Elif Çaylıoğlu

Kader-11

Elif Çaylıoğlu

Aynı başlık altında seri yazılar, okuyucularımızın ne kadar dikkatini çekmekte, bunu merak etmekteyim. Ancak bir konunun anlaşılması, canlandırılması ve sürdürülebilirliği, o konunun uzunca bir süre tefekkür edilmesi ve yaşantıda test edilmesi ile güçlü şekilde ilişkili olabilir. Benzer şekilde, Tv’lerde yıllarca süren diziler haftada bir aynı başlık yani aynı isim altında izleyiciye sunulmakta ve rağbet görmektedir. İşte biz de KADER konusunu ele aldığımız her yazımızda konuyu HAYALİMİZDE şekillendirerek bir film izler gibi canlandırarak anlamaya çalışıyoruz. Bunu yaparken tematik bir listeleme (Kader konusunu anlamamız için maddeler listesi) ile başlamıştık. Bu listeyi ve Kader konusunu, Yılmaz Dündar hocamın KADER (Kader Matriksi, Yaşanabilir Hayat Normları) adlı eserinde topluca bulabilirsiniz.

Bu yazımıza kadar incelediğimiz maddelerin ve bundan sonra ele alacağımız maddelerin hepsinin ana kriteri iki inanış biçimidir ve bu inanışlara ait hayat tarzlarıdır ki bunlar Dunihi Algı ve Zannları ile yaşanan hayat tarzı ve Billahi Anlamda İman ile oluşturulan hayat tarzı. Kaderi bu iki idrak ve bu idraklara ait hayat tarzları üzerinden anlamaya gayret ediyoruz; sonuçta kendi idrakımızı ve hayat tarzımızı test ediyor ve bu konudaki sanışlarımızın sağlamasını yapıyoruz. Çünkü:

Fark ediyoruz ki dünyadaki tüm insanların yaşantıları sadece bu iki kavram üzerinde kurulmuş. Yani ya Rabbimizi Billahi imanla tanıyarak ona göre bir hayat tarzı oluşturuyoruz ya da dunihi algı ve zanları sonucu hem kendimizi Rabbimizin dışında hem de yaratılan her şeyin (evren ve içindekilerin) Allah’tan ayrı bir yerde olduklarını var sayan bir yaşantı sürüyoruz. İkinci tanımdaki hayat tarzı aslında Rabbimizden uzaklaştırılmış, kovulmuş, lanetlenmiş, ikilemlerin hüküm sürdüğü batıl bir yaşantıyı ifade ediyor.

Kader konusu daima bu iki algıdan biriyle yaşanmakta; sonuçta kişi doğru imana ait bir algıda değilse kader anlayışı da kendiliğinden sapmış bir kader kurgusu haline gelmektedir.

Böyle bir hatırlama ve girişten sonra, Allah’ın Billahi Anlamda Hürriyeti yaşama gayretindeki kullarına olan destek ve müdahalesiyle devam ediyoruz.

Billahi anlamda imana uygun yaşayan, yaşamaya gayret eden kul “müstakilen VAR ve Muhtar” olanın Allah olduğunu deklare edip sonra da “Müstakilen varım ve Muhtarım” iddiasını reddettiği ve bu reddedişin gereği terkleri yaşamaya başladığı Allah’ın özel koruması altına girer. Çünkü bu kul artık Rabbini hakkıyla bilmekte veya Allah’ı hakkıyla bilme yolunda sürekli bir gayrettedir. İşte bu gayretteki kulda “Rabbi’nden razı olma” hali yaşanmaya başlar ki; Billahi anlamda imanla yaşanan bu razılık haline Rabbimizin müdahalesi vardır. Bu müdahale o kadar hoş, o kadar güzel bir müdahaledir ki, nefsini büründürdüğü ilahlık hissiyatından sıyrılma gayretindeki bu kulun, “müstakilen var ve muhtar ancak Allah’tır” diyen bu kulun gören gözü, duyan kulağı ve sairi Allah olur. Şimdi bu durumu Rasul ve Nebilerin yaşantılarından örneklerle anlamaya çalışalım.

Yusuf Sûresi 24: “Andolsun ki kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi o da kadına meyletmişti.”

İsra Sûresi 74: “Eğer biz seni sebat verip sarsılmaz kılmasaydık andolsun ki neredeyse birazcık meyledecektin.”

Hz. Yusuf’un yaşadığı imtihanda Rabbimizin müdahalesiyle desteklenmesi, ahirete yönelik kazanılmış değişimini Hakk yolda yapmaya çalışanlara hem bir örnektir hem de bir müjdedir.

