Mahmut Emin Birliktir

Peygamber S.A.Efendimizi ve Soyunu (Ehl-i Beyt-Seyyid) Sevmek, Sevebilmek

Mahmut Emin Birliktir

Hz.Ali (kv) efendimizin Havle bint Ca‘fer el-Hanefiyye isimli hanımından doğan oğlu, Muhammed b. Hanefiyye (ra) şöyle buyurmaktadır ;

“Bir kimse Ehl-i beyt’i ve âlimleri severse, o kimse çok günahkâr olsa bile Allah Teâlâ o kimseye pek çok ihsanda bulunur.”

Ehl-i Beyt’in sevgisi, Ehl-i Sünnet’in sermayesidir.” buyurmakta, büyük mutasavvıf İmâm-ı Rabbânî Hazretleri…

Ehl-i Beyt, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) in bütün âile fertlerine ve kıyamete kadar O’nun soyundan geleceklere denir…

Mübarek hanımları, kızı Hazret-i Fâtıma, damadı Hazret-i Ali ve onların çocukları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Efendilerimiz ile, onların çocukları ve torunlarının hepsine verilen isimdir…

Hz.Âişe (ra) Annemiz şöyle anlatmaktadır:

“Rasûlullah Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) üzerlerinde siyah yünden nakışlı bir elbise olduğu halde sabahleyin (evden) çıktılar…

O esnâda Hasan bin Ali (ra)geldi, onu örtünün altına aldılar. Sonra Hüseyin(ra) geldi, onunla beraber girdi. Sonra Fâtıma (ra) geldi, onu da örtünün altına aldılar. Sonra Ali (kv) geldi, onu da aldılar. Sonra da şu âyet-i kerimeyi tilâvet eylediler:

«Ey Ehl-i Beyt! Allah Teâlâ, sadece sizden günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor!» (el-Ahzâb, 33)”

EHL-İ BEYT’İ SEVMEK MÜ’MİNLERE FARZDIR

Başka bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak:

“…De ki: Ben sizden yakınlarımı sevmekten gayri bir karşılık istemiyorum…” (eş-Şûrâ, 23) buyurarak Peygamber Efendimizin, peygamberliğinin mükâfâtı olarak, bize, O’nun yakınlarını böyle bir sevgiyle sevmemizi emretmiştir…

Bu âyetle ilgili tefsirlerde pek çok rivâyetler vardır…

Âyet-i kerîmede geçen “meveddet” kelimesi, muhabbetten daha şiddetli bir sevgiye denir…

Ehl-i Beyt’i sevmek, mü’minlere farzdır. Son nefeste îmân ile gitmeye bir vesîledir…

Sa’lebî’nin “el-Kebîr”, Zemahşerî’nin “el-Keşşâf” ve Fahreddin Râzî’nin “el-Kebîr” isimli tefsirlerinde Şûrâ Sûresi 23. âyet-i kerimesinde geçen “meveddet” kelimesinin tefsiri sadedinde şu ifadelere yer verilmiştir:

“Biliniz ki, her kim Âl-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in, Peygamber Efendimiz’in âilesinin) sevgisiyle ölürse, şehid olarak ölmüştür…

Biliniz ki, her kim Âl-i Muhammed’in muhabbetiyle ölürse, bağışlanmış olarak ölmüştür…

Biliniz ki, her kim Âl-i Muhammed’in muhabbetiyle ölürse, tevbe etmiş olarak ölmüştür…

Biliniz ki, her kim Âl-i Muhammed’in muhabbetiyle ölürse, îmânı kâmil olan mü’min olarak ölmüştür…

Biliniz ki, her kim Âl-i Muhammed’in muhabbetiyle ölürse, ölüm meleği onu cennetle müjdeler.”

Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) yine Ehl-i Beyt’i kastederek şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh’a yemin ederim ki, sizi Allah için ve benim yakınlığım dolayısıyla sevmedikçe hiçbir müslüman kişinin kalbine îman girmez.” (Nesaî, Tirmizî)

“Size bahşettiği nimetler sebebiyle Allah Tealâ’yı sevin. Beni, Allah sevgisi için sevin. Ehl-i beytimi de benim sevgim dolayısıyla sevin.” (Tirmizî, Menâkıb, 31/3789)

İmam Şâfiî Hazretleri, Ehl-i Beyt’in muhabbetiyle ilgili olarak bir gazelinde şöyle demektedir:

“Ey Rasûlullâh’ın Ehl-i Beyt’i! Sizi sevmek, Allah tarafından Kur’ân’da farz kılınmıştır. Size bu kadar büyüklük ve fazilet yeter ki; size salavât göndermeyenin namazı bâtıldır.”

Ferezdak ise kasîdesinde:

“Öyle bir topluluk ki, onları sevmek îman, onlara düşmanlık ise küfürdür. Onlara yaklaşmak da kurtuluş vesîlesidir. Eğer takvâ ehlini sayarlarsa, onlardır önderler…

Eğer «Yeryüzünün en hayırlıları kimlerdir?» diye sorulursa, onlardır denilir.”

