Yılmaz Hocam, hissimize hitap eden, ilk kez sizden duyduğumuz Allah’a ait vasıflar var; mesela “Yaratan Hüküm Sahibi” esması, bu böyle olduğuna iman ettiğimiz ama ilk kez duyduğumuz bir tanım, bunu biraz açabilir miyiz?
Evet, elhamdülillah ala külli hal. “Yaratan hüküm” ancak Allah’a aittir, öyle olunca da “Yaratan Hüküm” çok muhteşem bir sözdür. Yaratan hüküm; düşünün, bir hüküm ki yaratan hüküm. Allah’ın “Hüküm yalnız bana aittir.” dediği işte bu “yaratan hükmü”dür; Kehf Suresi’nde geçen yaratan hüküm sahibi oluşudur ki; bu paylaşılmaz. Kesret yaşantısında böyle bir hüküm yok. Kullarda da hüküm verme var ama kullar için geçen hüküm kesinlikle yaratan hüküm değildir. Allah hükmünde bir paylaşma yapmış, kullarda da var ama o bu değil. Kulların hüküm vermesi muhtariyet-i tercih gücü yetkisi çerçevesinde verdikleri kararlardır. Allah kendi özgürlüğünden kendi hüküm vermesinden, karar oluşturmasından emaneten verdiği “Hakk ve Batıl arasında” tercih yapma yetkisidir. Kullardaki hüküm yetkisi bir yaratan hüküm değildir, bir karardır, bir konuda karar vermektir. Birisinin yanlış tercih yapmasına “Yanlış karar veriyorsun” der gibi “Yanlış hükmediyorsun.” diyebiliriz. O hüküm verme aslında karar vermektir. Dolayısıyla Kur’an’da kullar için geçen “Ne kötü hüküm veriyorsunuz; ne kadar yanlış hükümler veriyorsunuz.” ifadeleri “Nasıl yanlış kararlar alıyor, nasıl yanlış tercihler yapıyorsunuz.” manasındadır.
Hocam, bunu önceki yazımızda ele aldığımız “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir taşıyan cennete giremez” hadisimizle ilişkilendirsek mi?
Elbette. Kalplerinde hardal tanesi kadar bile olsa kibir (ilahlık hissiyatı) taşıyanlar, bu hissiyata inatla ve ısrarla sahip çıkanlar, Allah’ın hüküm vermelerini sahiplenip kendilerinin gibi hissediyor, Allah’a öyle inanıyor, öyle konuşuyor, öyle davranıyorlar. Kendilerinde ne tür hüküm/karar verme varsa onu müstakilen var ve muhtar görüyorlar; yani Allah dışında bir alem var var, kendisi de orada ve oradakilere müstakil (Allah’tan bağımsız) hüküm/karar verme özelliği kazandırıyorlar, öyle bir hisle yaşıyorlar. Oysa Allah’ın ilminde birer emir, bir ilmi suret yani birer kul olduklarını unutmuşlar. Allah kullarına (insana) bunu yani karar verme yetkisini yalnızca muhtariyeti tercih gücü kapsamında yani Hakk ve Batıl arasında tercih yapma yetkisiyle ve dünya yaşantısıyla sınırlı olarak vermiştir. Dolayısıyla insanların hükümleri Hakk ve Batıl arasındaki verdikleri kararlardır, hükümlerdir; “Yaratan Hüküm” değildir.
Sevgili hocam, inananlarda bile sık duymaya başladığımız “yaratma” fiilini insan için kullanmak bu durumda çok yanlış olmuyor mu? “Aşırı yağış sorun yarattı”, “yaratıcı bir tasarım”, “yaratıcılığı güçlü” gibi onlarca ifade hayatta dolaşıp duruyor, bazı telefonlarda rehbere isim eklerken “yeni kişi yarat” gibi ifadeler sanki kanıksandı; bunlar korkutucu değil mi?
