Yılmaz Hocam, geçen hafta hasbihalimizde de değindiğimiz “Kulun Rabbi ile olan iki maddelik anlaşması” tabirini hatırlayarak başlamak istiyorum; çünkü bu beni çok etkiledi, insan bunu iliklerine kadar hissetmek istiyor insan.
Evet, Rabbimiz’le olan iki maddelik anlaşmamız var; ilki “Lâ ilâhe illallah Muhammedün rasûlullah” anlaşması! Ta baştan yani dünyaya gelmeden hamurumuza öğretildiği için bunu o zaman tereddütsüz kabul ve teslimiyetle bilip kalbimize nakşetmiştik. Ama dünyaya gelince bunu unuttuk. Bu sebeple hep “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” anlaşması ne demek, kelime olarak tercümesini değil de o kelimelerin ifade ettiği manayı hayal veri tabanımıza nakşetmek için “Billahi Anlamda İman” diyerek bunu fark edip anlamak için uğraşıyoruz.
“Lâ ilâhe illallah” deyince ilk aklımıza gelecek şey, neye “LA” dediğimizdir. LA İLAHE; “Başka müstakilen var ve muhtar YOKTUR” reddidir! İLLA ALLAH ise “Müstakilen var ve muhtar olan ancak Allah’tır” kabul ve tasdikidir, yani bunu şahit olarak söylemektir. Aynı şekilde “Kulu ve Rasulü Muhammed Mustafa’ya da şahidim” manasını buna yapışık tutmaktır: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah. İşte bu şahadetiyle birlikte çok büyük, çok önemli, çok kurtarıcı ilk anlaşmadır. bir anlaşmadır. İkincisi, “Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” anlaşmasıdır.
Sevgili Hocam, bu iki anlaşmaya sadakat gösteren sadık kul olmanın şartı herhalde Billahi Anlamda İman, değil mi?
Keisnlikle. Kim Billahi Anlamda İman’lı olarak bu iki anlaşmayı yaparsa, Rabbimizin bir kudsi hadiste buyurduğu şu müjdeyle karşılaşır: “Bana sizi cennete almam için bir delil verin.” Bu kudsi hadiste istenen iki delil bunlardır, bunlar cennete vesile delillerdir. Bu yüzden bunlar anlaşma cümleleridir ama Billahi anlamda imanlı olanların anlaşmasıdır. “Lâ ilâhe illallah Muhammedün rasûlullah, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.” Bu iki anlaşma belgesi öyledir ki; eğer anlaşma yapan kişi iman olarak bu belgelerdeki vaadine, ikisine sadık kaldıysa Rabb’imiz ona cenneti vaat ediyor, bu iki kabul ve idrak kişinin cennet belgeleri oluyor yani.
Burada Rabbimizin bize “delil verin” dediği şey dilimizle bunları söylememiz mi? Yoksa hem dilimizle söylediğimiz bu tesbihleri hayatımızda yaşamamız mı? Bu sözleşmeyi oluşturan zikir cümlelerini nasıl hal ve hayat tarzı edineceğiz, tefekkürümüze biraz yardım eder misiniz?
Elif Hanım kardeşim, evet; Rabbimiz bizden bu anlaşmaya uygun yaşama gayretinde olmamızı istiyor. La ilahe illallah, Muhammedün Rasulullah kelime-i tevhidindeki manayı şehadetiyle lisanen ve kalben tasdik ederek Billahi anlamda iman sahibi haline gelen kul “Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” demekle kendisindeki ilahlık hissiyatının heva ve heveslerini reddediyor ve şöyle söylüyor: Ancak Allah müstakilen vardır. Allah ancak Allah müstakilen var ve muhtardır. Bu birinci anlaşmamızdı. Hem bu anlaşmanın gereğini hem de ikinci anlaşmamız olan “Ve la havle ve la kuvvete illa billahi’l-ali’l-azim.” kabulünün manasını yaşama gayretinde olmak, bunu 7/24 kendimizde takip etmek gerekiyor. Yani: Allah, ancak Allah müstakilen güç, kuvvet ve kudret sahibi olup bunların tasarrufunda da muhtardır. Bu çok önemli. O kadar önemli ki bunun önemini kavrarız inşallah... Bu ifade ve kabul önemli çok önemli bir şey: Ancak Allah müstakilen güç, kuvvet ve kudret sahibi olup bunların tasarrufunda da muhtardır. Allah’ı doğru tanımanın yani Billahi Anlamda İman ile Allah’a yönelmenin bir yanı böyle. Bir diğer yanı; “Allah’tan başka müstakilen ve muhtar olarak bir güç, kuvvet ve kudret sahibi yoktur” idrakına göre yaşamak, bunun gayretinde olmak...
Allah’ın gücü, kuvveti ve kudreti dışında ayrıca müstakilen ve muhtar olan başka VAR ve GÜÇ, KUVVET, KUDRET sahibi yoktur. O’nun dışında başka güç, kuvvet ve kudret zannından kurtulun, çünkü böyle bir şey muhaldir, yoktur.
İşte Billahi Anlamda imanlı bir kul olarak bunları kabul ediyoruz bu iki anlaşmayla.
