Kamu Yönetimi Uzmanı ve Kamu Muhasebe Yetkilisi Süleyman Güneş yeni bir yazı kaleme aldı. Güneş kaleme aldığı yazısında, Aynadaki Sır, İnsan Nedir, konulu yazısında önemli bir konuyu aktardı.
Güneş’in yazısına şöyle devam etti. Aynadaki Sır,
Süleyman Güneş’in ilgili yazısı: Aynadaki Sırrımız ve İnsan Nedir.
“Ey insan…
Bir ömür boyunca aynalara baktın.
Peki hiç kalbine baktın mı?”
İnsan…
Yeryüzünde en çok konuşulan kelime belki de budur.
Asırlardır filozoflar onu anlamaya çalıştı.
Bilim insanları bedenini inceledi.
Psikologlar zihnini çözmeye çalıştı.
Sosyologlar toplum içindeki yerini anlattı.
Şairler onu mısralara döktü.
Mutasavvıflar ise sessizce kalbine yürüdü.
Çünkü insanın en büyük sırrı ne bedenindedir ne de zihninde…
İnsan, ruhuyla insandır.
Ve ruh, aynalara sığmaz.
Biz aynaya baktığımızda yüzümüzü görürüz.
Yüce ALLAH ise kalbimize bakar.
İnsanlar kıyafetimizi fark eder.
Hak ise niyetimizi bilir.
İnsanlar sözümüzü duyar.
Yüce ALLAH ise sustuğumuz yerde bile içimizden geçenleri işitir.
Belki de bu yüzden insan, kendisini en az tanıyan varlıktır.
Başkasının kusurunu bir bakışta gören insan, kendi nefsini tanımakta yıllarca zorlanır.
Çünkü nefis, insanın gözlerine çekilmiş en ince perdedir.
İşte tasavvufun bütün yolculuğu bu perdeyi kaldırma yolculuğudur.
İlk Ayna:
Bir çocuk dünyaya geldiğinde aynaya ihtiyaç duymaz.
Çünkü henüz “ben” demeyi öğrenmemiştir.
Onun için herkes aynıdır.
Sevgisi hesapsızdır.
Affetmesi kolaydır.
Kin tutmaz.
Gösteriş bilmez.
Sonra büyür…
İnsanlar ona isimler verir.
Başarılar yükler.
Unvanlar ekler.
Makamlar kazandırır.
Ve farkına varmadan insan, kendisini bu sıfatlarla tanımlamaya başlar.
“Ben müdürüm…”
“Ben zenginim…”
“Ben profesörüm…”
“Ben siyasetçiyim…”
“Ben başarılıyım…”
Oysa bunların hiçbiri insanın kendisi değildir.
Bunlar sadece giydiği elbiselerdir.
Elbise değişince insan değişmez.
Ama biz çoğu zaman elbiseyi kendimiz sanırız.
İşte ilk kırılma burada başlar.
Bir Heykeltıraşın Sırrı
Rivayete göre büyük sanatçılardan birine sorarlar: “Bu kadar muhteşem heykelleri nasıl yapıyorsunuz?”
Gülümseyerek cevap verir: “Ben heykel yapmıyorum. Taşın içinde zaten duran heykeli ortaya çıkarıyorum. Fazlalıkları kaldırıyorum.”
İnsan da böyledir.
Yüce ALLAH insanı fıtrat üzere yaratmıştır.
Fakat zamanla kibir…
Hırs…
Öfke…
Tamah…
Haset…
Gösteriş…
Menfaat…
Bu güzel yaratılışın üzerine kat kat taş örer.
Tasavvuf, insana yeni bir şey eklemek değil; fazlalıkları kaldırmaktır.
Çünkü hakikat zaten kalbin derinliklerinde vardır.
Mevlânâ’nın Neyi. Mevlânâ Mesnevî’sine neden ney ile başlar?
Çünkü ney, içi boşaltıldığı için ses verir, İçi dolu bir kamıştan ney olmaz,İnsan da böyledir.
Kendini benlikle doldurursa ilahî nefese yer kalmaz.
Boşaldıkça dolar.
Küçüldükçe büyür.
Hiç oldukça var olur.
İşte tasavvufun paradoksu budur.
Modern akıl bunu anlamakta zorlanır.
Çünkü modern dünya sürekli daha fazlasını ister.
Tasavvuf ise eksilmeyi öğretir.