İşte öyle; kalplerinde hardal tanesi kadar kibir olan ve hadisten cehennem ehli oldukları anlaşılan kullar günlük yaşantıda çok rahatlıkla “İnsanlar şunu yarattı, insanlar bunu yarattı.” gibi kullanırlar. Yaratıcı güç, yaratıcı etki… Akıllı kişinin yani Billahi Anlamda İmanlı kulun bunları gördüğünde, duyduğunda hemen zihnen düzeltmesi gerekir. Birisini dinliyorsunuz diyelim “Şu konuda yaratıcı bir eser” dedi, siz hemen içinizden düzeltin. Hadislerde gördük. Kur’an’dan Rahman Suresini sahabelerine okurken Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onlara diyor ki: “Siz niye ben bu sureyi cinlere okuduğumda onların dediği gibi cümleler söylemiyorsunuz? Ayet “Rabbinizin nimetlerini yalanlar mısınız?” deyince cinler; “Ya Rabbi, biz senin hiçbir nimetini yalanlamayız, elhamdülillah.” Dediler, oysa sizden bir ses duymuyorum” buyuruyor Efendimiz (SAV). Bakın, bir duruş gösteriyorlar, bir cevap veriyorlar. Biz de içimizden zihnen hemen doğruyu söylemeli yanlışı reddettiğimizi beyan etmeliyiz. Normal haberleri dinliyorsun veya bir program izliyorsun, bir yerde bir şey okuyorsun, kulağına geldi ki “İşin yaratıcı yanı” deniyor, veya “Şu sanatçı çok yaratıcı” gibi cümleler duydun, hemen zihnen, içinden de ki; yaratmak Allah’ıma mahsustur! Allah’ın hakkını teslim et, onlar gibi Allah’ın hakkını yeme. Bak o hiç çekinmeden yiyor. Bu sizin kalkıp, gidip onlarla didişmeniz demek değil. Doğruyu aramayana, Hakka talip olmayana, Allah’ın ve Rasulullah’ın önerilerine değil de kendi fikirlerine hayran olan hiç kimseye karışmayın, öyleleriyle işimiz yok. Senin işin öncelikle ve daima kendinle.
Barış içinde yaşamayı öneren “Leküm diynüküm veliye diyn; sizin hayat tarzınız size, benim hayat tarzım bana” ayeti demek ki çok net, çok hızlı ve daima bir Hak duruş öneriyor sevgili hocam?
Elbette! Biz asıl şirkten, birincil şirkten yani Allah’ın hakkını yiyen ilahlık hissiyatından kurtulmaya talibiz, onun öyle bir derdi yok. O Allah’ın hakkını yiyor. Bu cümleler hep birincil şirkin göstergeleri. Biz o tarz cümleler, tavırlar gördüğümüzde zihnen içimizden hemen Allah’ın hakkını teslim etmeli, o yanlışı ret etmeli ve doğruyu beyan etmeliyiz; bunları Rabbin sana karz-ı hasen yazar, misliyle karşılığını verir. Boşa mı gidecek? Zerre kadar hayır, zerre kadar şer karşılıksız kalmaz. Bunları biz bir karşılık için değil Allah razılığı halinde olalım diye yaparız, “Çok sevabı varmış, yapayım.” gibi telaşlarla değil. Tek derdimiz “sadık kul” olmak, işte öyle kul olduğun için bunları yaparsın. Demek ki Rabb’ine sadıksan yanlışı görünce duyunca hemen zihninde yani kalben düzelteceksin ki sadıklığın oradan anlaşılacak.
Hocam, bunu zihnime kazıyorum biiznillah; Allah’ım yaratan hüküm sahibi sensin, yaratan hükmü ancak sen verirsin. Lütfen bu hissiyatımı kabul buyur.
Elhamdülillah… Billahi iman böyledir. Oysa dunihi ilahlar, Allah’ın yaratma gücüne de her bir özelliğine de sahip çıkar, kendilerini müstakilen var ve muhtar görürler, Allah özelliklerine de sahip çıkıp müstakilen var ve muhtar vasıf kazandırırlar. Oysa Rabb’imiz onları sert uyarır.
Nuh 17: “Hiç yaratan, yaratmayan gibi olur mu?”
Furkan 2 ve Fatır 13, Allah’ın mülkte ortağının olmadığını, Kasas 68’inci ayet yaratanın ancak Allah olduğunu, gücün ancak Allah’a ait olduğunu bildirir. Enbiya 29 da yine çok açık bir şekilde Allah’a karşı dunihi ilahlığını ilan etmişlerin cehenneme gidecekleri bildirir.
