadar bir büyüklük. On milyon Blu-ray diski dolduracak bir veri yığını ki bu diskler üst üste koyulduğunda Eyfel Kulesi’nin boyunun dört katı yüksekliğe ulaşabilir.”
Biz “Aman da pek tatlı kedicik” diye videolar izlerken belki de dünyamızın geleceğinden çalıyoruz, farkında değiliz.
Guillaume Pitron’un eserinden devam ediyoruz:
“Bir gigabayt (megabaytın bin katı) iki saatlik bir filme, yani yağmur sularının toplandığı koskoca bir sarnıca denk düşer. Bir terabayt ise Fransa Ulusal Kütüphanesi kataloğunun neredeyse yarısını depolayabilir ve su cinsinden 27 olimpik havuza eşdeğerdir. Dünyada her gün üretilen 5 eksabayt veri ise Cenevre Gölü’nün beş katından fazlasına denk düşer. Bu hesapları yılda üretilen veri miktarı olan 47 zettabayt ile bitirelim: Bu kadar veri Akdeniz ile Karadeniz’in toplam hacmine denk düşer. İnsanlık, kelimenin tam anlamıyla, bir veri okyanusunda boğuluyor.”
Veri bilimi ayrı bir alan olmaya başladı fakat, yazar fazlasını söylüyor:
“Orta büyüklükte bir veri merkezi yılda aşağı yukarı 600.000 metreküp su tüketir; bu da 160 olimpik havuz doldurmaya ya da üç hastanenin ihtiyacını karşılamaya yeter miktardadır. Oysa Utah ABD’nin en kurak ikinci eyaletidir aynı zamanda... İşte bu tutarsızlık yerel gazete The Salt Lake Tribune’de çalışan Nate Carlisle’ı rahatsız etti. Su nereden alınmıştı? Kuraklık yaşanabilir miydi? Su kullanımından kaynaklanan anlaşmazlıklar doğabilir miydi? Nate Carlisle önce NSA’nın Bluffdale’deki su tüketimini resmi yoldan sordu. ‘Bu tür bir bilgiye sahip herkes NSA’nın ne kadar bilgi işlediğini ve sakladığını kestirebilir’ denilerek bu talebi reddedildi. Şeffaf olma baskısı gören kurum nihayet iki ay sonra tesisin ayda 100.000 ila 200.000 metreküp su kullandığını açıkladı.”
Guillaume Pitron'un yazdığı, “Dijital Cehennem” isimli kitapta başka ayrıntılar da göze çarpıyor. Bu ayrıntıları bizim cümlelerimizle şöyle özetlemek mümkün:
Dijitalleşmenin en cazip vaatlerinden biri, onun "temiz" bir dönüşüm olduğu iddiasıydı. Kağıt yerine ekran, ofise gitmek yerine video konferans, CD yerine akış hizmeti — hepsi daha az fiziksel tüketim, daha az karbon anlamına geliyormuş gibi sunuldu. Ama bu tablo, buzdağının sadece görünen kısmı. Bir veri merkezinin çalışması için önce inşa edilmesi, sonra sürekli soğutulması, ardından da kesintisiz elektrikle beslenmesi gerekiyor. Bu üç aşamanın her biri devasa miktarda enerji, su ve maden kaynağı yutuyor.
Üstelik "yeşil enerji" kavramının kendisi de göründüğü kadar masum değil. Güneş panelleri, rüzgar türbinleri, lityum bataryalar-bunların hiçbiri havadan üretilmiyor. Nadir toprak elementleri, kobalt, lityum, bakır gibi madenlerin çıkarılması; toprağın kazılması, kimyasal işlemlerden geçirilmesi, uzun mesafelere taşınması anlamına geliyor. Bu madenlerin büyük bölümü, çevresel düzenlemelerin gevşek olduğu, işçi haklarının çoğu zaman yok sayıldığı bölgelerde çıkarılıyor. Yani "yeşil" bir teknolojinin üretim aşaması, çoğu zaman fosil yakıt endüstrisinden çok da uzak olmayan bir ekolojik ve toplumsal maliyet taşıyor. Enerji dönüşümünü sağlayacağı söylenen teknolojiler, aslında yeni bir maden çıkarma çılgınlığını, yeni bir jeopolitik rekabeti ve yeni bir kaynak tükenmesi riskini beraberinde getiriyor. Sorunu çözdüğümüzü sandığımız yerde, onu yalnızca coğrafi olarak başka bir yere taşımış oluyoruz.
