Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik darboğaz, farklı tartışmaların da yaşanmasına neden oluyor. Bundan 10 yıl önce şehirlerdeki trafik sorununun gündeme getirilmesine siyasetçiler “Demek ki düşük faizli kredi imkanları, bu kredinin de ödenmesi imkanları var ki vatandaşlarımız otomobil alabiliyor; trafik sorunu dediğiniz şey aslında otomobillerin fazlalaşması” anlamına gelecek cevaplar veriyordu.
Günümüzde bu cümleleri kuramıyoruz. Bu cümlelerin yerini “Çıkar telefonunu göster” ve “Madem kriz var, kafeler neden dolu” soruları aldı.
Telefon eleştirisinde maksat, “Madem ekonomik darboğaz var, neden herkes en lüks telefonu almak için çabalıyor” cümlesini kurmak. Buna “özenti” diye de cevap verebiliriz, “gereklilik” diyerek de. Ama esasında gençler, hiç değilse bir telefona bari erişmek istiyorlar.
Kafe sorusu ile ilgili değerli bir okurumuzun görüşlerini paylaşacağım; ancak orada da şu ayrımı yapalım:
Kafeyi dolduranlar arasında birinci kesim, “müdavimler”, ikinci kesim “arada uğrayanlar”…
Kafe sorusunun arada uğrayanlara değil de müdavimlere sorulması daha doğru. Afyonkarahisar’da bile belirli bölgelerdeki kafelerin müdavimleri bulunuyor.
Gelelim değerli okurumuzun görüşüne: Bu görüş, daha önce kriz yaşayan Yunanistan gibi Avrupa Birliği ülkelerindeki gençler üzerinde yapılan araştırmaları da destekler nitelikte. Buyurun birlikte okuyalım:
“Bir tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan milyonlarca insan, diğer tarafta dolup taşan kafeler, restoranlar ve alışveriş merkezleri... İlk bakışta çelişki gibi görünen bu tablo, gerçekte gelir dağılımındaki eşitsizliğin ve toplumsal tüketim davranışlarının birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor. Çünkü kafelerin dolu olması toplumun refah içinde yaşadığını göstermediği gibi, insanların tüketmeye devam etmesi de ekonomik sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Üstelik tüketim, kimi zaman refahın değil, geleceğe ilişkin beklentilerin zayıflamasının da göstergesi olabilir. İnsanlar konut sahibi olmanın, birikim yapmanın veya çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamanın giderek zorlaştığını düşündüklerinde, sınırlı kaynaklarını ulaşılabilir kısa vadeli tüketimlere yönlendirebilir. Elbette bu davranışın toplum genelinde ne ölçüde yaygınlaştığını ayrıca araştırmak gerekir. Ancak üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir sosyolojik ihtimal olduğu açık. Sosyolog Pierre Bourdieu'nün ekonomik, kültürel ve sosyal sermaye kavramları tam da bu noktada anlam kazanıyor. Ekonomik imkânlara sahip aileler çocuklarına yalnızca maddi güvence değil, nitelikli eğitim, yabancı dil, sosyal çevre ve gelecekte avantaj sağlayacak ilişkiler de aktarabiliyor. Yoksul ailelerin çocukları ise çoğu zaman hayata aynı başlangıç çizgisinden dahi başlayamıyor. Dolayısıyla mesele artık yalnızca zengin ile yoksul arasındaki gelir farkı değil; bir çocuğun geleceğinin, kendi yeteneklerinden önce ailesinin ekonomik konumuyla belirlenmesi tehlikesidir. Benim asıl endişem, ekonomik yoksulluğun zamanla siyasal ve toplumsal bir kabullenişe dönüşmesi.”
Kıymetli okurumuzun itirazı haklı mı? Bence haklı.
Kafeler dolu doğru. Ancak gençler, bırakın orta vadeyi; uzun vadede bile konut ya da otomobil alma hayalleri kuramıyorlar. Hayal kuramayan gençlerin bir kısmı da asgari tutarını ödediği ya da diğer kredi kartıyla borcunu ödediği kredi kartıyla kafeye gidip 2 çay içiyor.
