İrfan Ünver Nasrattınoğlu

TÜRKİYE – AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİSİ *Tansu Çiller'le tartışmam *Adaylıktan da çıkaracaklar!

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Türkiye-Avrupa Birliği (AB)  ilişkileri, 31 Temmuz 1959 tarihinde başladı. 12 Eylül 1963’te imzalanan Ankara Anlaşması ile de hukuki bir boyut kazandı. Bu Anlaşmadan sonra özellikle 1990’lardan itibaren yeni kavramlar ortaya atılmaya başladı. Örneğin, AB tarafından Türkiye için ileri sürülen “Ayrıcalıklı Ortaklık” ya da “Stratejik Ortaklık” gibi bazı kavramlar önerildi. 2000’lerin başında ise Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasını istemeyen Almanya, Fransa, Hollanda, Avusturya gibi bazı AB üyesi ülkelerdeki merkez ve aşırı fanatik gruplar tarafından “İmtiyazlı Ortaklık” adında bir seçenek yakıştırıldı. Tam üyelik dışı bir model olarak ortaya atılan bu seçenekle, güya Türkiye’nin AB karar alma mekanizmalarına dahil olmadan daha yoğun ve sıkı bir işbirliği tesis edilmesi sağlanacak idi. Söz konusu gruplarca bu seçenek ortaya atılırken, devletlerin iç politikasına, hükümetlerin tutumuna, hükümet dışı yapıların etkisine ve kamuoyunun tutumuna göre hareket edilmekte ve Avrupa bütünleşmesi yönlendirilmek istenmekte idi. İçeriği net olmayan, hukuki bakımdan belirsizlikler içeren “İmtiyazlı Ortaklık” seçeneğine Avrupa Komisyonu da Hükümetlerimiz de karşı çıkmışlardı… 

AB 2025 yılı raporunda "tam üyelik" artık geri planda kalırken "stratejik" alanlardaki işbirliği öne çıkarılmıştır. AB Komisyonu'nun 2025 Türkiye raporunu değerlendiren Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, "Von der Leyen, Türkiye'nin de aday ülkeler arasında olduğunu çoğu zaman unutuyor!" demek suretiyle, Birlik içindeki, Türk-Türkiye alayhtarlığı bir kez daha ortaya konulmuştu. Esasen Komisyonun Başkanı olan Ursula Von der Leyen’in Türkiye’ye dost gözüyle bakmayan bir kadın olduğunu yıllar önce anlamıştık!...

Türkiye'de özellikle demokrasi, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi alanlar ile ilgili acımasız eleştiriler ve uyarıların yer aldığı bir rapor kaleme alınırsa, elbette Ülkemizin AB içerisinde yer alabilmesi mümkün değildir. 

"AB'nin demokratik standartların, hukukun üstünlüğünün, yargının bağımsızlığının ve temel haklara saygının sürekli olarak kötüye gitmesine ilişkin ciddi endişeleri giderilmemiştir. 2025 yılının başından bu yana seçilmiş yetkililer, muhalif siyasetçiler, siyasi aktivistler, sivil toplum ve iş dünyası temsilcileri, gazeteciler ve diğer kişilere yönelik tutuklamalar ve suçlamalar, Türkiye'nin demokratik geleneğine bağlılığı konusunda giderek artan soruların ortaya çıkmasına ve yargının bağımsızlığı konusundaki endişelerin derinleşmesine neden oldu." Biçimindeki ifadelerin de yer aldığı raporda “Muhalif siyasetçiler üzerindeki aşırı yargı baskısının siyasi rekabeti engellediği ve temel hakları zedelediği hususu da yer almaktadır. Raporda ayrıca, Ülkemizin Başkanlık sistemi ile yönetilmekte oluşu da eleştirilmektedir…Yani adamların Türkiye’ye bakışlarının dostça olmadığı açık seçik görülmüştür.

Türkiye, 1999 yılındaki tarihi Helsinki Zirvesi'nde AB'ye aday ülke statüsünü elde etti. Helsinki Zirvesi'nin hemen ardından katılım müzakerelerine başlanmasının önkoşulu olan Kopenhag Kriterleri'nin yerine getirilmesi amacıyla reform süreci başlatıldı ve bu dönemde idam cezasının kaldırılması başta olmak üzere, "AB Uyum Yasa paketleri" adıyla anılan reformlarla ifade özgürlüğü, dernekleşme, kadın - erkek eşitliği gibi alanlarda AB standartlarıyla uyum sağlanması için çok sayıda yasal değişiklik hayata geçirildi. Nihayetinde 2005 yılında Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakereleri resmen başladı.

Türkiye'nin adaylık başvurusu yaptığı 1987'den tam 18 yıl sonra başlayan müzakereler ilk günden itibaren Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin AB'ye ait olup olmadığı tartışması ekseninde ele alındı. AB'nin lokomotifi olan Almanya'da Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partilerinin Türkiye'nin AB üyeliğine aleyhte tutum alması esasında AB müktesebatına uyum sağlanmasını amaçlayan ve teknik bir süreç olan müzakere sürecinin siyasallaşmasını da beraberinde getirdi.

