Murat Arısoy

Adı Konulmamış Akreditasyon

Murat Arısoy

Geçen hafta bu köşede, sonu gelmeyen açıklamalar hakkında görüşümü aktarmış; ardından da açıklama yapılırken bile bazı kuruluşların ayrı tutulduğundan bahsetmiştim. Konu hakkındaki cümleleri hatırlayalım:

“…seçilenlerin, basın kuruluşlarını seçmesi Afyonkarahisar’da yeni bir adet olarak karşımıza çıkıyor. İlginç olan ise şu: Afyonkarahisar’da bu ayrımı yapanlar, meselâ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uçağında seyahat eden gazetecileri eleştirip bazı unvanlar da takıyor. Basın metinlerini kimisine iletip kimisine iletmeyerek, projeleri kimisine anlatıp kimisine anlatmayarak kendileri de ‘uçak gazeteciliği’ oluşturma yolunda ilerliyorlar.”

Bu cümleden hareketle bazı meslektaşlarımız sitem ettiler; “Bizi mi kastediyorsun” dediler. Meramımı biraz daha ayrıntılı anlatayım istedim. 

Öncelikle “akreditasyon” konusundan başlayalım:

Ülkemizde basın mensuplarına yönelik akreditasyonun esası, gazetecinin o zaman ismi Sarı Basın Kartı olan karta sahip olması ve mesleğini icra ettiği kuruluşta “yeterli süre” çalışmış olmasıydı. Kamu kurumları, akreditasyonu “gazeteciği heves olarak görenlerle değil, meslek olarak görenlerle çalışmak” için uyguluyordu. 

Bu nedenle de bazı gazeteciler bu dairenin dışında kalıyordu; bazı kurumlarda çalışan gazeteciler bazı kurumlara alınmıyordu. 

Bazı devlet kurumları ise “güvenlik” gerekçesiyle, alışılan “akreditasyon”un sınırlarını biraz daha daraltıyordu. 

AK Parti’nin iktidara gelmesinin ardından akreditasyon uygulamasında da birtakım değişikliklere gidildi. Gazeteci Ahmet Tezcan’ın Başbakanlık Basın Müşavirliği yaptığı sırada akreditasyon uygulamasının biraz daha gazeteciler lehine genişletildiği belirtilir. 

Basına uygulanan akreditasyon, zamanla bahsettiğim “Sarı Basın Kartı sahibi olmak”, “Meslekte belirli bir süre çalışmış olmak” gibi özelliklerden başka yola evrildi. Yeni akreditasyon yolunda adeta “sakıncalı gazeteciler” listesi çıkarıldı; bu gazetecilerin programları takiplerine izin verilmedi. Sakıncalı gazeteciler listesinin karşısında ise “Yakın gazeteciler” listesi oluşturulmuştu adeta.

İşte meşhur uçak yolculuklarına alınan gazeteciler, “yakın gazeteciler” listesinden seçiliyordu. “Yakın gazeteciler” ve “sakıncalı gazeteciler” listeleri, bir tek siyasi parti ve onun yönettiği kurumlar için geçerli olmadı. 

Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı tarafından uygulanan sıkı akreditasyonu 2019’dan itibaren yerel seçimlerde Belediyeleri kazanan “muhalif” partilerde de gördük. 

Her siyasetçi, kendisine yakın kişilerden oluşan gazetecilerle sohbet etmek istiyordu. Gazeteciliğin temeli olan “sorgulamak”, bir kenara bırakılıyordu. Gazetecinin sorduğu “ters” soruların, esasında siyasetçiler için büyük bir manevra alanı oluşturduğunun farkına varılmıyordu. 

Günümüzde Afyonkarahisar’da da adı konulmamış bir akreditasyon uygulandığını anlatmaya çalışıyorum. Başkent Ankara’daki gibi sert değil, İstanbul’daki gibi el altından…

Projelerin, basın açıklamaların belirli sayıda meslektaşımızla paylaşılması, bu şüphemi güçlendiriyor. 

Görülen ve görülmeyen akreditasyonun uygulanma şekillerine eleştiri hakkımı kullanıyorum sadece. 

2017’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Afyonkarahisar’daki mitingine alınmayan birkaç gazeteciden biriyim. Bu mitingden bir saat sonra, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın katıldığı açılış töreninde görevimi yapabilmiştim.

“Her dönem akreditasyon uygulamasına takılmayı nasıl başarabiliyorsun” diyenleri duyar gibiyim. Bu da bir maharet…

Gelelim meslektaşlarımızın “Bizi mi yazdın” sitemine…

Kesinlikle hayır… Gazeteci, kendisine gelen basın açıklamasına “Diğer kuruluşlara gönderildi mi” diye bakmaz. Hatta gazeteci, açıklamanın kendisine özel olmasını arzu eder… Açıklamada haber değeri görülüyorsa okuyucularla ve takipçilerle paylaşılır; haber değeri görülmüyorsa açıklama arşive kaldırılır. Bununla birlikte, açıklamanın maksadı da tahlil edilir…

Benim dikkat çekmek istediğim konu, vatandaşın oyuyla seçilenlerin kendilerini vatandaşlara anlatmakta bir seçim yapmaları ve bu seçimin normalleşmesi…

 

 

YEREL BASININ GÜCÜ

Sosyal medyada bazı büyüklerimiz, Afyonkarahisar’daki gelişmelerin aktarılması hususunda anlaşılmaz bir “böbürlenme” içindeler. “Bunu bir tek ben yazarım”, “Bunu bir tek ben söylerim” diye paylaşım yapan büyüklerimiz, aynı paylaşımda Afyonkarahisar’ın yerel gazetelerini ve Afyon merkezli yayın yapan etkili internet sitelerini “etiketliyor”. 

Büyüklerimizin diliyle “tenakuz” da burada başlıyor. O gelişmeyi bir tek siz yazabiliyorsanız, bir tek siz söyleyebiliyorsanız yerel gazeteleri ve internet sitelerini etiketlemeye ihtiyacınız olmamalı. Sözünüzün gücü size yetmeli. 

Sadece Afyonkarahisar’da değil tüm Türkiye’de yerel basın vatandaşın nabzını yansıtıyor. Aile sohbetlerinde, iş yerlerinde, dolmuşta, otobüste, serviste ulusal gündem konularının yanı sıra mutlaka yerel gelişmeler de konuşuluyor. Yerel gazete ve internet sitelerinin yazdıkları, çoğu zaman ulusal gündeme de çıkıp başka şehirlerdeki vatandaşların da dikkatini çekiyor. 

Bir basın kuruluşu olmasa, diğeri mutlaka eksiği gediği; olanı ve olması gerekeni yazıyor, yazma gayretini gösteriyor. 

“Ben bilirim, ben söylerim, ben yazarım” diyen büyüklerimizin, kibir perdesini yırtıp bu engin tecrübelerini bizim gibi fanilerle de paylaşmalarını dilerim.

Yazarın Diğer Yazıları