İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Filozof-Heccav-Öğretmen Namdar Rahmi Karatay

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Afyonkarahisarlı Şairler Yazarlar Hattatlar kitabımın hazırlıklarını yaparken, bugün hayatta olmayan büyüklerimiz bana, Namdar Rahmi’nin de Afyonkarahisarlı sayılabileceğini ve kitabımda ona da yer vermem gerektiğini söylemişlerdi. Ancak ben o tarihte Namdar Rahmi’nin hemşehrim olabileceğine ilişkin bir belge bulamadığım için onu “Afyonkarahisarlı Şairler ve Yazarlar arasına almamıştım. Oysa, Edip Ali, Dr.Haluk Nur Baki, Av.Mahir Erkmen gibi değerli hemşehrilerimiz Namdar Rahmi’yi çok iyi tanıyorlardı…

Afyonkarahisar’ın eğitim ve kültür hayatında önemli bir yeri olan NAMDAR RAHMİ KARATAY babasının görev yaptığı sırad24 Kasım 1896 tarihinde Kütahya’da doğdu. Tam adı Mehmet Namdar olan Namdar Rahmi, Konya’nın tanınmış ailelerinden Abdülfettahlar ile Karataylar’a mensuptur. Babası evkaf müdürlerinden Konyalı Abdülfettahoğullarından Rahmi Bey, Şeyh Vefa’nın soyundandır. Bu sebeple, Konya’nın Meram-Köyceğiz Mahallesi’nde Şeyh Vefa için Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından hankâh olarak yapılıp sonra camiye çevrilen binanın mütevellilerinden biri Namdar Rahmi diğeri mülkiye kaymakamlarından olan kardeşi Rahmi Bey’dir.

İlk ve orta okulu Kütahya’da okuduktan sonra ailesinin Konya’ya taşınması üzerine Konya Lisesine kaydoldu. Lise yılları, fikrî tekâmül, okuma ve kendini yetiştirme yönlerinden, üzerinde çok etkili oldu. Hayatında önemli bir yeri olan Naci Fikret (Baştak) ile Lisede tanıştı. 1910-11 ders yılında Naci Fikret’in sınıfının çıkardığı Ufk-ı Âtî adlı edebî dergideki “N. Fikret” imzalı yazı ve şiirler onu derinden etkiledi.

1912 yılında idadiyi bitirince hocası Hayrettin Bey’in müdürlüğünü yaptığı Özel Ümit İdadisinde öğretmenliğe başladı. Babasının ısrarıyla öğretmenliğin yanı sıra Konya Hukuk Mektebine de devam etti. Bu arada Babalık’ gazetesinde yazıları yayımlanıyordu. Yazılarını beğenen Isparta Mutasarrıfı Şevket Bey’in teklifini kabul ederek 1915 yılının Eylül ayında Afyonkarahisar Lisesi İdadisi tarih-coğrafya öğretmenliğine başladı. I. Dünya Savaşı’nın sürdüğü bu yıllarda askerlik için İstanbul’a gönderilirse de bünyesinin zayıflığı sebebiyle askerlikten muaf tutuldu. 

Kardeşi Saadettin, ziraat tahsili için Macaristan’a gidince, babası ile henüz küçük yaşta olan kız kardeşi Konya’da himayeye muhtaç kaldıkları için Konya’ya döndü ve Nümune Mektebinde vekâleten Fransızca dersleri vermeye başladı. Fakat pek az bir süre sonra bu okul kapanınca İttihat Terakki Mektebine müdür olarak atandı. Bu okul l Eylül 1917’de lağvedilince Namdar Rahmi, İsmail Zühtü ve Mümtaz Bahri (Koru) ile anlaşıp İttihat Terakki Mektebini “Anadolu İntibah Mektepleri” adıyla yeniden kurdular.

O günlerde yazı ve şiirleriyle Konya Valisi Muammer Bey’in dikkatini çeken Namdar Rahmi, 1918 sonbaharında birkaç arkadaşıyla birlikte Budapeşte ve Viyana okullarında incelemeler yapmak üzere Valilik tarafından Avrupa’ya gönderildi. Avrupa dönüşü bolca getirdiği kitapların da etkisiyle felsefeyle ilgilenmeye başladı.

Namdar, bu sıralar ilki 1920, ikincisi de 1922’de olmak üzere iki defa Maarif Vekâleti Orta Tedrisat Müfettişliği de yaptı. Ayrıca  iki yıl süreyle, Konya Sultanisinde edebiyat ve felsefe dersleri öğretmenliği yaptı. 1925 yılında hükümet tarafından Sorbon Üniversitesine, ruhiyat, fen ve eğitim tahsili için gönderildi. 1928’de memlekete döndüğünde Konya Lisesi felsefe öğretmenliğine atandı. Konya’da öğretmenliğin yanı sıra bütün enerjisini felsefi çalışmalara verip, Enerjetizm akımını, değişik sahalarda ortaya koymaya ve yaymaya çabaladı. Bu esnada yanına verilen Şekuri isimli stajyer bir öğretmen, çıkardığı Balarası adlı dergiye müstehcen resim koyduğundan dergi toplatılarak, bu dergide yazısı bulunan Namdar Rahmi, Şekuri ile birlikte görevden uzaklaştırıldı. Uzun girişimler sonucu vekâleten atandığı Yüksek Öğretim Şube Müdürlüğü göreviyle memuriyete; çok geçmeden de ısrarlarının kabul görmesiyle öğretmenliğe geri döndü. 

Önce Afyonkarahisar’a, 1929 yılı sonunda da, Bursa Lisesi felsefe öğretmenliğine nakledildi.

