TRİANTAFİLLİDİS, Đ MİKRASİATİKİ EKSTRATİA KE TO ĐMEROLOGİON ENOS OPLİTU [ANADOLU HAREKATI VE BİR PİYADE ERİNİN GÜNLÜĞÜ],
Agah Bıyıkoğlu
Mustafa Armağan adlı Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı bir yazar Yunanlıların Anadolu’yu kendi istekleriyle terk ettiklerini anlatıyor hiç utanmadan..
Aşağıdaki yazı Nilüfer Erdem adlı bir tarihçimizin hazırladığı “Yunan Tarihçilerinin Gözüyle Anadolu Harekâtı” adlı bir Doktora tezinden alınmıştır.
“…Savaşta bizzat bulunmus olan( YUNAN ASKERİ) Triantafillidis’e göre 29 Ağustos (16 Ağustos) sabahından itibaren aç ve uykusuz, ayrıca hayal kırıklığı içinde olan Yunan askerleri, bedenen ve ruhen çökmüşlerdir. Triantafillidis, “Yunan askerleri yorgun olduklarından dolayı gece zor koşullar altında ilerliyorlar, çoğu rüya ya da bir takım halüsinasyonlar görüyorlardı.
…General Dimaras 31 Ağustos (18 Ağustos) sabahı kaybolmuş, kendisini aramak için geri dönmüş olan subaylar, Binbaşı Fragkias ile karşılasmışlar ve binbaşı subaylara, Muratdağı’ndaki ormanda Dimaras’ın cesedini gördüğünü ifade etmiştir. Gerçekteyse Dimaras, büyük yorgunluğu sebebiyle atından düşerek bilincini kaybetmiştir. Rastlantı eseri kendisini bulmuş olan subaylar, Dimaras’ı koluna geri getirmişlerdir. Gece yürüyüş esnasında 7. Tümen’in Kurmaybaşkanı Yarbay Saketas da kaybolmuş, ancak O bulunamamıştır.
1 Eylül (19 Ağustos) sabahı Türk kuvvetleri Uşak’a girmişlerdir. Kallidopulos ve Dimaras’ın idare ettiği kol Muratdağı’nın ormanlık arazisinde yolunu kaybettiğinden dolayı, 1 Eylül (19 Ağustos) saat 20:00’da kendini çevirmiş olan Türklere teslim olmuşlardır.
Kaçış sırasında Trikupis, askerlerine savaş durumunu almaları emretmiş, askerler yeterli cephaneleri olmadığı ve boş yere kurban edilmek istemedikleri gerekçesiyle emirlere uymamışlardır. Subaylar askerlerin savaşmayı reddettiklerini, ısrar edilmesi halinde ayaklanmanın daha büyük boyuta ulaşabileceğini, hatta askerlerin subaylarını Türklere bizzat teslim edebileceklerini iletmişlerdir. Durum karsısında Trikupis topların ve makineli tüfeklerin imha edilmesini emretmiş ve uygulatmıştır. Etrafında bulunan subaylardan askerlerin tutumuyla ilgili imzalı raporlar istedikten sonra, beyaz bayrak kaldırılmasına onay vermiştir.
Triantafillidis’in tuttuğu günlükten aktardığı 3-5 Eylül (21-23 Ağustos) ile ilgili notlarından, gerileyiş anında Yunan askerinin durumu görülebilmektedir:
“… Köylerden geçişimiz sakin gerçekleşiyor. ‘Türklere kast edildiğine tanık olmadım’. Bir tek yiyecek isteniyor ve özellikle de tarlalardaki meyvelerden. Ne de köylüler bize ateş ettiler. Uşak’ta Türk vatandaşlarının örgütlü bir savunması söz konusu değildi. Eğer böyle bir şey olsaydı. Büyük kayıplarımız olurdu. Özellikle geceleri koruma önlemleri almadan tarlalarda uyuyorduk.
Uşak’a doğru bağlantısız ve düzensiz bir şekilde kaçan kılıç artığı Yunan birlikleri bitkin düşüren sürekli yürüyüşlerden dolayı, pek çoğu ayaklarındaki yaralardan şikayetçiydiler.
