Elif Çaylıoğlu

Kibirli Bir Müstekbir Miyiz Acaba

Elif Çaylıoğlu

Sevgili Hocam sizinle yaptığımız söyleşiler bizim için çok kıymetli biiznillah; şöyle ki, bu söyleşileri takip eden okuyucularımızın zihinlerinde Allah’ı doğru tanıma ve Billahi manada imanı anlayıp, yaşayabilmeleri için farklı bir sayfa açıldığını düşünüyorum. Bugünkü tefekkür hasbihalimizde size bir hadisi danışmak istiyorum.

Rasulullah (SAV)Efendimiz buyurdular ki: “Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse de cennete girmez.” Hadiste Efendimiz (SAV) çok kesin ve net çizgilerle cennet ehlini ve cehenneme götürecek vasıfları birer kelimeyle tanımlıyor. Bu kadar yalın ve bir o kadar da korkutucu ve heveslendirici bu bilgilerin “kalpteki hardal tanesi kadar iman” şartına bağlanıyor olması hemen “Bu acaba nasıl bir iman?” sorusunu aklımıza getiriyor. Öncelikle, bu hadiste Efendimiz (SAV)’in bahsettiği “iman” nedir, nasıl tanımlanır?

Bizim için çok önemli mesajları ve dersleri içeren bir hadisi soruyorsun Elif hocam. Öncelikle hemen şunu te’kit edelim ki, Rasulullah Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (SAV)’e tabi olan, tabiyim diyen, ona tabi olmayı talep eden, bunun telaşında ve iddiasında olan mutlaka “billahi anlamda iman” sahibi olmak zorundadır. Eğer bir kişi “O’na tâbi oldum, O’nun ümmetiyim” diyor ve billahi anlamda iman sahibi değilse onun tabi oluşu gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla billahi anlamda imanı bilmeyen, böyle bir imandan haberi bile olmayan, bu imanı duyunca umursamayan ama buna rağmen de “Ben Allah’a inanıyorum.” deyip bu cümlesine ilmihal bilgi ve uygulamalarını sıkı sıkı monte etmekle kişi, bu hadiste bahsedilen “imanlı” yani “Kalbinde hardal tanesi kadar iman varsa cehenneme girmez.” Denilen kullar sınıfına giremez. Bu hadisten alacağımız dersin en önemli yanı bu.

Buraya giremiyorsa o zaman kalbinde hardal tanesi kadar kibir olan sınıfına mı giriyor bu durumda?

“Kalbinde hardal tanesi kadar kibir olan kimse de cennete giremez.” Denilenler kimler o halde bir bakalım. Diğerinde nasıl “imanın billahi anlamda iman olduğu kesin olarak bilinmeli” deyip Billahi anlamda imanı merak edip ele almak lazım geliyorduysa, burada da “kibir” halinin bilinmesi kesin olarak gerekiyor. Bu eğer kibir denilince hemen insanlar arasındaki davranışlarda insanların kibirli davranması zannedilerek değerlendirirse kişi bu hadisten gereken dersi yine çıkaramaz ve cennet ehli ile cehennem ehli vasıflarını maalesef kavrayamaz.

Fark ediyoruz ki; Rabbimiz bize bir ayette veya Rasulullah (SAV) Efendimiz hadislerinde ne anlatmak istiyorsa, orada anlatılan manayı, oradaki kastı sadece Billahi iman ile yaklaşırsak yakalayabiliyoruz. Aksi halde bir çok ayet ve hadis için “Bu hadis veya ayet bana hitap etmiyor” yada “Burada bize bu anlatılmak istenmiş” diyerek kişisel yorumumuzu hadis veya ayetin anlamı sanabiliyoruz. Bu hadisimizde geçen “kibir “de bizim bildiğimiz anlamda büyüklenme anlamında olan kibri mi işaret ediyor? “Kibir” kelimesi ile ifade edilen hissi, hali, manayı Billahi imanla nasıl anlayalım?

Hadiste “kibir” diye geçen tanımı anlamamız önce “iman” diye geçen tanımı “billahi anlamda iman” olarak anlamamıza bağlı, o zaman kibir diye geçen tanımın Kur’an’da, ayetlerde ve ilgili hadislerde yine billahi anlamda imanın zıddı bir anlam olduğunu; kimi zaman bu kibrin “müstekbir” ve “mütekebbir” diye tanımlandığını hemen görebiliriz. Bu kelimelerin vahiy ile duyurulduğu veya Efendimiz (SAV)’den duyulduğu o günkü müminlerden yani sahabe efendilerimizden (ra) oluşan o toplumda “iman” denilince “İman billahi anlamda imandır, Allah’a inandım demek değildir” diye bir izah gerekmiyordu. Onlar “kibir” kelimesini bir ayet veya hadiste duydukları zaman veya “müstekbir, mütekebbir” tanımlarını duyduklarında onlara “Bu kelimeleri şöyle düşünün” demek gerekmiyordu, bu hadisteki gibi “Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan, kalbinde hardal tanesi kadar kibir olan” cümlesini duyduklarında rahatlıkla manayı anlıyorlardı. Ama şu anda içinde yaşadığımız toplumda ve dünyada hal böyle değil. İman konusunda, ayetleri ve hadisleri kast ettiği manasıyla anlamak konusunda Efendimiz (SAV)’in yaşadığı toplumdan çok geriyiz; dolayısıyla “İman” ve “Kibir” ile ilgili konuları doğru anlamada da çok geriyiz. O yüzden bu hadis bizim için önemli dersler içeriyor. 

