Bazı görüntülere alışmamız isteniyor.
Hatta belki de “alışmamız gereken” evreyi çoktan aştık da alıştık bile.
Kemanlar, çellolar, kanunlar eşliğinde ilahiler söylenmesine alıştık meselâ.
Sahnedeki tek tip kıyafetli “solistler”, aslına “uysun” diye bir elleri kulaklarında, “ses çıksın” diye bir elleri mikrofonda başlıyorlar “selâ”ya.
Arkada keman mı çello mu karar verememiş bir çalgı…
Fon müziği yapıyor.
Bu durum iki kez tekrarlandıktan sonra “assolist” değil ama “önemli” solist, başlıyor ilahiye.
Hadi biraz zorlasak, “Vee karşınızda İlahilerin Yıldızı bilmem kiiiim” diye anons duyacağız.
Alkışlar, alkışlar, alkışlar.
Alkışın bir Şaman geleneği olduğunu, Şamanlar’da “dua” yerine geçtiğini okumuştum.
Bunu bir tarafa bırakalım.
Çalgı çengili ilahiler söyleniyor, söyleniyor, söyleniyor…
İşin tuhafı, izleyenlerden hiç kimse “itiraz” etmiyor.
Çünkü oraya “itiraz” etmeye gitmemiş. “Git” denilmiş, ya da “görünmesi gerektiği” söylenmiş.
Hepsi bu.
Daha ilahilerin dinde yeri olup olmadığı, “bidat” kabul edilip edilmeyeceği tartışılırken, çalgı çengi ile ilahi söylenmesi, gücüne gitmiyor izleyenlerin.
Alıştığımız görüntüler, bir Kutlu Doğum Haftası etkinliğinde verilen “konser”den ibaret değil elbette.
Bir televizyon “hoca”sının Besmele’nin bestelenmiş hâli ile ekranlara çıkmasına da ses çıkarmadık, çıkarmıyoruz.
Hoca, her olayı sanki o an yaşamış gibi anlatırken ağlıyoruz da kendi hâlimize ağlamak gelmiyor içimizden.
Lüks otellerdeki dinî toplantıların, mevlütlerin, sohbetlerin de kanıksandığı bir dönemdeyiz.
Masadaki meyve sularının, asitli içeceklerin “yabancı” markalı olduğunu unutarak, kendimizi duaların güzelliklerine kaptırmaya çalışıyoruz.
Çalışıyoruz çalışmasına ama, birden mikrofon bozuluyor.
Hayranlıkla izlediğimiz hatip, mikrofondan ses gelsin diye uğraştıkça uğraşıyor.
Bir “gösteri” gibi sürüyor sohbet de, mevlüt de, toplantı da.
Oysa dinimiz, gösteriden de gösterişten de uzak olmamızı emrediyor.
Biz ise gösteri ve gösterişe yeterince uzak kalamıyoruz.
Alışıyoruz ya da alıştık bu tür etkinliklere.
Olmazsa, olmaz zannediyoruz.
Tıpkı vefat edenin ardından sabah namazında çorba içmek gibi.
İyi niyetle başladığını zannettiğimiz bu hareket, giderek “zorunluluk” hâline geliyor.
Çorba içirmeyeni kötü addediyoruz.
Tüketmeye alışıyoruz ya da alıştık değerlerimizi.
Sonumuz hayrolsun.