***

Geçtiğimiz salı günü, TBMM’nde Grup Toplantısını yapan CHP, Genel başkanı Özgür Özel, mart ayı başında yapılacak toplantısında, AB listesinde Türkiye’nin olamayabileceğini üzüntü duyarak ima etti. Burada çok samimi hissiyatı vurgulamak isterim ki, T.C. olarak bizim bu ABD sevdamızdan vaz geçmemizde yarar vardır. Çünkü bu Avrupa’lılar, ne yaparsak yapalım, bizi tam üyeliğe almayacaklardır. Yıllar önce Almanya’ya yaptığım seyahatlerde konuştuğum bazı ilgililer den de bu gerçeği bizzat işitmişimdir. (Nitekim, 2014 yılında yayımlanan “Nasrattınoğlu Seyahatnamesi, Avrupa-1” adlı kitabımda yer alan “Almanya” Bölümünde bu husustaki önemli bir diyaloğumda yazmıştım.) 

            Bilindiği gibi AB üyesi olan kimi ülkeler, üyelikten vazgeçme eğilimindedirler. Nitekim, İngiltere, kendi arzusuyla AB Üyeliğinden ayrılmıştır. Söz gelimi AB Türkiye’yi üye olarak almaya kalksa, ben bundan sevinç değil, üzüntü duyarım.Kimi Üye ülkeler, Türkiye’nin büyüklüğünü ve gücünü bildikleri için, Türkiye’yi oyalama taktikleriyle kandırmaya çalışıyor ve “Türkiye ayrıcalıkla üye olsun” falan diyorlar. Ancak, yaşamını Avrupa’da sürdüren kimi ekonomist soydaşlarımız şöyle diyorlar: Ayrıcalıklı bir ortaklık Türkiye'yi sömürgeleştirir…"

***

1990 yılında hem fiilen gazetecilik yapıyorum, hem de Ord.Prof.Dr.L.Fuad Köprülü ve zamanın Akkademisyenleri tarafından 1975 yılında kurulmuş olan Folklor Araştırmaları Kurumu Genel Başkanıyım. Merkezi İstanbul’da bulunan Denizlililer Birliği Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Başkanı Ahmet Nazif Zorlu ve Genel Sekreter Prof.Dr.Süleyman Karataş imzasıyla şahsıma gönderilmiş olan bir çağrı yazısı aldım. 26 Mayıs 1990 tarihinde İstanbul’da Alarko Holding Konferans Salonunda yapılacak olan “Değişen Dünya Şartlarında Türkiye Ve Uluslararası İlişkilerimiz”2000’li Yıllarda Türk Dünyasına Bakış” konulu sempozyuma davet edilmiştim. 

            Anılan Vakfın Genel Başkanı olan Ahmet Nazif Zorlu, Genel Sekreter Süleylan Karataş ve Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci’nin açış konuşmalarını müteakip Prof.Dr.Akın İlkin Başkanlığında şu bildiriler sunulmuştu: 

*Prof.Dr.Erol MANİSALI: “Avrupa’daki Değişmeler ve Türkiye”

*Prof.Dr.Tansu ÇİLLER: “Global Ekonomi Ve Türkiye”

*Prof.Dr.Nevzat YALÇINTAŞ: “Türkiye ve Alternatifler”

*Ertuğrul ÖZKÖK: “Değişen Dünya Şartlarında Türkiye ve Basın”

 *Recep GENCER: “Mevcut Sanayimizi 21.Asra Nasıl Hazırlamalı”

*İrfan Ünver NASRATTINOĞLU: “2000’li Yılların Türk Dünyasına Bakış”

Görüleceği gibi, bilim insanlığının yanısıra, siyasette de ön saflarda yer almış olan, hatta bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde de aday olan Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş, Türk ekenomosinin önce bilginlerinden Prof.Dr.Akın İlkin ve Erol Manisalı, bir siyasi partinin Genel Başkanlığını, hatta T.C.Başbakanı olan Prof.Dr.Tansu Çiller bu düzenlemede yer almışlardı. 

Prof.Dr.Çiller sempozyumdaki konuşmasında, uzun uzadıya Avrupa Birliği’nden söz etmiş, bu Birliği göklere çıkararak övmüştü.

Sıra bana geldiğinde kürsüyü çıkınca, sunacağım bildiriye başlamadan önce dedim ki: “Ben izninizle, önce Prof.Dr.Sayın Tansu Çiller’in konuşması  ile ilgili kısa bir eleştiri yapmak istiyorum: Sayın Çiller Ülkemizin, A.B.Üyesi olmak için yapması gereken şeyleri söyledi. Ben Ülkemin bu Birliğe girmek için çaba harcamasına karşıyım. Zira A.B.Milletimizin, milli-milliyetçi olmasını değil, kendilerine benzememizi istemektedir. Ben buna karşıyım. Ben Türk oğlu Türk ve Elhamdülillah Müslümanım. Bu iki özelliğimden taviz veremem. Aksi halde insanlığımı kaybederim. Bu nedenle, Prof.Dr.Çiller’in düşünce ve önerilerine katılmıyorum…”

Tabii Sayın Çiller’in yüzü asıldı ve bana kötü kötü bakmaya başladı…Ama Merhum Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş’ın şu sözü de yüreğime takılmış olan bir ödül madalyası olmuştu: “Yahu arkadaş, sen ne ehl-i dil imişsin…” 

Yazarın Diğer Yazıları