Yılmaz Hocam, o halde kibir, müstekbir ve mütekebbir kelimelerinin manasını bir hatırlasak mı?

Bunları Rasulullah (SAV) Efendimiz başka hadislerinde açıklıyor, Efendimiz (SAV)kibri tarif ediyor. Mesela; bir hadislerinde “Kibir; Hakkı iptal eden, halkı tahkir eden bir haldir.” demişti. Hadiste tanımlar var: Hakkı iptal, halkı tahkir! Önce kibrin Hakk’ı iptal eden haline bakacak olursak, kişinin o kibri Allah’ın kibrini yani Allah’ın kibriyasını görmeyen bir kibir. Allah’ın kibriyasını kabul etmeyen, kibriyanın ona ait olduğunu kabul etmeyen kibir karşımıza “Mütekebbir” olarak da çıkar ayet ve hadislerde. Mütekebbir davranış Allah’a karşı bir hukuk içeriyor. Mütekebbir davranış kuldan özellikle hayata dair bir fiil olarak çıkınca bu hale de “Müstekbir” kelimesi karşılık geliyor; yani müstekbir daha çok insanlar arası ilişkilerde karşımıza çıkan kibirdir.

Bu üç kavramı (kibir, mütekebbir, müstekbir ifadelerini, bu üç hali) çok kısa ve net bir daha özetleyebilir miyiz sevgili hocam?

İnsanlar arası ilişkilerde karşımıza çıkan ve “müstekbirlik” dediğimiz halin sebebi kişideki kibirdir; kişinin mütekebbir olmasıdır. Kibirli olana mütekebbir diyoruz ki; kişinin Allah’ın kibriyasını umursamamasıdır, Allah’ın kibriyasıyla ilgili Allah’ın hakkını umursamamasıdır. Mütekebbir kişi Allah’ın kibriyasını kendisinin sanıp, onu sahiplenip, kendisindeki o kibriyayı müstakilen var ve muhtar ilan etmesidir. 

Müstekbir ve mütekebbir arasındaki farkta sanki Allah ile kul arası hukuka ve kul ile diğer kullar arası hukuka bir atıf var gibi mi?

Evet. Ancak kişi eğer “müstakilen var ve muhtar” varlık, benlik, güç kuvvet ilan etmek nedir, bunu bilmezse ne kibir anlaşılır ne de müstekbir ve mütekebbir arasındaki fark! Kişi hiçbirini çözemez. Müstekbir olmak zaten mütekebbir olmaktan kaynaklanıyor. O an yapılan fiil hangisine dayalı ise yani Allah-kul hukukuna ait ise mütekebbir, kul-kul hukukuna taalluk ediyorsa o zaman müstekbir diye ayırabiliriz. İnsan kendisindeki ilahlık hissiyatı ile Allah’ın hakkını yiyorsa mütekebbirdir. Bu şemsiye altında Allah’ın hakkını yerken Allah’ın kibriyasını görmezden geliyorken yani kibriyanın Allah’a ait olduğunu iptal eden bir haldeyken insanlara davranıyorsa müstekbirdir. Bunu anladığımızda görürüz ki, hadiste geçen “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse.” ifadesi kendiliğinden her ikisini de kapsar.

Kibir de diğer iki hal de “müstakilen varım ve muhtarım, bendeki her vasıf da müstakilen var ve muhtar ve bana ait” şeklinde ifade ettiğiniz Billahi Manada İman’dan uzak veri tabanının sadra hakim olarak kalbi kuşatması demek ki, bu durumda sadırda bu hakimiyet varsa o sadırda iman olmuyor?

Evet. Mütekebbir yapıda olanların ortaya koydukları kibir onların kendilerindeki (zatlarındaki) Allah’a ait olan kibriyayı müstakilen var ve muhtar ilan etmelerinden kaynaklanıyor. İnsan bu iddiaya girince nefsini ilahlık hissiyatına büründürüyor, ona ilahlık vehmediyor; bu durumda Allah’tan başka ama Allah’la birlikte bir ilah ilan edilmiş oluyor. Dolayısıyla hadiste “kalplerinde” diye geçen ifadenin biz sadırdaki bu ilahlık hissiyatının kalbi kuşatmasını kastettiğini anlıyoruz elhamdülillah. “Kalplerinde kibir olanlar” demek, “Sadırlarında Allah ile birlikte bir ilah hissi taşıyanlar” demektir. O zaman sadırlarında hardal tanesi kadar da olsa Allah’a karşı bir ilah oluşturmuş ve hardal tanesi kadar bile olsa bir ilahlık hissiyatı taşıyorlarsa onlar da cennete giremezler manası daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü Casiye Suresi 37. ayetten öğreniyoruz ki, “müstakilen var ve muhtar” vasıflı kibriya sahibi Allah’tır. Ve Meryem Suresi 81. ayetten de öğreniyoruz ki o mütekebbir yapıyla böyle müstekbir davranmanın bir sebebi de insanın izzet sahibi olmasını istemesidir.