Kuyuya Bakan Adam; Bir adam yıllarca kuyunun başına gidip kendi yansımasını seyreder.
Bir gün yaşlı bir derviş gelir ve sorar: “Ne görüyorsun?”
Adam cevap verir: “Kendimi.” Derviş gülümser, “Su durulursa artık kendini değil, gökyüzünü görürsün.” Kalp de böyledir. Nefsin dalgaları dinmeden hakikat görünmez.
İbn Arabî’nin İşareti: Büyük mutasavvıf İbn Arabî, insanı “âlemin özeti” olarak görür.
Bu düşünce, insanı ilahlaştırmak anlamına gelmez.
Tam tersine, ona ağır bir sorumluluk yükler.
Çünkü insan, yeryüzünde gördüğü her şeye karşı mesuldür.
Bir ağacı keserken…
Bir yetimi ağlatırken…
Bir kuşun yuvasını bozarken…
Bir çalışanın hakkını geciktirirken…
Bir yaşlının gönlünü kırarken…
Sadece insana değil, yaratılış düzenine de dokunur.
Bu yüzden merhamet yalnızca insanlar arasında değil, bütün mahlûkata karşı bir sorumluluktur.
En Büyük İmtihan: Sanıyoruz ki imtihan yalnızca fakirliktir.
Hayır… Zenginlik de imtihandır.
Makam da…
Güzellik de…
Sağlık da…
Bilgi de…
Hatta alkış bile…
İnsan çoğu zaman yoklukta değil, varlıkta kaybeder kendini.
Çünkü yokluk insanı secdeye götürür.
Varlık ise bazen kibre sürükler.
İşte bu yüzden tarih boyunca nice saltanatlar çöktü; ama gönül sultanlarının adı yaşamaya devam etti.
Yunus Emre’nin birkaç dizesi hâlâ dillerdeyken, nice hükümdarın adı tarih kitaplarının tozlu sayfalarında kaldı.
Çünkü kalıcılığı sağlayan güç değil, hikmettir.
Son Ayna, Bir gün son defa aynaya bakacağız.
Belki bir hastane odasında…
Belki yaşlılığın sessizliğinde…
Belki de hiç farkında olmadan…
O gün saçımızın nasıl olduğunun hiçbir önemi kalmayacak.
Yüzümüzde kaç çizgi olduğunun da…
Bankadaki hesabımızın da…
Makamımızın da…
O gün tek bir soru kalacak: “Kalbin ne kadar temizdi?”
Belki de mahşerde önümüze konulacak en büyük ayna, yaptığımız işler değil; onları yaparken taşıdığımız niyetler olacaktır. Çünkü bazen küçük bir tebessüm, büyük bir servetten daha değerlidir.
Bazen gizlice uzatılan bir yardım eli, meydanlarda yapılan gösterişli iyiliklerden daha ağır gelir mizanda. Bazen bir yetimin başını okşamak, yıllarca anlatılan büyük nutuklardan daha çok yankılanır.
Son sözüm ise : İnsan, Yüce ALLAH’IN yeryüzündeki halifesidir; fakat O’nun yerine geçen değil, O’nun emanetine sadakatle şahitlik eden kuldur. Bu yüzden gerçek büyüklük, hükmetmekte değil; hizmet etmektedir. Gerçek zenginlik, biriktirmekte değil; paylaşmaktadır. Gerçek ilim, başkalarını yenmekte değil; nefsini tanımaktadır.
Belki de ömür dediğimiz şey, tek bir cümleyi öğrenmek için verilmiştir: “Ben ışık değilim; ışığı yansıtan aynayım.” Bu cümleyi gerçekten anlayabilen insan, artık ne övülünce büyür ne de yerilince küçülür.
Çünkü bilir ki övgü de yergi de gelip geçicidir; kalıcı olan, emaneti hakkıyla taşımaktır. Öyleyse bugün aynaya baktığınızda yalnızca yüzünüzü değil, kalbinizi de seyredin.
Çünkü yüzünüzü zaman yaşlandıracaktır. Ama kalbinizi ya merhamet güzelleştirecek ya da kibir karartacaktır.
Ve unutmayın…
Aynanın değeri, kendini göstermesinde değil; hakikati eksiltmeden yansıtabilmesindedir.
İnsan da böyledir.
Aynaya İyi Bakanlardan Olmak Dileğiyle,
Sevgiyle Kalın……