1932 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan I. Dil Kurultayı’na katıldı. 1939 yılında Bursa’da Öğretmen Süeda Hanım’la evlendi. Bu evliliğinden Ali Başak adlı bir oğlu ile Yeşim adında bir kızı Dünyaya geldi.  

 1942’de Ankara Gazi Terbiye Enstitüsüne tayin edildi. Ankara’nın havası sağlığını bozduğundan 1947’de İstanbul Çapa Kız Enstitüsüne atandı.1948 yılı kasım ayında sol tarafına felç geldi. Tedavi görüp evine döndüğü sırada ikinci bir inme üzerine iki yıl raporlu kaldı. Sonra Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nde görevlendirildi. 1952 yılı başlarında emekliye ayrılıp Harem İskelesi’ndeki evine çekildi. 1953 yılının haziran ayında ailesiyle birlikte yerleşmek için gittikleri İzmir’de, 26 Ağustos 1953 günü sabahında henüz 57 yaşında iken vefat etti.

İlk yazı ve şiirleri lise yıllarında Şahâp dergisinde yayımlanan Namdar Rahmi Karatay, daha sonra AfyonkarahisarNurBabalıkTerbiye PostasıOcak, SelçukYeni FikirMillî Mecmua gibi dergi ve gazetelere de yazmış; kendisi de dergiler çıkarmıştır. 1 Şubat 1929 tarihinde Refik Fikret’le birlikte çıkardığı Kervan adlı dergi bunlardandır. On beş günde bir yayımlanan bu dergiyi ne yazık ki, ancak altı sayı çıkarabilmişlerdir.

Çok sayıda makalelel, gazete ve dergi yazılarının yanısıra, Namdar Rahmi’nin kitap bütünlüğünde yayımlanan eserleri şunlardır:

1. Felsefi Meslekler Vokabüleri (Afyon 1932): Bu kitap Türkiye’de Latin harfleriyle yazılan ilk felsefe sözlüğüdür.

2. Namık Kemal ve İdealizmi (Bursa 1941)

3. Yazma Dersleri (İstanbul 1945)

4. Paris Mektupları (İstanbul 1952): 1925-1928 yılları arasında Sorbonne Üniversitesinde öğrenci  iken  Babalık gazetesine gönderdiği mektuplardan oluşmuştur. Namdar Rahmi bu eserinde Batı kültürü ile Fransız irfan ocaklarını ele almıştır.

5. Kitaplarımın Hikâyesi (İstanbul 1952)

 6. Geçti Bor’un Pazarı (Ankara 1954): Hicivlerini topladığı bu kitabı, ölümünden sonra kardeşi, Dostları ve öğrencileri tarafından yayımlanmıştır.

            Aşağıda, Hiciv şairi Namdar Rahmi’nin iki şiirini sunuyorum.
-1-

Başta kavak yelleri estiği günler hani?
Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?

Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Bor'un pazarı, sur eşeği Niğde’ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin?
Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin?
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin,

Ne çıkar öğrenmişsin mesahası piy diye,
Geçti Bor'un pazarı, sur eşeği Niğde’ye!

Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
Ne dans ettin, eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,

Kim dedi ey serseri gençliğine kıy diye?
Geçti Bor'un pazarı sur eşeği Niğde’ye!

Gönül ne çalgı ister, ne eğlence, ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,

İhtiyarlık gölgesi perde çekti dideye,
Geçti Bor'un pazarı sur eşeği Niğde’ye!

Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,
Genç iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler, bardak bardak,

Dokunuyor üç kadeh simdi bizim mideye,
Geçti Bor'un pazarı sur eşeği Niğde’ye!

Hasan’ın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp şişmeli,
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli

Sonra seni almazlar hiçbir yere çiğ diye
Geçti Bor'un pazarı sur eşeği Niğde’ye!

-2-

Görmüyoruz sanmayın iç yüzünü işlerin,
O doğru duruşların, o eğri gidişlerin,
Ne yolda olduğunu o yaldızlı fişlerin,
 Biliriz yenileni kuzu mudur, tavşan mı?
  Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

Maroken koltukların çıkardınız tadını,
Yokladınız güzelin elcilini, yadını,
Şu ince belli kızı, şu fıkırdak kadını,
 Ne dediniz olmadı, bir yosma mı, civan mı?
 Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

Sizler de bizdendiniz, ne çabuk ayrıldınız?
Her biriniz en yüce yerlere kayrıldınız,
Kiminiz doğruldunuz, kiminiz eğrildiniz,
 Böylece zevk içinde yaşarsınız, yalan mı?
 Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

Yok mu ata malından azıcık pay bize de?
Adımız hiç görülmez pasaportta, vizede,
Biz de gezmek isteriz Londra'da, Gize'de,
Bizim yerimiz sade Sivas, Erzurum, Van mı?
 Sizinki tatlı can da bizim ki patlıcan mı?

Ne sorulur bilseydik, amcamız, dayımız mı?
Değilse nemiz eksik aklımız, boyumuz mu?
İnanımız mı bozuk, kanımız, soyumuz mu?
 Bizim kanımız başka, sizinki başka kan mı?
 Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

Bizler de sizin gibi yorulmak istiyoruz,
Divanda, encümende kurulmak istiyoruz,
İnsanlar sırasında görülmek istiyoruz,
 Kırk yıl posteki gibi sürünen de insan mı?
 Sizinki tatlı can da bizim ki patlıcan mı?

Süründük bu kadar yıl Aydın'da, Muş'da, Van'da,
Kahve gibi kavrulduk, dövüldük bu havanda,
Şöyle bir yaşamadık Karlisbat'da, Lozan'da,
 Balı, kaymağı sizin, bize acı soğan mı?
 Sizinki tatlı can da, bizimki patlıcan mı?

Yazarın Diğer Yazıları