"Kablosuz internet" algısının aksine, küresel internet bağlantısının büyük okyanus tabanına, binlerce kilometrelik fiber optik kablolarla taşınıyor. Bu kablolar özel gemiler ve dalış birimleriyle bakımıyla, devletlerce jeopolitik açıdan kritik altyapı sayılan varlıklarla donatılmıştır.
Dijitalleşme bize hep bir ilerleme ve hafiflik vaadi olarak sunuldu: kağıtsız ofisler, sanal toplantılar, "bulut" depolama. Oysa "bulut", "sanal" gibi kelimeler, altında yatan beton, çelik, bakır ve suyu unutturan bir dil stratejisinin parçası. Kimse bizi zorla bu sisteme sokmadı; konfor ve rahatlık uğruna, çok sayıda kurulum olmadan, gönüllü olarak bu okyanusta yüzüyoruz.
FİLİSTİN KELİMESİ, ARATILMAMIŞ OLABİLİR Mİ?
Dijitalleşmenin beraberinde getirdiği sorunlarla çoğu zaman yalnızca sonuçlar üzerinden karşılaşıyoruz. Oysa bu “sorunları” halletmeye çalışmak gerek. “GAFAM dijitalleşmeyi yönlendiriyor” iddiasının somut bazı örnekleri var.
Meselâ internet sitelerindeki tıklama davranışlarına yönelik geliştirilen yöntemler… İnternetin Google tarafından büyük oranda yönlendirildiği biliniyor. Yönlendirme nerede başlıyor? Mesela 2023 yılı boyunca Türkiye’de “Filistin” kelimesinin aratılmamış olması mümkün mü? Mümkün değil. Ancak Google’ın “üzerinde en çok konuşulanlar, aratılanlar” gibi bir anlama sahip olan “Google Trends” sekmesine baktığınızda 2023-2024 yılları arasında yapılan aramaların ilk sayfasında Filistin meselesini göremiyorsunuz. Ancak özel bir arama yaparsanız, ikinci, üçüncü sayfalarda Filistin ve bağlantılı konularla karşılaşıyorsunuz.
Her duyarlı vatandaş düşünüyordur: Neden son yıllarda sadece şiddet ve vahşet haberleri okuyoruz?
Bu olgunun birçok sebebi olabilir, toplumsal olarak gerçekten böyle bir eğilimimiz başlamış da olabilir. Ancak Google diyor ki internet sitelerine:
“Benim “keşfet” diye bir sekmem var. Keşfet’te okunan demeyelim ama tıklanan haberlerin hemen hemen hepsi şiddetle ilgili. Sen de buna göre kendini tasarla…”
Bu verinin gerçek olup olmadığına bakamıyoruz. Filistin örneğinde olduğu gibi gerçek kelime aramalarının Google tarafından saklanıp saklandığını da bilemiyoruz. İnternetin esas aldığı belirtilen algoritmaların şeffaf olmaması dolayısıyla, “tık” için adeta bir zorunluluk yerine getiriliyor.
Bu durumun yanı sıra farkında olmamız gereken bir konu daha var:
Google’a ait Youtube ile Meta’ya ait Facebook ve Instagram’da Filistin’e destek söylemleri genelde kısıtlanır. Buna bir de Elon Musk’ın sahibi olduğu X’in kendine göre oluşturduğu karadüzen eklendiğinde tüm internet dünyası “ABD’yi öv, İsrail’i sev; ülke içinde şiddeti yay, dedikodu yap, hükümeti kötüle” sloganına indirgenecek kadar bayağılaşıyor.

