İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ARNAVUTLUK-1995-1996 -12-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Pogrades
Bundan önce Arnavutluk’a dört kez gitmiştim. Son seferim dört yıl önceydi. Kardeş Arnavutluk’un kara gün dostuydum. Komünist sistemin en acımasız uygulamalarına tanık olmuştum. Orada Lenin’in, Stalin’in heykelleri vardı; Enver Hoca’nın görkemli bir anıtı, Tiran’daki İskender Bey Meydanını süslüyordu!
Yıllar yılları kovalarken ne Enver, ne Lenin, ne de Stalin kaldı! Demokrasiye geçildi. Salih Berişa Cumhurbaşkanı. Enver’in adamı Ramiz Aliya da yok artık!
Üçüncü Arnavutluk seferimde, fırtınadan öncesi sessizliği hissetmiştim. Sonra kıyamet koptu ve Arnavutluk alt-üst oldu. Dördüncü seferde, demokrasiye geçiş sancıları çekiliyordu! Elindeki şarap şişesini caddenin ortasına vurarak kıran genç bir Arnavut “demokrasi!” diye bağırıyordu. Besbelli ki, demokrasiyi, istediğini yapabilme özgürlüğü olarak algılıyordu?
Makedonya’nın, Arnavutlar’ların çoğunlukta olduğu Struga kentindeydim. Ricam üzerine oradaki dostlarım Fevail Çorba, Maksut Polojani ve Zeynullah’la birlikte 29 Ağustos 1995 Günü, Cafesan kapısından geçerek Arnavutluk’a girdik. Demokratik Arnavutluk’a giriş, artık, T.C. vatandaşları için de sorun değildi; çünkü vize yoktu. İşte, kardeşlik buydu…Hangi ülkenin vatandaşı olursa olsun, Arnavutlar için de vize istenmiyormuş. Başka milletlerden ise 40 Dolar vize ücreti alınıyormuş.
Ohri Gölü’nün, Arnavutluk yakasındaki sahillerinde, özel restoranlar açıldığını gördüm. Bunlardan birisinde durup Rakı Ruşi eşliğinde balık yerken, Enver Hoca despotizminin, uzun yıllar, Arnavut Kardeşlerime neler çektirdiği, gözlerimin önünden sinema şeridi gibi geçti.
Pogrades şimdi daha canlı bir kent görünümündeydi. Bir kilise ve 2 Cami, ibadete açıktı. Ebubekir adlı caminin imamı El-Ezher Üniversitesi’nden mezun, Türkçe konuşan, Prizrenli bir Arnavut’tu. Camide ibadete gelen bir kişi ile de Türkçe sohbet ettik. Ben biraz da şaşkınlık ve şakayla; “yahu burada galiba, herkes Türkçe konuşuyor?” deyince Fevail Çorba; “Arnavutluk’ta 250 bin Türk yaşıyor” dedi.
Bir süre Pogrades çarşısında dolaştıktan sonra bir Cafeye oturduk, Fevail’in tanıdığı bir posta memuru bize birer kahve ısmarladı. Öğrendiğimize göre, çok sayıda özel işletme yerleri açılmış. Herkesin, oturduğu evi, ucuz fiyatla ve uygun koşullarla alabilmesi olanağı da yaratılmış. Evi satan alanlar da hemen gerekli tamiratı ve düzenlemeyi yaparak, daha insanca bir yaşama ortamına kavuşmaktadır.
Pogrades’in tek oteli, eskisinden daha kötü durumdadır. Bunun nedenini sorduğumda; “özelleştirileceği için, bakım ve onarım yapılmıyor” dediler. Keza plajın durumu da kötüydü. Kumsal üzerine, artık kullanılamayacak durumdaki, kötü sandallar atılmıştı. Değişen bir başka şey de, sahilde, herkesin balık tutabilme özgürlüğüne kavuşmuş olmasıydı!…
Arnavutluk’ta, çok sayıda motorlu araç görülüyordu. Mercedes dahil, tüm markaları görmek mümkündü.
***
Yine bir Makedonya seyahatinde, çok sevdiğim ve özlediğim Arnavutluk’u kısa bir süre için de olsa görmeyi arzu ettiğimi, Strugalı Arnavut dostum Amir Selimi’den rica ettim. Eşim Nurten ve Amir’in eşi Mağfire Hanım ile birlikte 15 Ağustos 1996 Günü, her zamanki gibi Struga’dan hareketle, Cafesan’a geldik. Amir’in Yugo otomobilini orada bırakıp, tampon bölgeyi yürüyerek geçtik ve Arnavutluk’a girdik.