Allah’a ait olmasına rağmen, Allah’a ait ve ilahlık vasıfları olan her şeye müstakilen var ve muhtar özelliği kazandıran dunihi ilahlar, bütün bunları Allah’a karşı yani Allah ile birlikte (Allah yanı sıra) bir ilah oluşturdukları için yaparlar. Bu ayetlerle birlikte hadisteki dersi dikkate alırsak, Rasulullah (SAV) Efendimizin hadisindeki “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse” tanımlamasını “Sadrında/kalbinde hardal tanesi kadar da olsa Allah’a karşı bir başka ilah oluşturmuş kimse cennete giremez” şeklinde anlarız. Az veya çok olması önemli değil; Allah’a karşı dunihi ilahlığını ilan etmiş ve bu halinde ısrarlı, inatçı olanlar cennete giremezler. Hadiste ve sıraladığımız ayetlerden aldığımız derse göre bu böyle!
Rasulullah (SAV) Efendimiz aynı hadislerinde “Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan kimse de cehenneme girmez” buyuruyor. O’nun bu müjdesine nail olacak kişilerin hep altını çizdiğimiz gibi mutlaka billahi anlamda iman sahibi olmaları şarttır. Onlar içindir bu müjde. Yani cennete girme işini anlamamız için koşul, Billahi Anlamda İmanlı olmaktır. Koşul demeyelim de delil diyelim; hem koşul hem delil. O koşul yerine getirilecek; bu aynı zamanda onların cennetlik olduklarının da delili. Billahi anlamda imanları onların Fatır Suresi 32. ayette tanımlanan üç grup inanandan en az birinci gruba girmeleri demektir. Fatır Suresi 32. Ayette bahsedilen ilk gruptaki kişiler (kalbinde en az hardal tanesi kadar iman denildiğine göre) cennete girme koşullarının da en azına sahip kişiler demektir. En az hardal tanesi kadar iman dediği için Fatır Suresi 32. ayette belirtilen cennetle müjdelenen üç gruptan en az birinci gruba giriyor olmaları gerekir. Peki, Fatır Suresi 32. ayetteki o gruba nasıl girilir? Çünkü hedefimiz en azından orada olmak, hep onu ders yapıyoruz. Bizim yaptığımız dersler, tüm açıklamalar, cennet cehennem açısından bakılırsa en azından Fatır Suresi 32. ayetin kapsamına girebilmeye çalışmak.
Fatır Suresi 32. Ayette bahsedilen üç grubu biz genellikle nefs mertebeleri açısından düşünmüşüz hocam, demek ki daha kapsamlı mı düşünmek gerekiyor?
Eğer mesele nefs mertebesi ise yani Fatır 32. ayete nefs mertebesi bakışıyla yaklaşırsak; bizim anlattıklarımızla birlikte idraken fark edilmeli ki nefs mertebeleri nefs-i mutmainneden başlar. Yani kişi buradaki anlatılanları, kitaplardakileri dikkate alır da onu kendinde ete kemiğe büründürse onun nefs yolundaki ilk durağı nefs-i mutmainnedir. Çünkü nasıl inanılacak, nasıl amel yapılacak, hepsi açık bir şekilde ve defalarca ve evire çevire anlatıldığından kişi bunlara sıkı sarıldığından onun nefs yolundaki ilk durağı nefs-i mutmainne olur biiznillah.
Sevgili hocam, Fatır Suresi 32. ayette birinci gruba girmek için ilk şart Billahi Anlamda imanlı olmak mı bu durumda?
Evet, bir kere kesinlikle dûnîhi algı ve zanlarından, müstakilen varım ve muhtarım iddiasından vazgeçildiği, bu algı ve iddiaların reddedildiği beyan edilmeli; bütün bunlar hiçbir ikilem içermeyen bir şekilde idraken kabul edilmelidir. Bu durumda kişi billahi anlamda iman kullarına girmiş, şeytanı patronaj sistemi kullarından çıkmış olur. Bu süreç onda sabitleşince de nefs-i mutmainne ehli olur.
Müslümanlığa girme şartını da bunun gibi görebilir miyiz; yani Müslüman olmak nefs terbiyesine başlamak mıdır?
Evet, en azından Fatır Suresi 32. ayette bahsedilen üç gruptan hiç değilse birincisine girmek gerekiyor. Bu bir ayet, birinin yorumu değil. Birisi Müslümanlığa girmek istedi ve bir Cuma günü imam efendiye gelip de dedi ki; “Ben İslam’a katılacağım.” İmam efendinin tek yapacağı şey ona kelime-i şehadet söyletmek, aslında onun kelime-i tevhid ile açıklanan gerçeğe şahit olmasını istemek, bu yolu açmak, bu süreci başlatmak. Aynı şey bakın. Bu yüzden kelime-i şehadet söylenir, beyan edilir. Bu söylediklerimiz bilinmeyince söylemekle kalınıyor. Kelime-i şehadeti söylemek, bunları yapacağım demektir aslında. Bizim bu söylediklerimizden çok daha şiddetli bir beyandır o. Şehadet var çünkü, “Şahidim” diyor. Böyle bir beyan ve kabulden sonra billahi anlamda iman sahibinin artık nefsini ilahlık hissiyatından temizleme çalışmaları başlar ki gerçek nefs terbiyesi budur. Dolayısıyla billahi anlamda imanlı kul ilahlık hissiyatını temizlemek üzere bir hayat tarzı oluşturur ve o artık hayatı boyunca nefs terbiyesiyle meşguldür.
