Sevgili Hocam Efendimiz (SAV)’in mübarek eşlerine öğrettiği ve geçen haftalarda üzerinde tefekkür etmeye başladığımız hadisimizde “Ey nebi olan Muhammed’in Rabbi, Allah’ım! Günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider ve beni fitne tasallutundan koruyarak kurtar.” Buyurulmuştu. Öğretilen duamızda Rabbimizden taleplerden birisi de kalbimizin öfkesinin giderilmesi. Efendimiz (SAV) zamanında demek ki bu dua yapılmış; günümüzde bizim de bu duaya çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Hayatımızın her anı şikâyet, öfke, şiddet ve kavga... Öfkelendiğimizin farkında olsak bile önüne geçemiyoruz; bu öfke ve kavganın sebebi yine gelip Billahi Anlamda İman’ı o an yaşayamıyor olmamıza dayanıyor sanki?
Rasulullah (SAV) Efendimiz’in öğrettiği Billahi Anlamda İman; hep işimiz o! İman değil Billahi Anlamda İman! Dikkat ederseniz, Efendimiz (SAV) Allah’a inananların olduğu bir toplumda tebliğini yaptı. İnanıyorlardı ama ahlaken, hayat tarzı olarak belki de dünyanın en olumsuz halini yaşayan bir toplumdular. Hem öyleydiler hem de Allah inancı ve diğer nebi-resulleri bilme halleri vardı. Efendimiz onlara “Gelin Allah’a inanın.” demedi! Öyle deseydi “Zaten inanıyoruz.” diyeceklerdi. Onlara billahi anlamda iman etmeyi öğretti. Allah’ı hakikatine göre tanıyarak inanmayı; GERÇEK VAR olan Allah’a iman etmeyi ve O’nun gereklerini, gerçeklerini öğretti; sonra da Billahi İman haline uygun bir hayat tarzı nasıldır, onu gösterdi. Onlar da Allah’a inanıyorlardı o ama hayat tarzları şikâyet, öfke, şiddet ve kavga idi. Yalnızca Müslümanlarda var Billahi anlamda iman etmek ve bu imana uygun selam hayat tarzı; yani “Amentü billahi” ve salih amel. Biz de Müslümansak o zaman hayat tarzımızı Billahi Anlamda İman ile onarmak gerekiyor.
İslam dini “iman ettim” demekle olmuyor, neye iman ettiğimizi bilmemiz, tanımamız ve O’na uygun da amel yani yaşantı gerekiyor demek ki. Siz bu şekilde söyleyince fark ediyorum ki, inanıyorum dediğimiz hal eğer Billahi İman değilse, aslında bizden çıkan duygu, düşünce, konuşma ve davranışlar da salih amel olmuyor Yılmaz Hocam.
Birçok kişi Hristiyanlığa niye özeniyor? Bunun için. Gezmeye gider gibi, kafeye gider gibi kiliseye gidecek, dini mekân ihtiyacını giderecek. Orada derli toplu durunca kendini rahatlamış, memnun huzurlu hissedecek. Bu yüzden de kilisede çıt bile çıkarmıyorlar.
Yanlış yerde doğru gibi davranarak huzur arıyorlar gibi?
Yaptıkları yanlış elbette asıl olan şey davranışı oluşturan doğru iman… Ama onlar klişede öyle kıpırdamadan duruyor, bir de camilerimize bakın. Kilisede birisi çocuğunu getirsin de “Hadi yavrum, git de papaz efendinin eteğini çek, bir etrafında koştur, gürültü yap” deyip de bunlara müsaade etsin; yapabilirler mi? Ama biz çocukları camiye alıştıracağız diye, caminin içerisine bırakıyorlar. İmam efendi sesli okuyorsa şaşırıyor, hatimli teravih kıldırırken kaç defa şaşırtıyorlar. Birçoğu duaları ancak ezberlemiş, zor okuyor. Orasından burasından gürültü olunca da İhlas’ı bile kaç defa okumaya çalışıyor, yanlış okuyor. Çocuk öyle alıştırılmaz. Eğer çocuk alıştıracaksanız bir görevli olur, çocukları oyalayacak, onlara doğruyu öğretecek, insanların içine salacak değil.
Camilerde salat yani namaz için yani şekilli ve cemaat halinde dua için toplanıyoruz aslında değil mi? Bu yüzden de oradaki şekilli duanın (salatın, namazın) edebini daim gözetmek gerekiyor gibi?
