İçişleri Bakan Yardımcısı Av. Bülent Turan, AK Parti’nin hemen her kademesinde görev alan bir hukukçu ve siyasetçi. O kadar yoğunluğunun arasında çıkardığı “Bir Mola” isimli fotoğraf kitabı var. 2022 yılında da “Durup Düşününce” isimli deneme kitabı yayınlandı. Buradan anlıyoruz ki Av. Bülent Turan sadece bir siyasetçi ve hukukçu değil; çağımızın dertlerine kafa yoran, aynı zamanda güzellikleri de gören ve gösteren bir düşünür.
İçişleri Bakan Yardımcısı Av. Bülent Turan, AK Parti İstanbul İl Başkanlığı tarafından düzenlenen İstanbul Mahalle Başkanları Kampı çerçevesinde “Her Mahallesiyle, Her Hikâyesiyle İstanbul” oturumunda partililere hitap etti. Yaygın basın kuruluşlarında, Bakan Yardımcısı Turan’ın konuşmasına ilişkin iki üç cümle okuduk. Ancak, ben bu konuşmayı biraz daha ayrıntılı vermek istedim.
İçişleri Bakan Yardımcısı Av. Bülent Turan’ın büyük ilgi çeken konuşması şöyle:
“Kendi imkanlarını makamlarını acımasızca bu memlekete, bu partiye bedel ödeterek kullanan insanlar oluyor. Bizim vekillerimiz, bizim mahalle başkanlarımız, teşkilatımızın hata yapmaması lazım, bizi yormaması lazım. Paylaştığımıza, yediğimize, içtiğimize, giydiğimize dikkat etmek zorundayız.”
“Biz prensipleri olan bir partiyiz. Bunları bozduğumuzda bedeli oluyor; bozmayacağız, bozdurmayacağız. Bana Cumhurbaşkanımız ‘Çanakkale’den aday ol’ dediğinde amcam ufacık bir köyde muhtarken ‘Muhtarlığı bırakacaksın’ dedim. Bir ilde vekilin amcası muhtar olmaz. Beni dinledi ve muhtarlığı bıraktı. Adam İl Başkanı, kardeşi İl Müdürü… Olmaz! Adam milletvekili, yeğeni bilmem nerenin temsilcisi… Olmaz! Kızıyor insanlar bunlara. Tırnaklarımızla geldiğimiz bir yapıyı, teşkilatı bozmayalım, yormayalım. Bir adamın nefsi için Erdoğan’ı yormayalım. Söylediğim bu.”
“Bakanlığımızda ister istemez siyasi talepler bize geliyor. Tanışalım… Başlıyor bizim İl Başkan Yardımcımız: Ben PTT’de çalışıyorum, ben Belediye’de işçiyim. Ama o gün mesai günü! Biz maaş alıyoruz! Hem kamuda çalışıp hem partide görev almak bizim prensiplerimizde var mı? Kendi şahsi meselemiz için partimizi üzmeyelim. Çare belli: 2002 Ruhu! Giyeceğimiz elbise, takınacağımız tavır, 2002 tavrı. Anadolu’nun kalbinde Erdoğan hâlâ var. Büyük olarak var. Erdoğan da bizim meselemizin tam göbeğinde. Toparlanın, gitmiyoruz. Daha çok işimiz var.”
Bakan Yardımcısı Av. Bülent Turan’ın söylediği sözler, sadece AK Parti için değil, “parti disiplini” ve sağlam bir tüzüğü olan tüm siyasi partiler için ders niteliğinde. Türkiye genelinde böyle sorunlar yaşanmasa ve vatandaş durumdan şikâyet etmese, bu sözler sarf edilmezdi. Afyonkarahisar da Türkiye’den ayrı değil tabii ki. Türkiye genelinde hangi sorunlar yaşanıyorsa, anlaşılıyor ki Afyonkarahisar’da da benzer konular içten içe tartışılıyor. Örnek olarak ben yayınlamayayım; Gazeteci Zafer Şahin’in İçişleri Bakan Yardımcısı Av. Bülent Turan’ın konuşmasını paylaştığı mesajın altına yazılan yoruma bakabilirsiniz.
Altına imza atılacak bu sözleri, kameralar karşısında cesaretle söyleyen İçişleri Bakan Yardımcısı Av. Bülent Turan’a bir teşekkür borcumuz var…
BAKAN YARDIMCISI YİĞİTBAŞI’NIN OKUDUĞU ŞİİR
İçişleri Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, Afyonkarahisar Valiliği görevinin sona ermesi dolayısıyla Afyonkarahisar’dan ayrılırken hizmetin nasıl ve neden olması gerektiğini şiirle anlattı. Bu şiir (Münacaat), Türkiye’nin yetiştirdiği önemli şair ve yazarlar arasında yer alan İsmet Özel’e aitti. Biz Kocatepe Gazetesi olarak bu şiirin, Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Yiğitbaşı tarafından okunan kısmını paylaşmıştık; ancak gelin şiirin hepsini de hatırlayalım. Bu şiir, hizmet yolunda gayret edenlerin masasında, duvarında ve en önemlisi kalbinde yer etmeli:
Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.
Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.
Çeşme var, kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.
Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.
Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.
Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.
Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni,anladım
gençken almadın canımı, bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana Yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?
VALİ AKTAŞ HAKKINDA İLK İZLENİM
Afyonkarahisar Valisi Dr. Naci Aktaş, Uşak’tan iyi niyetler ve dualarla uğurlandı. Afyonkarahisar’daki karşılama törenini biz de gazeteciler olarak takip ettik. Vali Aktaş’ın disipline önem veren, net kuralları ortaya koyan ve bu kurallara uyulmasını bekleyen, vatandaşın derdine derman olmak için gayret gösteren bir devlet adamı olduğunu öğrendik. Makam odasında Özel Kalem Müdürü Sezayi Pala’nın getirdiği belgeyi “Bismillahirrahmanirrahim. İlk imzamızı böylece atmış olalım” diyerek imzalayan Vali Aktaş’ın o anlarına da şahit olduk.
Benim bildiğim şudur: Besmele ile yola çıkan mahcup olmaz, hangi işe başlarsa o işi başarıyla sona erdirir.
EMİRDAĞ YÜZYILI HAMAMI
Türkiye Yüzyılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü, İkinci Yüzyıl’da geleceği noktayı ve aslında ümit ederiz ki dünyaya vereceği yönü anlatan bir kavram. Bu kavramı bulan, öneren, idrak eden, uygulayan tüm yöneticilerimizi ve devlet adamlarımızı tebrik etmek gerekir. Ancak görüyoruz ki son dönemde Türkiye Yüzyılı kavramının gücünü biraz basite indirgiyoruz. Bunun son örneğini Emirdağ Belediyesi’nin “hamam” bülteniyle gördük.
“Emirdağ Yüzyılı Vizyonuyla Yeni Bir Yatırım Daha: Barçınlı Hamamı İhale Sürecine Hazırlanıyor” başlığı kullanılarak bir bülten gönderildi.
Tamam, ilçeye bir hizmet yapılacak; bunu duyurabilirsiniz ama… Neticede bir hamam… Türkiye Yüzyılı’nı Emirdağ Yüzyılı olarak çevirip “Hamam yapılacak” diye bülten gönderdiğinizde hem yaptığınız işi aslında tam anlatmamış oluyorsunuz, hem de Türkiye Yüzyılı’nın o “cihanşümul” mesajını hafifletiyorsunuz.