Biz de muhtariyeti tercih gücü yetkimizi Hak yolda kullanma gayretinde olduğumuzda Rabbimiz bize de Hz. Yusuf’ta olduğu gibi destek ve müdahalede bulunur, biiznillah. Bunu insan çoğu zaman hiç hissetmez de yaşar geçer gider... Altını çizelim ki bu korunuşu, bu desteklenişi dünyacıların zannettiği, umduğu ve arzu ettiği gibi bir şey destek, bir koruma sanmak, olayı böyle anlamak bir dunihi yanılgıdır, dunihi algıdakiler gibi düşünmemeliyiz yani. Eğer biz bu destek kapsamında bir kul isek, bu durumda ahiret süreçlerinde bizim için hayır olan şey neyse Rabbimizin müdahalesini o yönde yaşarız. Bu bazen dünyacıların gözünde bir zayıflık, bir mahzunluk, bir mahrumiyet, bir mecburiyet, bir mahkumiyet gibi görülebilir… Yani bir konuda, bir olayda çok istediğimiz şeyin olmaması ile nelerden nasıl korunuyor olduğumuzu belki de hiç anlayamayacağız. Allah’ın böyle kullarını dünya ve ahiretin musibetlerinden koruduğundan emin olarak, her yaşadığımızın tamamen hayr ve kolaylık olarak bir Hak yolda desteklenme olduğunu basiret gözüyle görmek mümkün olabilir, biiznillah. Yaşadığı durum her ne olursa olsun, kul Billahi anlamda imanla Rabbine yönelip de “Allahım, müstakilen var ve muhtar ancak sensin. Muhtariyeti tercih gücü yetkimi lütfen Hak yolda kullanmamı nasip ediver” diye sığınan hali yaşadığında Billahi imanlılar için “Vallahül Müstean” olanın koruma şemsiyesi altına alınır Biiznillah. Billahi manada yaşanan bu sığınışta aslında kul Rabbinden razıdır, yani Rabbinin razılığı üzere bir hayat yaşama gayretindedir. Umarız ki Rabbimiz Allah da bu kulundan geri dönüşsüz olarak RAZI oluverir (amin).

Oysa dunihi algı ve zannlarına dayalı bir hayat tarzı oluşturup da yaşayan kulun ya (görünüşte, dilde) Allah’tan hiç beklentisi yoktur veya inanıyorsa da Rabbi Allah’tan beklentisi farklıdır; Bakara Suresi 200. ayette anlatıldığı gibi “Bize (ne vereceksen) dünyada ver” diyen bir istek ve beklentidir ki tamamen dünyaya yöneliktir. Rabbimiz o kuluna da müdahale eder ancak ona müdahalesi farklıdır, onun istediği yöndedir.

Dunihi algı ve yaşantısında esas olan ilahlık hissiyatı ve bu hissiyatın tatminidir. Tüm dünyada akan hayata dikkatle baktığınızda bunu görür ve bilirsiniz. Bu tatmin ne şekilde gerçekleşecekse dunihi algısıyla bu ilahlık hissiyatını yaşayan bir sözde ilahın duası ve isteği de o yönde olacaktır yani ilahlığı yönünde… “İlahın duası mı olur?” diye düşünebilirsiniz; evet, ilah olduğunu iddia etmesine rağmen ona bu iddiasını karşılayacak bir potansiyelin kendisinde olmaması sebebiyle her dunihi ilah gizli veya aşikar ister yan kavlen veya fiilen dua eder; “Allah’ım kendi müstakil güç ve imkanlarımla bu kadarını halledebildim, sen bana gücünden ver de şu, şu, şu işlerin üstesinden geleyim” manalı dualar eder. Aslında o kendisini yine bir ilah olarak görüyor ancak Allah’ı kendisinin yetemediği yerde ona destek verecek, müdahale edecek ona destek sağlamakla, onun istediğini vermekle görevli bir diğer ilah olarak görmektedir. Böyle bir kula da Allah destek verir demiştik ya işte bakın:

Yasin 7: "Andolsun ki onların ekseriyetinin üzerine o söz (şekavet hükmü) hakk olmuştur. Bu sebepten iman etmezler (iman etmemeleri sebebiyle...)"

Yasin 8: "Muhakkak ki; Biz onların boyunlarına halkalar oluşturduk. O (halkalar) çenelerine kadar dayanmıştır. Artık onların başları yukarı kalkıktır."

Yasin 9: "Onların önlerinden bir set ve arkalarından da bir set oluşturduk da böylece onları bürüdük. Artık onlar görmezler."

Yasin 10: "Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler."

Yasin-7 ayetinde Rabbimiz şekavet ehlinin durumunu bildiği için “iman etmezler” diyerek onların sonunu söylemiş, diğer ayetlerde ise onlara nasıl müdahale edildiğini anlatmıştır ki böyle bir müdahaleye muhatap idrakta ve hayat tarzında olmaktan sana sığınırız Allah’ım, bizleri muhafaza buyur lütfen.

Sonuç olarak, ayetlerle anlıyoruz ki, Billahi anlamada imanlı kulların tercihlerini Allah onlar için kolaylaştırıyor ki bu onlara Rabbimizin bir müdahalesi oluyor. Billahi anlamda imanlı bir kula yapılan müdahale o kulun Rabbimiz indindeki en güzel hale kavuşması yolunda olurken, dunihi algıda olanlara müdahale ise onların batıl yöndeki seçimlerini kolaylaştırıyor. Bu sebeple dunihi algı ve zanlarıyla yaşayanlara içinde oldukları ilahlık hissiyatları, hırsları, tutkuları sevimli, kolay gelir; çünkü onlar öyle istiyorlar…

Yani bu müdahale o kulların batıl yöndeki tercihlerinin sonucudur.
“Allah’ım! Merhamet ediver, bağışlayıver de biz kullarına emaneten verdiğin muhtariyeti tercih gücü yetkisini Hak yolda kullanmayı hayrlı olacak şekilde kolaylaştırıp nasip ediver (amin).”

Yazarın Diğer Yazıları