“Kim Ehl-i Beyt’e salavat getirdiği zaman tam ve bol ecir almak isterse, «Allâh’ım! Âl-i İbrahim’e salât ettiğin gibi, Nebî Muhammed’e, mü’minlerin anneleri olan eşlerine, soyuna ve Ehl-i Beyt’ine de salât et; zira Sen Hamîd’sin, Mecîd’sin.» desin.” (Ebû Dâvud, Salât, 179)

Ehl-i Beyt’in sevgisi, Cenâb-ı Hakk’ın izni ile kulu darlıktan kurtarır ferahlatır…

İllâ dünya ferahlığı için değil, Kur’ân ve Sünnet’e ittibâ için, Allâh’ın emirlerini yerine getirmekte irâde sahibi olabilmek, hele de Peygamber Efendimizin sevgisine nâil olabilmek için samimi bir Ehl-i Beyt muhabbeti, bizler için büyük himmet ve ikram kapısı olur…

İki cihanda da Allâh’ın izni ile yetişecek bir himmet…

Sahâbe-i kiram döneminden itibâren bu ümmet, Peygamber Efendimizin Ehl-i Beyt’ine daima edep ve saygı ölçüleri içinde muâmele etmiş, onları muhtaç, mahrum ve yoksul bırakmamıştır…

Beytü’l-mâl’de (Müslümanların devlet hazinesi) onlar için dâimâ bir ödenek bulundurulmuş ve her türlü ihtiyaçları oradan karşılanmıştır…

NAKİBUL EŞRAF, SEYYİDLER VE ŞERİFLER

Osmanlı sultanlarından Yıldırım Bayezid, bir gün kederli ve düşünceli bir hâldeydi. Onun bu hâlini fark eden vezir Çandarlı Ali Paşa:

“-Efendim! Sizin bu hâliniz bizi endişelendirmektedir. Derdiniz nedir?” diye soruverdi. Büyük sultan:

“-Devlet işleri zordur; zaman olur insanların kalbini kırıveririz. İçimi sıkan şey odur ki, ya gönlünü kırdığımız kimse Allah dostu ise, hele de Peygamber Efendimizin soyundan mübarek birisi ise…

O zaman biz bu vebâli nasıl kaldırırız? Ya emrimiz altında bulunurlarken kirli ve güç işlerde onları çalıştırıyor ve kalplerini kırıyorsak? Söyle bana Devlet-i Osmanî’de Seyyidlerin ve Şerîflerin isimlerini, nerelerde yaşadıklarını ve durumlarını bilir misin?”

Çandarlı, tanıdığı birkaç ismi söylese de bu hususta tam bir bilgi sahibi değildi. Yıldırım Bayezid bir müessese kurularak, başına evlâd-ı Rasûl’den birisinin getirilmesini, devlet içinde yaşayan âl-i Rasûl’ün belirlenip doğumlarının ve ölümlerinin kayıt altına alınmasını, borç altında olmamaları, güzel işlerde çalışmaları için gayret edilmesini istedi…

“Nakîbu’l-Eşrâflık” denilen bu müessesenin başına getirilecek kişinin de Emir Sultan Hazretleri tarafından belirlenmesini uygun gördü…

Durum, büyük velî ve seyyid Emir Sultan Hazretleri’ne intikal ettirildi. Allah Rasûlü’nün soyundan gelen gönüller sultanı, böyle bir müessese kurulmasından çok memnun oldu…

Osmanlı Devleti’nde ilk “nakîbü’l-eşrâf” olmak üzere, gözde talebelerinden ve evlâd-ı Rasûl’den bulunan Seyyid Ali Nattâ bin Muhammed’i görevlendirdi…

Osmanlı döneminde te’sis edilmiş bulunan Nakîbu’l-Eşraflık Müessesesi, sadece Evlâd-ı Rasûl’ün istismarlara karşı korunması vazifesini üstlenmekle kalmamış, aynı zamanda onların hukukunun muhafaza ve müdafaası işini de yürütmüştür…

Devlet-i Aliyye, bu müessese kanalıyla “soy şeceresi” sahih olarak tespit edilen “Seyyid” (Hazret-i Hüseyin’in soyundan gelenler) ve “Şerîf”lerin (Hazret-i Hasan’ın soyundan gelenler) kayıtlarını belli defterlerde tutturmuş ve bunları îtinayla muhafaza etmiştir…

Hiç şüphesiz bu uygulama, Evlâd-ı Rasûl’e gösterilen derin hürmet ve muhabbetin bir nişânesidir…

“Nakîbu’l-Eşraf” seyyidlerden seçilir, ulemâ sınıfından sayılırdı. Padişahtan sonra en yüksek makam, onların makamı idi…

Padişah tahta çıktığında ilk biat eden, cülûs duâsını yapan, bayram tebriklerinde ilk tebrik edip bayram duâsını yapan, padişahlara zaman zaman kılıç kuşandıran bu mübarek insanlar olup, savaşlarda maiyyetlerindeki Evlâd-ı Rasûl ile sancak altında, Fetih Sûreleri okuyup tekbir ve salavâtlar getirirlerdi…

Padişah, hürmeten sadece “Nakîbu’l-Eşrâf”ın karşısında ayağa kalkar, onları tahtın hemen yanı başına oturturlardı…

……..

“Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlâllah…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habîballah…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Nebiyyallah…

Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Seyyide’l-evvelîne ve’l-âhirîn ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn…

Allâhümme iftah lî ebvâbe rahmetik.”

“es-Salâtü ve’s-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtühû yâ ehle’l-beyti, innehû hamîdün mecîd.”

Yazarın Diğer Yazıları