İzzet sahibi olmak isteği bu durumda diğer yaratılanlara karşı güç gösterme, gücünü ve üstünlüğünü dayatma ve bir hakimiyet kurmak isteme gibi mi?

Mütekebbir yapı insanlar arası ilişkilerde izzetle iktidar olacağını, izzetle muktedir olacağını düşündüğü için Meryem 81’deki kibir onların müstekbir olmaları manasına geliyor. Müstekbirlik arzu etmelerinin sebebi, kendilerine ait bir izzet sahibi olmak istemeleridir, izzet irade etmeleridir. Fatır Suresi 10, Nisa Suresi 39, Yunus Suresi 65 ayetlerinden de öğreniyoruz ki; evet, mütekebbir insan izzet irade ediyor ama müstakilen var ve muhtar izzet ancak Allah’a aittir.

Ayetlerde “müstakilen var ve muhtar kibriya ancak Allah’a aittir” gerçeğini görürüz; bu ifade insanların mütekebbir yapılarıyla ilgilidir, öyle bir kibrin, öyle bir kibriyanın (mütekebbirliğin) yokluğunu, Mütekebbir’in ancak Allah olduğunu yani Allah’ın Mütekebbir olduğunu belirtir. 

İnsan Allah’a ait Mütekebbir vasfını sahiplenince kendiliğinden müstekbir oluyor demek ki?

Evet, izzet irade ediyor, yani mütekebbir vasfına zulmederek müstekbirlik yapmak istiyor. Kur’an’dan öğreniyoruz ki onların müstakilen var ve muhtar ilan ettikleri izzetleri aslında müstakilen var ve muhtar izzet sahibi olan Allah’ındır; bu vasıflar tümüyle Allah’a aittir. 

Buraya benim sorularımla geldik ama nereden nasıl bir idrak örüntüsüyle bu noktaya gelmiştik sevgili Hocam?

Kişinin kalbinde hardal tanesi kadar kibir varsa ne demektir, bunu açıklamaya çalışırken buraya geldik Elif hanım kardeşim. Yani kişi nasıl cehennem ehli oluyor, hangi vasıfla ne yaparsak cehennem ehli oluyoruz, bunu merak ediyorken buraya geldik. Demek ki insan kibir ehli olarak önce Allah’ın hukukunu nasıl hiçe sayarak mütekebbir oluyor; İslam’a, Rasulullah’a, Kur’an’a karşı yanlışlar yaparak cehennem ehli oluyor. Bir de bu kibirle insanların hukukunu hiçe sayarak müstekbir davranarak cehennem ehli oluyor.

Ayetler ve sorduğumuz bu hadisimiz bir “kibir” kelimesi, bir “iman” kelimsi ile neler tarif ediyormuş meğer; altındaki dersler nelermiş meğer? 

Hem de nasıl! Kibirli olarak bahsedilen cehennem ehli vasfında olan kişilerin çok önemli bir vasıfları, “müstakilen var ve muhtar hüküm sahibi” olduklarını da iddia etmeleridir. Kehf Suresi 26. ayetten yine öğreniyoruz ki “müstakilen var ve muhtar hüküm sahibi ancak Allah’tır” ve Allah’ın bu vasfını paylaşması muhaldir (düşünülemez, olabilecek bir şey değildir). Allah Hükmü kimseyle paylaşmaz. 

Hocam, bazen ayetlerde şöyle şeylerle karşılaşıyoruz. Rabbimiz buyuruyor ki “Onlar ne kadar yanlış hüküm verdiler, ne kötü hüküm veriyorlar.” Rabbimizin Kehf Suresi 26’dan öğrendiğimiz hükmünü paylaşmıyordu. Müstakilen var ve muhtar olan hükmün tamamı kendisinindi. Ama şimdi yine kendisi diyor ki kullar için “Ne kadar yanlış hüküm veriyorlar ne kötü hüküm veriyorlar.” Buyruluyor. Buradaki nüansı yani manayı açalım mı? 

İkisinde de hüküm geçiyor ama aynı hüküm değil. Kehf Suresi 26. ayette Rabbimizin “Hüküm Allah’a aittir ve kimseyle paylaşmaz.” dediği hüküm, Allah’ın yaratan hüküm sahibi olmasıdır.

Elhamdülillah, bir cümleyle tanımladınız ama zihnimde çok net ayrımı oluştu sevgili hocam, çok teşekkür ediyorum. Allah’ın YARATAN HÜKÜM SAHİBİ oluşunu bir sonraki yazımızda biraz açalım istiyorum. 

Allah’ım Kibriya sana aittir; Sen Mütekebbir’sin; kalbimizdeki hardal tanesi kadar bile olsa kibri (ilahlık hissiyatını) temizlemeni istiyoruz, lütfen merhamet ediver (amin).

Yazarın Diğer Yazıları