24 Temmuz, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra gazetecilerin “Özgürlük var” deyip sansürü reddetmelerinden başlayan bir gelenekle bayram olarak kutlanıyor.
24 Temmuz’un gazetecilik geleneğindeki ismi “Basın Bayramı”dır.
Basın Bayramı’nda gazeteciliğin önemine atıfta bulunan birçok açıklama yapılır, basın özgürlüğünden bahsedilir.
24 Temmuz’da esen bayram havası, 25 Temmuz’da yerini eski alışkanlıklara bırakır.
25 Temmuz’da eleştiri ağırlıklı bir haber yapan gazeteciye, çeşitli kaynaklardan “haber” gönderilir; zarf atılır.
Bazısı “O böyle yapacaksa, ben de şöyle yaparım” şeklinde aba altından sopa gösterir; bazısı da haber yapan kişiyi doğrudan telefonla arayıp başlar gazeteciyi suçlamaya…
Günümüzde herkes, her kurum, her kuruluş övülmek istiyor.
“Övün, daha da övün, en çok beni övün” yaklaşımı, “Eleştireni dövün”e evriliyor zamanla.
Gazeteci, aslında kuvvet sahibini eleştirerek “otorite”nin kendisine gelmesini sağlar.
Louis Althusser’in ünlü kuramı “Devletin İdeolojik Aygıtları”ndan, yapılan haberlerle gücün yeniden üretiminden söz etmeyeceğim.
Sadece eleştiren kişinin düşman değil dost olduğunu bilsek yeter.
Kamuoyunu aydınlatma görevinin genel tanımı olan gazetecilik, aynı zamanda eleştirebilme sanatıdır.
Evet bu bir sanattır, incelikle yapıldığında tadından yenmez.
Burada gazetecilik mesleğini icra edenlere de görev düşüyor. Bir aksaklığı, bir sorunu Türkçenin inceliklerini kullanarak gündeme getirsek, vatandaşın sorunlarının çözümüne daha fazla yardımcı olabiliriz.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Süleyman Coşgun (Coşkun) Hocamız, merhum Mete Akyol hakkında bir anısını anlatırdı. Coşgun, “Mete Akyol, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın kızı Zeynep Özal’ı Kanal 6’da canlı yayına çıkarmıştı. Biz Mete Akyol’un sert sorularla yüklenmesini bekliyorduk. Oysa Mete Akyol, gazetecilik ilkeleri çerçevesinde hareket etti. Programdan sonra programın deşifresini inceledik. Bizim sorulmasını istediğimiz tüm soruların sorulduğunu ve cevaplarının alındığını gördük” derdi.
Gazetecilik, aynı zamanda doğruya doğru; eğriye eğri diyebilmektir.
Fakat sorun burada başlıyor; çünkü ‘doğruluk’ o kadar göreceli bir hâl aldı ki; herkesin ve her kesimin penceresinden farklı bir doğru yer görüyoruz.
Herkes, kendi doğrusunu duymak ve okumak, kendi doğrusunu yüceltmek istiyor.
Vatandaşlar, sosyal medyada da, matbu ve internet gazetelerinde de kendi doğrusuyla çelişmeyen basın kuruluşlarını tercih ediyor. Kısık sesle bir itiraza tahammül kalmıyor.
Şimdilerde bu durumu “yankı odası” şeklinde yorumluyor uzmanlar.
Gazeteci, öncelikle kendi yankı odasından çıkmalı; ardından da toplumun yankı odalarının kilitlerini tek tek açmalıdır.
Gazeteci, aynı zamanda o kadar sözün, o kadar fiilin ortasında “özü bulma çabasındaki” kişidir.
Kelimelerle dolu basın bültenlerinden, iki-üç saatlik basın toplantılarına kadar pek çok metin, görüntü ve fotoğraf gazetecinin süzgecinden geçer.
Özü bulabilen, başlığı atar; haberi yapar.
Ben de özü bulayım ve Basın Bayramı’nı böylece kutlayayım.
GAZETECİLERDEN İYİ FİKİRLER ÇIKAR
Zaman zaman “O haberi ben yazmalıydım”, “O köşe yazısındaki vurgular benim aklıma gelmeliydi” diye hayıflanır; gazeteci arkadaşlarıma imrenirim. Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın 100 günlük faaliyetlerini anlattığı basın toplantısında da böyle bir an yaşadım. Anahaber Gazetesi’nden Hüdayi Acar, toplantıda söz aldı ve “Sayın Başkanım, Afyon’un tanıtımı için Zafer Haftası’nda bir Milli Takım’ın Afyon’da misafir edilmesinin olumlu olacağını düşünüyorum” dedi. Bu öneri, karşılık buldu.
Gazeteciler, hem sahanın, hem masanın nabzını iyi tutar. İhtiyaç ne ise onu dile getirir; önerilerinde kendilerini öne çıkaracak unsura pek rastlayamazsınız.
Bu nedenle Afyonkarahisar’daki idarecilerimizin basın toplantısı şeklinde değil ama istişare toplantısı biçimiyle gazetecilerle daha fazla bir araya gelmesi, şehre katkı sağlayacaktır.
LOZAN ANTLAŞMASI 101 YAŞINDA
24 Temmuz, Basın Bayramı’nın yanı sıra Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının da yıldönümü.
Lozan Antlaşması, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sahada kazandığı zaferin masada perçinlenmesidir; İsmet İnönü gibi kurmay subayın Türk Milleti’nin gücüne dayanarak diplomasi yürütmesidir.
Lozan bir ara “zafer mi hezimet mi” tartışmalarıyla gündeme gelmişti.
Sonra “Lozan’ın gizli maddeleri var” iddiasıyla tartışma programları bile düzenlenmişti.
Antlaşmanın imzalanmasının 100’üncü yıldönümünden bugüne kadar hâlâ o gizli maddeleri göremedik.
Burada asıl olan yaklaşım kanaatimce şöyle olmalıdır: 1911’den 1923’e kadar aralıksız savaş görmüş; İstiklâl Harbi’nden zaferle çıkmış bir millet, Lozan olmasaydı bir savaşa daha dayanabilir miydi?
O günlere buradan bakınca Lozan Antlaşması’nın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Genlerimizde, geleneklerimizde imparatorluk var. Bunu reddetmiyorum.
Elbette Selanik, Gümülcine, Musul, Kerkük, Kıbrıs’tan uzak değiliz.
Elbette “Kızıl Elma” ülkümüz var.
Her şeyin zamanı gelir.
1923 ve bugünün şartlarına göre…
“Daha iyisi imzalanana kadar en iyisi Lozan”…