“Açlığımız yüzünden bir Türk köylüsünün evine girmek zorunda kaldık. Ben, evin terasında kurutulmak üzere serilmiş olan kuru armut dilimlerinden aldım. Odalarda dolaştığımızda, başkaca hiçbir yiyecek bulamadık. Gideceğimiz esnada tarım ürünlerinin saklandığı, tuğla ile inşa edilmiş yerde ne olduğuna baktım. Burada gizlenmekte olan Türkler vardı. Onları korkutmak için silahı kafalarına doğrulttum. Buna rağmen herhangi bir şey olmadan oradan uzaklaştım… (Yunanlı er Triantafillidis kaçarlarken yakıp yıktıkları yerleri ,öldürdükleri insanları anlatmaktan kaçınmış olmalı)
Triantafillidis daha kötü olaylara tanık oldu da bunları yazmak istemedi mi, bilinemez. Ancak Vasilikos’un anılarında naklettiklerinden Batı Anadolu’da 1922 yazının sonuna doğru yaşanan acı olaylar çok daha net olarak gözler önüne serilmektedir:
“31 Ağustos (18 Ağustos) 1922: … Her yerden ve tüm tepelerden koşarak geri çekilen, paniklemiş kollar geliyor. Türk topları bu kollara ates ediyorlar… Elimizdeki tüm top ve makinelileri Türklere bıraktık. ‘Türkler geliyor!’ diye bağıran paniklemiş askerler, ellerindeki silahları atarak Uşak yoluna koşuyorlar.
Haysiyetsiz subaylar, toplayabileceklerini toplayacakları yerde, onlar da korkudan titreyerek ve korkulu ifadelerle kaçıyorlar. Ne saldırmaya, ne de herhangi bir kelime söylemeye güçleri var.
Zavallı tüm yaralılar, Türklerin elinde kaldılar… Daha kısa bir süre önce zafer kazanmış olan askerin hali çok kötü… Banaz’dan koşarak geçerken, köy ateşe veriliyor ve kadınlar lanet ederek yanmamak için evlerinden giysisiz kaçıyorlar. Sağda demiryolu istasyonu yanıyor…
Uşak yolunun sağında solunda çok sayıda terk edilmiş top. Öküz arabalarına eşlik eden Türkler, onları biz almayalım diye yakıyorlar.
Yolda pek çoğu katlediliyor… (Yunan mezalimi)
1-3 Eylül (19-21 Ağustos)1922: Sabahın dokuzunda kuzeyden Türk askerleri geldi… Türk uçakları Kemal’in bildirisini attılar. ‘…Köyleri yakmayın. Yoksa onları esir arkadaşlarınız yeniden yapacaklar. Uşak yanıyor. Tüm çevre köyler ateşe veriliyor. Ateş, her yerde ateş… Susuzluktan mahvoluyoruz. Çoğu güneş çarpmasına uğrayarak esir düşüyorlar… Esir düşmemek için koşmak zorundayız…
Karakuyu demiryolu istasyonunda, Türk uçağının bombardımanına maruz kalıyoruz. Onun görünmesi kolların tamamen dağılması sonucunu getirdi. İlerleyişimiz gece de sürüyor. İşkence çekercesine susadık. Daha önce hiç bu kadar susuzluk hissi duymamıştım… Göğe yükselen ateşler, yağmalayarak topladıkları tavuk, kaz, kuzuları pişiren askerlerin yüzünü aydınlatıyor…46”.( Vasilikos, a.g.e., s. 180-182) Gonatas da o günleri şöyle anlatıyor:
“5 Eylül (23 Ağustos) 1922:… Neredeyse tüm tümenler aynı yoldan ilerliyorlar. Uzun yoldan dolayı erlerin ayakları şişmiş durumda… Hastalar yol kenarına düşüyorlar ve alınmalarını istiyorlar. Ancak hiç kimse onlara dikkat etmiyor. Herkes kendi basının çaresine bakıyor. Pek çoğu uyuyup kalıyor ve daha sonra doğrulup, gelen herhangi bir birliği takip ediyorlar. Biz gelenler onları uyandırıyoruz ve arkamızda başka birlikler olmadığını söylüyoruz. Orada kalacak olurlarsa ölmedikleri takdirde esir düşeceklerini haykırıyoruz. Ayrıca kol, yoldaki engellerden kaynaklanan yorgunluk sebebiyle ağır ilerliyor. Yedi saatte geçilmesi gereken mesafe için on, on iki saat gerekti. Diğer zorluklara, yiyecek eksikliği de eklendi. Eğer bu dönemde bağlarda üzümler olmasaydı, ordunun beslenmesi imkansız hale gelirdi…
6 Eylül (24 Ağustos) 1922: içinden geçtiğimiz Salihli yanıyor…
Daha ne diyelim Mustafa Efendü..