Oysa gençlerimizin farklı ülkelerdeki yaşıtları yeni ülkeler keşfetmenin, hak yenmeyen mesai döngülerinin ve geleceğe dair hayallerini uygulamanın derdinde…
Gençlerimizin kafelerden farklı yerlere gidebilmesi için refahı yükseltmemiz gerekiyor.
ORTA KESİM YOK, KONUT ALMAK RÜYA
Sözü ekonomiden açmışken başka bir durumu da görelim: Sabit gelirlinin maaşlarına yapılacak zam sırasında Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı istatistikler, gerçek enflasyonun epeyi altında kaldığı için sabit gelirlilerin enflasyonu yenme gibi bir iddiası da bulunmuyor. Günümüzde “orta kesim” diyebileceğimiz bir gelir grubu kalmadı.
Yeni Türkü’nün söylediği “Çember” şarkısındaki gibi dolanıp duruyoruz:
“Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın
Kendin içindeyken
Kafan dışındaysa
Çaresi yok kardeşim”
Hâl böyle olunca, çemberi kırmak mümkün olmuyor. Konut fiyatları malum… Hayır hayır, Afyonkarahisar’ın köşelerinde bile “villa” adı altında satılan 15-20 milyon liralık lüks evlerden bahsetmiyorum.
Afyonkarahisar’da herhangi bir mahallede, 25-30 yıllık apartmanda bir daire almaya kalkışsanız 2 buçuk milyon lira ile 5 milyon lira arasında bir fiyatla karşılaşıyorsunuz. “Elimde para yok, kredi çekeriz” deseniz, eğer “kredi skorunuz” orta ve ortanın altındaysa bu parayı bankalar size vermiyor. Çünkü bankaların sistemi diyor ki sizin için:
“Bu vatandaş, daha önceki borçlarını ödeyememiş, geç ödemiş, sorun yaşamış. Kredi yok…”
Diyelim ki her şey normal ve size kredi çıktı.
3 milyon liralık bir ev için tercih ettiğiniz taksit sayısına göre aylık 45 bin ila 65 bin arasında ödeme yapmanız gerekiyor. Hangi maaşla, hangi gelirle bu ödemeyi yapacaksınız?
Bir emlakçı arkadaşım, konuyu şöyle özetlemişti:
“Artık, tek ailenin ev alması mümkün değil; birkaç aile birleşerek ev almaya başladılar…”
Siz genç olsanız, şu durumda aylık olarak elinize geçmeyen bir para için dövünür müydünüz, yoksa “Nasıl olsa paramız yok, bari günü geçiştirelim” mi derdiniz…
Aslında mesele gençlerle de sınırlı değil.
Bugün, aylık 45 bin ila 65 bin lira arasında kredi ödeyebilen ve ayrıca iaşesini de sağlayabilen kişiler gerçekten “zengin” denilebilecek düzeydedir. Ancak bu zenginlik, şehrimizde de ülkemizde de ne yazık ki yüzde 5-10’luk dilimle sınırlıdır.
“Tüm bu ahval ve şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere…”
Başımızda 800 milyar liralık bir “fon” döngüsü bulunuyor. Kimin nereden nasıl para kazandığı belli değil.
Yaşadığımız fon döngüsünü anlamak ve anlatmak da mümkün değil.
Gençlerin ve ülkemizdeki sabit gelirlilerin-emeklilerin elinden bir şey gelmiyor….
Biz yine şiirle teselli bulalım.
Ne diyordu büyük şair, merhum Abdürrahim Karakoç…
'Çalış' derler, ayak bağlı, el bağlı
'Konuş' derler, dudak bağlı, dil bağlı
'Kalk git' derler, kapı bağlı, yol bağlı
Kalmak istiyorsun, bırakmıyorlar.
(Girdapta Bir Can isimli şiirden).