Billahi Anlamda İmanlılar böyle de peki, dunîhi ilahlar? Onlar ilahlık hissiyatlarının heva ve hevesleriyle yaşarken; bu heva ve heveslerine, ilahlık makamlarının müstakilen ve muhtar olan güç, kuvvet ve kudreti ile ulaştıklarını iddia ederler, yani böyle bir zannın içinde yaşarlar. Onlar kendilerini Allah’tan (eğer inanıyorlarsa) ayrı müstakil birer varlık zannederler, bu zanlarıyla oluşan ilahlık hissiyatlarının elbette heva ve hevesleri olacak ki var; işte onlar ona ulaşmak istiyorlar, böyle bir idrak ve yaşantı içindeler.
Kişinin böyle bir algı ve zanla yaşıyor oluşunun ip uçları var mıdır Yılmaz Hocam? Bu idraktaki kişilerin duygu durumları, hisleri nasıldır acaba? Yani bizim hislerimiz o kapsamda mı diye test edelim için soruyorum, birilerini etiketlemek için değil.
Elbette. Mesela öyle birisine “Şu işi nasıl yaptın?” dersin, “Ben yaptım, ben başardım.” der, duygusu öyle çünkü. Hatırla lütfen, günlük yaşantıda “Başardım dersen işin yarısını yapmış olursun” deyişlerini, böyle güçlü bir kabul var ya; işte bütün bunlar dunihi algıda olmanın, ilahlık hissiyatının göstergeleri. Bu algıdaki kişinin peşinde koştuğu heva ve hevesi neyse, onları kendi ilahlık makamına ait güç ve kuvvetler görür; kendi ilahlık hissiyatına ait olarak da müstakilen var ve muhtar olan o güçlerle başardığını iddia eder, buna inanır. Tabi, bunları “dunîhi ilahlar, ilahlık hissiyatlılar” üstünden söylüyoruz diye bu idrak ve yaşantı sanki ötemizdeki birisiymiş gibi gelmemeli; bunları kendimizde arayalım, bulalım, kendimize bakalım daima!
Daima kendimize bakalım diyorsunuz sevgili hocam, bu gerçekten insanın kaçtığı bir yüzleşme alanı, bunu mutlaka yapmalıyız. Peki toplumsal hayat akışı nasıl, onu bilmek de gerekiyor mu?
Normalde insanlar hep böyle... Biz önce kendimizi düzletmeye talip olduğumuz için kendimize bakalım diyoruz. Kişi Allah’a ve rızasına talipse elini vicdanına koyup kendisini incelemeli. Bunu yaparsa görecek ki zaten kendisi de böyle.
Nasıl mesela?
Diyelim ki gün içerisinde dunîhi ilaha kendinde hissettiği güç ve kuvveti yetmedi, bir işte desteğe ihtiyaç duydu, bir güç kuvvet lazım; böyle bir durumda ilahlık hissiyatının ihtiyaçlarını (o an onun ihtyaç duyduğu olay, konu neyse onu) karşılamak için kendi ilahlığının dışında zihninde müstakilen var ve muhtar güçler ilan eder, onlardan yardım ister, alır. Bunlar bir insan olabilir, fiziki putlar/totemler/uğurlar olabilir, batıl inanışla uğurlu sayılan neler varsa onlar olabilir... Başka şeylere müstakilen var ve muhtar güç muamelesi yapar. Bu hususa dikkat edin lütfen…
Biz Müslümanlar bu tehlikeyle iç içeyiz diye mi, lütfen çok dikkat edin dediniz?
Maalesef ki Müslümanlar da imanlarına zulüm katıyor, imanlarına şirk bulaştırıyorlar. Müslümanların imanlarına zulüm katanları, imanlarına şirk bulaştıranları ne yaparlar biliyor musun? Onların da kendisinin bir gücü vardır, kendine ait. Kendinin gücü yetmediğinde aynı dunihi bir ilah gibi hissen, zihnen başka bir güç ilan ederler, bir uğurlu sayı, bir uğurlu gün, bir uğurlu ay veya uğursuz ay (Safer ayındayız ya birçok Müslüman bu ayı uğursuz görmüyor mu,) olabilir, bir uğurlu imge, diziliş neyse; o kadar çok şey var ki. Hatta bu dinen önemli görüp bağlandığı bir insan bile olabilir. Allah’tan bilmez de onun himmetiyle, onun şunu bunuyla bilirse hep anlaşmasını bozanlar grubuna giriyor. Muhafaza buyur Allahım (âmin)…
Yılmaz hocam, hasbihalimize bu kaldığımız noktadan mı devam etsek inşaAllah? Çünkü endimizi ince eleyip sık dokuyup bu gibi nelerimiz var, bulmak için bu konuştuklarımızı tekrar tekrar okumak, hazmetmek gerekiyor. Benim hangi düşüncem, hangi cümler, hangi davranışım “La ilahe İllallah Muhammedün Rasulullah” ve “La havle ve la kuvvete İlla Billah” anlaşmasına uymuyor diye telaşlanmamız gerekiyor, en azından bir hafta bunun tefekkürünü yapalım, haftaya devam edelim istiyorum.