İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Belçika'da Yaşayan Afyonkarahisarlı Ozanlar -I

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Birçok yazımda, “nerede insan yaşıyorsa, orada Türkler vardır” demiştim. Devam ediyorum: Türk’ün olduğu yerde ozanlar bulunmaktadır ve bu ozanların arasından da mutlaka Afyonkarahisarlı olanlar vardır. Özellikle geçen asrın ortalarında akın akın Avrupa’ya giden hemşehrilerimizin arasında, ozanlık geleneğimizin bütün gereklerini, güçlü bir şekilde yerine getirebilen ozanlarımız yer almaktadır. Bu ozanlarımızdan Fakı Edeer ve Kamil Sayın ile ilgili yazılar kaleme alarak, Kocatepe Gazetemizde yayımlamıştım.

Bu yazımda Belçika’ya yaptığım seyahatlerde tanıdığım kimi hemşehrilerimin adları yer alacak ve  o seyahatlerimde bana gösterdikleri candan ilgi ve yardımdan söz edilecektir.

***

Belçika Yolunda

27 Ağustos 2000 sabahı erken kalkıp hazırlanmış ve bir taksiyle Esenboğa Hava Alanı’na gelmiş, saat 10.00’da kalkan THY’nın Boing’i ile İstanbul’a uçmuştum. Atatürk Hava Limanından saat 12.00’de kalkması gereken THY uçağı, 13.35’te havalanabilmişti. Uçakta gurbetçi kardeşlerimiz vardı. Bu nedenle olmalı, ikram çok zayıftı!...

10500 metre yüksekten saatte 705 km. hızla uçarken, Bulgaristan ve Romanya toprakları, Transilvanya, Tuna Nehri altımızda uzayıp gidiyordu…Hava pırıl pırıldı ve ben cam kenarında oturduğum için, az da olsa tanıdığım Balkan topraklarını seçebiliyordum. Nitekim Belgrad Kalesini sağdan ve soldan kuşatan Tuna ve Sava Nehirlerini; Macaristan’ın denizi sayılan Balaton Gölünü de net olarak görmüştüm. Sonra Avusturya…ormanlar, yem-yeşillikler…işlenmiş topraklar…Almanya ve nihayet Belçika… 3 saatlik uçuştan sonra Brüksel Hava Alanına inmiştik.

Brüksel

Brüksel Hava  Alanı Terminali, o zamanki İstanbul Atatürk Hava Limanı Terminalinin üç misli büyüklükteydi. Pasaport polisinden geçiş, valizimin alınışı ve Belçika’ya resmen giriş…Sevgili Metin Edeer karşımdaydı. Metin, benim Emirdağlı hemşehrim ve  dostum Fakı Edeer’in kardeşi idi. Metin’in arabası ile kent merkezine gelmiş ve kahvehanede beni bekleyen Fakı ile kucaklaşmıştım. Tamamı Emirdağlı hemşehrilerimizden oluşan kahvehane televizyonunda  BJK-Rizespor futbol maçını seyrettikten sonra, yine Emirdağlı bir hemşehrimize ait olan Bergama adlı restoranda yemek yemiştik.       

Ankara’dan ayrılmadan önce, Diyanet İşleri eski başkan yardımcılarından değerli dostum Hamdi Mert vasıtasıyla, Başkanlığın Brüksel’deki misafirhanesinde rezervasyon yaptırmıştım. Yemekten sonra Metin ve Fakı ile birlikte, tümü Emirdağlı olan hemşehrilerimizin iş yerlerinin bulunduğu cadde üzerindeki, Diyanet misafirhanesine giderek yerleşmiştim. Burada görevli Çifteler’li Ali, beni önemli konukların ağırlandıkları odaya yerleştirmişti. 

Ertesi sabah erken kalkmış; dışarıya çıkıp bir fırından simit, poğaça almış, kahvehanede çay içerek karnımı doyurmuştum. Sonra çıkıp, botanik bahçesine kadar yürümüş; kentin güzelliklerini fotoğraflamıştım. Öğle saatlerinde Fakı ile buluşacağım için, Diyanet Misafirhanesine dönmüş; orada kimi Emirdağlı hemşehrilerimle tanışıp görüşmüştüm.

Belçika ilginç bir ülkeydi. Öğrendiğime göre burada insanlar, sınırlı ölçüde uyuşturucu alabiliyorlardı! Polis ve yasalar insana karşı hoşgörülü davranıyorlardı. Örneğin o yıllarda gerçekleştirilen Avrupa Futbol Şampiyonası öncesi af çıkarılıp, hapishaneler boşaltılmıştı!. Küçük suç işleyenler, kısa sürede salıveriliyorlardı.

Belçika’nın nüfusu 10 milyondu. 100 bin dolayında Türk’ün yaşadığı; bunun 50 bininin Emirdağlı olduğu söyleniyordu ama; geçen  yıllar içerisinde bu sayıların daha da artmış olduğu muhakkaktı. Esasen Belçika’daki yabancıların sayıları 3 milyonu buluyordu ve yaklaşık 2 milyon da İtalyan yaşıyordu.

Fakı, yıllar önce tanıdığım, hemşehrimiz Ozan Avşar’la birlikte gelmişti. İkisi de ozan olan hemşehrilerimle, Bergama adlı lokantada yemek yemiş; sonra da Fakı’nın otomobili ile Gent’e müteveccihen yola çıkmıştık. Brüksel-Gent yolu otobandı. Düzenli, temiz, yolun sağı ve solu bakımlı ağaçlarla doluydu.