Tiran-İstanbul otoyolunun 200 metrelik bir kısmının tamamlanmış olduğunu gördüm. Dış yardımlarla Cafesan sınırının Arnavutluk kısmında yeni binalar ve modern giriş kapıları inşa etmişler. Nurten şaşırdı: “Ama bu polisler halâ komünizm döneminin polisleri gibi!” dedi. Aklımdan, “yakından onlar da değişecekler” diye geçirdim.
Amir’in teyzesinin yaşadığı köyden Aryan’ın Mercedes arabası ile Pogrades’e doğru yola çıktık. 20 Km.lik yol, halâ berbat! Sınırın Makedonya yakasına çeki düzen verilmişken, Arnavut yakası halâ yeterli düzenlemeye kavuşamamış.
Pogrades’e giden yol, Ohri sahilini izliyor. Sahil boyunda geçen yıl gördüğüm özel cafe ve restoranların sayısı ikiye katlanmış.
***
Pogrades’te geçen yıl gördüğüm olumsuzluklar daha da artmış. Kent çok pis. Gölün sahili berbat! Parkların hali yürekler acısı! Kırık şişeler, bostan kabukları, kola, meşrubat kutuları, ambalaj kâğıtları yerlere atılmış. Oysa kent içinde epeyce çöp kutuları bulunuyor. Caddede yürürken, büyük bir nara patlatarak, elindeki bira şişesini yere çarpan bir serserinin yaptığına üzülmemek elde değil! Amir, kısa bir süre önce burada iki polisin öldürüldüğünü söyledi. “Arnavutluk’ta güçlü bir mafya oluştu” dedi Amir…
Amir, Strugalı bir arkadaşının işlettiği restorana götürdü. Kapalıydı. İçerideki kadınlar bizi görüp açtılar da girip kahve içtik. Meğer Maliye memurları, vergi konusundaki aksamalardan dolayı burayı kapatmışlar. Makedonya’dan gelip burada işyeri açanlardan hoşlanmıyorlarmış.
Kent içinde epeyce dolaştık. Uzun sahil şeridindeki doğal plaj, halk için büyük bir şans…Arnavutlar’ın çehresi de değişmiş. Artık açık-saçık giyinenlerin; zengin giyinip, süslenenlerin sayıları artıyor.Motorlu vasıta sayısı, bisiklet sayısını geçmiş. Mercedes marka otomobil sayısı da bir hayli fazla.
Sahil şeridindeki bir restorana girip, nefis, taze ohri balığı ile karnımızı doyurduk.
Salih Berişa, İslâm ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesine özen gösteriyormuş. Tiran’daki Fransa Büyükelçisi, Berişa’ya; “Ne oluyor?…” diye sorunca Berişa; “Halkımızın % 70’i müslümandır” diye cevap vermiş. Suudi Arabistan, Pogrades’te bir hava alanı inşa edecekmiş. Ayrıca bu ülkeden Arnavutluk’a 1 Milyon Kur’an’ı Kerim gönderilmiş. Hem de orijinal metnin yanında Arnavutça çevirisinin de yer aldığı, lüks baskılı olarak…Ama Berişa, hristiyanların da hak ve hukuklarına saygılıymış. Örneğin; yeni bir kilise inşaatı yaptırıyormuş. Amir gülümseyerek; “Salih Berişa akıllı adam. Kilise tam yolun üzerinde ve gelen geçen herkesin görebileceği bir yerde yapılıyor. Oysa kilisenin inşa edildiği köydeki halkı tamamı müslümandır…” dedi.
Strugalı Arnavutlar, tatilerini Arnavutluk sahillerinde geçiriyorlarmış. Amir eşi ve çocuklarıyla birlikte Draç’ta dinlendiğini söyledi. Makedonyalı Arnavut, Arnavutluk’u kendi ülkesi sayıyor ve burada çok rahat ediyor.
Pogrades’te TRT’nin bütün kanallarının, TGRT, HBB ve Show TV’nin rahatlıkla izlenebildiğini öğrendim. Ama kasetçilerde, benim bile adını hiç duymadığım sözde Türk sanatçıların kasetleri peynir-ekmek gibi satılıyor. Kuşkusuz, burada Türkler de var, ama Arnavutlaşmış Türkler de bir hayli fazla?…
***
Struga Şiir Akşamları için Makedonya’ya giderken, Arnavutluk’un Ankara Büyükelçisi İskender Şukupi ile görüşmüş; Arnavutluk’un son durumunu görebilmemi teminen, birkaç gün bana bu olanağı sağlamasını rica etmiştim. Struga’da iken ondan gelen bir telefon görüşmesiyle de umutlanmıştım. Ama maalesef, bu sağlanamadı. Bunun üzerine ben de, bir hafta sonra, 22 Ağustos 1996’da Strugalı Arnavut dostlarım sayesinde, bir kez daha Arnavutluk’a giriş yapma olanağını elde etmiştim.