İslamiyet’i kabul etmek ilahlık hissiyatını reddediyorum demek mi oluyor bu durumda
Billahi anlamda iman sahibi olmaya adayım, bunu kabul ediyorum diyor kişi. Bu imanına uygun olarak nefsini ilahlık hissiyatından, sadrını da bu hissiyatın zanları, heva ve heveslerinden temizleyeceği bir hayat tarzına girmiş olur, İslamiyet’i kabul etmekle birlikte. Müslüman bu hayat tarzında gayret etmelidir, vazgeçmeksizin. Billahi anlamda imana girmekle reddedeceği şeyler var, onları reddettiğini (ki önce ilahlık hissiyatıdır bu), beyan edecek, sonra nefsini ilahlık hissiyatından temizlemek üzere terklerden oluşan bir hayat tarzı oluşturacağız. Fatır Suresi 32. ayetin kapsamına girmek böyle olur. Bu kadar açık, net bir tarifi var. Bu kişi bu hayat tarzında gayret ederken ilahlık hissiyatından tam temizlenilmeden cennete girilmez, mümkün değil.
Tam temizlenme olmadan cennet olmaz, çok korkutucu hocam!
Kişi ilahlık hissiyatından tam temizlenmiş olacak. Böylece temizlenince o kalpten (kalbin üzerini saran) ğıll veri tabanı silinmiş olacak. Kalpteki ğıll veri tabanı öyledir ki, hani bir yerlere girerken X-ray’den geçirirler ya, tehlikeli bir şey varsa orada ses çıkar, işte onun gibi... Geçemezsin. O ğıll veri tabanı olmayacaktır. Bu söylediklerimizi yapıyordu ama tam temizleyemeden vefat etti diyelim, Efendimiz (SAV) buyuruyor ki; “Rabbim mahşerde onun noksanını tamamlar ve onu cennete dahil eder.” Çok sahih bir hadis.
O kişi bu ilim çerçevesinde önerilenleri en azından yapmaya çalışıyor, bu yolda yani, bir dûnîhi ilah inanışı ve yaşantısında değil demek ki?
İdraken en azı saf süt su katmıyorsun. Bu saf sütten bir damla varsa kalpte Efendimiz o cehenneme girmez, cennet ehlidir diyor, Fatır Suresi 32. Ayettekiler için. Ayeti hatırlayalım: “Sonra kullarımızdan süzüp seçtiklerimizi kitaba varis kıldık. Onlardan kimi nefislerine zulmedicidir. Onlardan kimi muktesittir. Onlardan kimi de biiznillah hayratlar ile öne geçendir. İşte bu fazlu kerimdir.” Fatır 34’ü de hatırlayalım: “Adn cennetine girenler (mahşerde hapsedilmiş, sonra cennete dâhil olmuş kişiler) dediler ki; hamd hazanını bizden gideren Allah’a aittir. Muhakkak ki Rabbimiz Ğafûrun Şekûr’dur.”
Efendimiz’e Fatır 32 ayeti soruyorlar değil mi hocam?
Evet. “Ya Rasulallah! Bize bu hususta ne dersin?” diyorlar. Efendimiz buyurdular ki; “Fatır Suresi 32. ayette belirtilenlerin hepsi cennetliktir. Ancak hayratta öne geçmiş olanlar doğrudan cennete kavuşurlar. Muktesit olanlar ise küçük bir hesaptan sonra cennete girerler. Birinci grup insanlar ise mahşere hapsedilirler. Onları bir hazan kaplar. Bir süre sonra Rableri merhameti ile onların noksanını giderir ve onlar da cennete dâhil olurlar. Fatır Suresi 34. ayetteki duayı yapanlar da işte bu grup insanlardır.”
Allahım, lütfen bizleri merhametinle bu üç gruptaki kullarından eyle ve bunu çok kolayca lütfediver (âmin).