Gent

Gent, Belçika’nın üçüncü büyük kenti idi. Burada 300 bin kişi yaşıyordu. Emirdağlı hemşehrilerim, ülkenin her yanında olduğu gibi, burada da örgütlenmişlerdi. “Mızrap” adlı dernek bunlardan biriydi ve üyeler müzikle ilgiliydiler. Fakı Edeer, derneğin kurucularından biriydi. Burada Fakı ve Ozan Avşar’ın ayrı ayrı ve birlikte okudukları türküleri zevkle dinlemiş ve hemşehrilerimle gurur duymuştum. Musiki zevkimizi yudum yudum içerken; Fakı’nın damadının getirdiği döner ile de karnımızı doyurmuştuk.

Fakı  ve Metin Edeer

Değerli dostum Fakı olmasaydı, herhalde elimi kolumu sallaya sallaya Belçika’ya gitmeye cesaret edemezdim. Ona telefon ettiğimde, “uçağa atla gel, seni karşılarım” demişti. Kendisi hava alanına gelememişti ama ona son derece saygılı olan kardeşi Metin Edeer, lütfedip gelmiş ve beni karşılayıp, misafirhaneye kadar getirmişti. Metin, bununla da yetinmemiş, Brüksel’de olduğum her gün beni aramıştı. Üstelik, Brüksel’den ayrılıp yurda döneceğim gün misafirhaneye olan borcumu ödemek istediğimde, “Metin bey ödedi efendim” demişlerdi. Metin sonraki yıllarda kurulan Emirdağlılar Vakfı’nın başkanlığını yapıyordu.

Açıklama: C:\Users\İrfan Ünver\Desktop\Fakı-Metin Edeer.jpg 

Fakı (sağda) ve Metin Edeer kardeşler

 

Metin, Fakı’dan önce Belçika’ya nakl-i mekân etmişti. 1954 Emirdağ doğumlu olan Fakı, ilk ve orta öğreniminden sonra çeşitli işlerde çalışmış; 1985 yılında Metin’i ziyarete gittiğinde de bir yolunu bulup Belçika’da kalmıştı. Bir süre Metin’in yanında çalıştıktan sonra, kendi işini kurmuştu. Şimdi Gent’te üç çocuğu ile birlikte yaşamını sürdürüyordu.

Fakı Edeer, kendisini çok iyi yetiştirmiş bir halk sanatçısıdır. Âşıklık geleneğinin bütün gereklerini yerine getirmekte; saz çalıp, türkü çığırmaktadır. Daha çok da kendi şiirlerini, kendi oluşturduğu melodiyle okumaktadır. Zaman zaman resital vermekte; hatta bilimsel toplantılarda, bildiri sunmaktadır.

Burada şunu açık yüreklilikle belirtmeliyim ki; Belçika seyahatimde, Fakı ve Metin Edeer kardeşler ile Ozan Avşar’ın candan ilgileri olmasaydı; seyahatim böylesine güzel geçmezdi. Bu nedenle bu üç değerli hemşehrime şükran borcum vardır.

Bir ara Gent içerisinde arabayla tur atmış; spor kompleksini de yaya olarak dolaşmıştık. Burası tüm sporlar için mükemmel bir antrenman alanıydı ve her türlü olanaklar mevcuttu. Mükemmel havayı bol bol içime çekerek, var olduğu hissedilen oksijenle ciğerlerimi doldurmuştum.

Terneuzen

Avrupa ülkeleri, artık birbirlerine selamsız sabahsız girip çıkıyorlardı. Bir ara Fakı’ya, “Belçika’nın denize çıkış noktası nerede” diye sormuştum. Bunun üzerine Fakı; “hadi seni denize götüreyim” demiş ve 28 Ağustos 2000 günü, Gent’e 20 km. uzaktaki, Hollanda’nın Terneuzen kentine gitmiştik. Ne Belçika’dan çıkarken ve ne de Hollanda sınırlarından içeriye girerken, bir ülkeden, başka bir ülkeye geçtiğimizi anlamamıştım.

Belçika ile Hollanda’nın birlikte açıp değerlendirdikleri Gent-Terneuzen Kanalı epey hareketli bir trafiğe sahipti. Kanalın iki yakasındaki ağır sanayi tesisleri; demir-çelik, çimento, un fabrikaları ve petrol rafinerisi bölgenin önemini ve değerini yansıtan görüntülerdi. Yol boyunca da küçük, ama şirin köyler dikkati çekiyordu. Giderken kanalı solumuza almıştık, dönüşte ise öte yakasını izlemiştik.

Terneuzen güzel bir kentti. Kuzey denizine, bakıyordu. Deniz kıyısındaki güzel bir restorana oturup, bir şeyler içmiştik. Burada hem denizi temaşa etmek mümkündü, hem de ortadaki yuvarlak masa üzerinde bulunan dergi, gazete ve kitaplara göz atma fırsatını bulmuştuk.

Kent içinde Türkler’e ait restoranlar vardı. Marmara adlı restoranı, birkaç dönerciyi görmüştük. O arada bizim Fakı’nın da burada dönercilik yaptığını öğrenmiştim. Buraya, bizim gibi günübirlik gelip giden Belçikalılar ve hatta İngilizler oluyordu. Ayrıca irili ufaklı otellerde konaklayanlar da vardı. Bu nedenle kentin kapasitesinin üzerinde bir iş yeri çokluğu göze çarpıyordu. Ne yazık ki o gün hava muhalefeti nedeniyle dükkanlar tenhaydı. Nitekim, biz çarşıda dolaşırken yağmur başlamış; biz de arabamıza atlayıp, yola revan olmuştuk. Birkaç kilometre yol katedip, Belçika sınırından içeriye girdiğimizde hava pırıl pırıldı!..

 

Yazarın Diğer Yazıları