Struga’nın Livadiya Köyünden gelen dostlarım Maksut, Zeynullah ve Nebi, sabah 06.45’de bizi otelden aldılar ve Maksut’un kullandığı araba ile Cafesan sınır kapısına vardık. Değerli dostum Züber Musai da, eşi Şekeriye hanımla birlikte gelmişler, bizi bekliyorlardı. Sınırın Arnavutluk yakasından iki Mercedes kiraladılar ve hemen Tiran’a müteveccihen hareket ettik.
5-6 bin nüfuslu Libraj Kasabasında kısa bir mola verip, folklorcu Anila Kukli’yi de yanımıza alıp yola devam ettik.Elbasan’ı geçtikten sonra dağları aşarak saat 12.00 sularında Tiran’a ulaştık. Dostlarım kent merkezinde bir grup arkadaşlarıyla buluştular; kısa bir tur attıktan sonra bir restorana girip, karnımızı doyurduk.
Panayot Kanaçi
Yıllarca, Arnavut halk oyunlarının koregrafisini yapan ve oyunları en güzel şekilde oynayan, bale sanatçısı Panayot Kanaçi, 40 gün önce, 73 yaşında vefat etmişti ve bizim Tiran’a vardığımız gün, onunla ilgili bir tören vardı. Dostlarım, Drita Ansamblı adına bir çelenk yaptırdılar; hep birlikte Panayot’un mezarını ziyaret ederek, bu çelengi koyup, saygı duruşunda bulunduk.
Ayrıca, bir salonda düzenlenen Panayot’la ilgili anma toplantısına da katıldık. Duyduk ki, Arnavutluk Devlet Halk Dansları Topluluğu’na Panayot Kanaçi’nin adını vermişler. Toplantıdan sonra, herkes masalara davet edildik ve bazı ikramlarda bulunuldu. Bayan Kanaçi hüngür hüngür ağlıyordu!… Karşımda Liljana Cingu adlı bir dansçı oturuyordu. Yanında da ansamblın baş oyuncusu Rexep Çeliku vardı.
Daha sonra bizim grupla salondan çıkan, Devlet Dans Topluluğu Müdürü Besim Petrela gruptan arkadaşı Kazım Alimehmedi ile birlikte bizi bir süre gezdirdiler ve daha sonra, Tiran’da sayıları çoğalan bir Cafe-Bar’a davet ederek kahve ısmarladılar.
Tiran
Tiran çok değişmişti. Artık, bisiklet ordusunun yerini çoğu Mercedes markalı otomobiller almıştı. Dükkanların hepsi özelleşmişti. Lüks otellerle birlikte işportacıların çokluğu dikkati çekiyordu.
Büyük masraflarla oluşturulan Enver Hoca Müzesi darmadağın edilmiş, ortadan kaldırılmıştı! O bina artık Kültür Merkezi olmuştu. Ayrıca bu bina, fuarlar için de tahsis ediliyordu. A.B.D. görkemli bir sefarethane inşa etmişti.Yabancı sermaye iyice girmişti. Başta Türk malları olmak üzere, her ülkeden getirilen mallar satılıyordu.
Tiran, özgürlüğün ve demokrasinin tadını çıkarıyordu. Hırsızlık, yankesicilik, alkolizm, narkotizm gırla gidiyordu. İnsanlar gönüllerince eğlenmenin zevkini çıkarıyorlardı.Kuşkusuz zaman içerisinde, demokrasiyi de iyice özümseyerek, yeni bir düzen kuracaklar ve layık oldukları yaşama kavuşacaklardı.
Akşam saatlerinde Tiran’dan ayrıldık. Gece karanlığında Elbasan’ı geçerken Züber; “Çinli’lerin yarım bıraktıkları Metalürji tesislerini Japonlar tamamlayacaklarmış” dedi.
Libraj’a yine uğradık. Sazet-Frangova Ansamblının koregrafı Sadi Halili, kızı ile birlikte bizi bekliyordu ve ısrarla yemeğe götürdü. Şukumbini Nehri kenarındaki özel bir lokantada yemek yedik. Sadi, “Bu gece burada kalın, yarın sizi Saranda’ya götüreyim, Tiyatro Festivali’nin açılışını görürsünüz” dedi ama, bu mümkün değildi. Yola devamla, 23.00 sularında Cafesan’dan Makedonya’ya girdik.

Yazarın Diğer Yazıları