Dua demek konsantrasyon demektir. Salat bir konsantrasyondur; kahveye gider gibi, kafeye gider gibi, AVM’de gezer gibi düşünürsek olmaz. Camilerde, mescitler konuşma, gürültü; kendilerini Müslümanlığın sahibi zanneden Arapların alışkanlıkları. Araplar arasında şöyle bir öz vardır. Bir yere, bir topluma girdi diyelim, hiç ses yok, çıt çıkmıyorsa onlarda bir söz, bir deyiş gelişmiş: “Bu ne? Osmanlı mescidi gibi.” Diyorlar. Düşünebiliyor musunuz; Osmanlı zamanında nasıl bir mescit edebi, ahlakı var… Sessiz, tertipli, insanlar Rableriyle meşgul... Ama günümüz Müslümanları, dışarıda birbirleriyle o kadar meşgul olmuyorlar; camiye gelip, oturup konuş, konuş, konuş… Dışarıda o kadar birbirleriyle meşgul değiller. O gürültüler, o konuşmalar demek ki edebe uygun olmaz. Ondan sonra bir bomba geliyor, düşüyor... Muhafaza buyur ya Rabbi. Efendimiz (SAV), bize Billahi Anlamda İmanı öğretince ona ait bir hayat tarzı olduğunu da gösterdi; bu hayat tarzına mescidde, evde, iş yerinde, her neredeysek orada riayet etmek bizim işimiz... Dedik ya; başka dinlerde yok! Ama bakıyorsun klişeye, oraya buraya, yerine göre, kafalarından uydurdukları şeylere bizden daha fazla saygılılar. O kadar çok şeyi düzeltmemiz gerekiyor ki. Billahi anlamda imanı ayet ve hadislerden ders yaptığınızda bir ders çıkaracağımız demektir; mesela bir gezmeye gittiniz diyelim. Ayakkabınızı çıkaracaksınız, dikkatli çıkarır, koyarsınız, hatta sorarsınız, “Nereye koyuyoruz, şöyle koyayım mı, böyle yapayım mı?” dersiniz. Temiz ayakkabı ile gidersiniz. Şimdi bir de camilerimize bakalım. Kişi camiden çıkar, ayakkabısını alır, yere atar ve ayakkabı tozuyla düşer. Bu nasıl bir iş? Nasıl bir şeytan başarısı bu? Sorarsan “Burası Allah’ın evi” der! Doğru! Ama Allah’ın evi dediğimiz yere giriş çıkışımıza bir bakın...
Yılmaz Hocam, Allah’ın evi diyoruz da o hissiyatta değiliz sanki? Bir arkadaşımızın veya bir önemli kişinin evine giderken gösterdiğimiz hissiyat, davranış, özen ve hassasiyet yoksa bu çok üzücü değil mi?
Yarabbi bize merhamet et. Onun için bizi bağışla ya Rabbi. Bizi bağışla; bizim sana saygımız yok Allahım. Biz sana saygılı değiliz ya Rabbi. Sen bize çok merhametlisin ama biz sana saygılı değiliz. Kişinin ağzı burnu akıyor, grip olmuş ama gelmiş cemaatin en ortasına oturmuş, biraz da kasılarak. Niye? Bakın, hasta olduğum camiye hâlde geldim bakışında! Oysa üç beş kişiyi hasta etti durduk yere. Cemaatin ta ortasına gelip ha hu tıksırarak bütün bakterini virüsünü yayarak olmaz. Bir sürü yer var. Zaten dolmuyor camiler. Bir köşeye git, arkaya git, yukarıda balkon var, oraya çık... Bir kişi kendini izlesin, cuma günü Cuma salatına gitti de Pazartesi burnu akıyorsa cuma da almış demektir. Üç gün sonra hastaysan cumada aldın demektir.
Duyarsızlık mı, İman’ımızın bu konuda bizi rahatsız etmemesi mi?
Kimse böyle bir davranışı başka yerde yapamıyor, insanların arasında yapamıyor. Ayıp olur diyor! Ayıp diyorsun ama hiç günah dediğin yok; günahla alakan yok, hep ayıpla meşgulsün. Billahi Anlamda İman ile yaklaşmayınca ilerleyemiyoruz ki. Çünkü iş hep bir hayat tarzı ; ya imanlı dediğimiz bu hayat tarzı veya Billahi Anlamda İmanlı bir hayat tarzı. Bunu anlamak lazım. İslam bir hayat tarzı; Rasulullah (SAV) Efendimiz hem o İslam’ın imanını (Billahi Anlamda İmanı) hem de onun hayat tarzını öğretti bize! Ama bir Müslüman bunları önemsemiyorsa olmuyor. Bakıyorsun caminin kapısında elinde sigarayla bekliyor, otobüsün kalkmasını bekleyen muavin gibi; sigarasını içiyor, tam Ezanımız başlıyor, sigarasını atıp içeri giriyor. Gelip senin yanına oturmuşsa, aman ya Rabbi bu nasıl bir koku? Onun yanında sen şimdi cumanın farzını veya başka bir salatın farzını cemaat olup kılacaksın.
Hocam, insan tanıdığı, önemsediği kadar mı saygılı, titiz ve telaşlı oluyor?
İşte o zaman insan soruyor: Siz Allah’ı böyle mi tanıyorsunuz? Allah’a böyle mi saygınız var? Allah’la irtibatınız, ilişkiniz bu mu? Hiçbir insana yapamayacağınız şeyleri Allah’a yapar hâl mi? Müslüman kardeşlerim bilmeli ve çok önemsemeli ki; İslam 7/24 bir hayat tarzı; her hâliyle, her nezaketiyle. Bu sadece mescidler, camiler, için geçerli demiyorum, her zaman her yerde…
Allahım, lütfen bizi 7/24 huzurunda yaşadığını idrak eden Billahi Analdam İmanlı kulların eyleyiver, duygumuzu, düşüncemizi, konuşmamızı ve her bir işimizi lütfen Billahi Anlamda İman’a uygun salih amel hayat tarzına dahil ediver (amin)…