15 Kasım 2010 Pazartesi 02:00:00
Öyle çok bayram hatıram yok.
Zaten yaşım ile 2 dini bayramı çarptığımızda 52 rakamına ulaşıyoruz.
Bu 52 bayramın bir kısmı Afyonkarahisar’da, bir kısmı Afyonkarahisar dışında geçti.
Küçükken her dini bayram benim için “para” demekti. Çünkü burada da olsam, dışarıda da olsam, beni gören, “bir kaç kuruş” para verirdi.
Yaş ilerledikçe para veren eş-dost-akraba sayısı azaldı. Oysa küçükken aldığım paraları anneme verirdim, ben harcamazdım. Paranın neye harcanacağını da bilmezdim.
Büyüklerimin tabiri ile “deve” yapardı annem. “Deve yapmak” deyimi, benim için paranın biriktirilmesi, sonra da benim için harcanması demekti.
Fakat bayram harçlıkları ile ne yapılabilirdi ki?
İlkokul 5’e kadar para verilme geleneği sürdürüldü. Sonra birden bire “büyük” muamelesi görmeye başladım. Misafire kolonya-şeker ikram ediyordum, ama ikram ettiğim misafirler “Maşallah” deyip başımı okşayıp sohbetlerine devam ediyorlardı.
Bir keresinde misafire Afyon usülü ısrar et-meye kalkıştım:
-Tamam, aslanım, sağol.
-Alın.
-Yok aslanım, kafi.
-Alın, alın, bir daha alın…
Rahmetli anneannem araya girdi yarı kısık, yarı gülen bir sesle:
-Hiç misafire ‘alın’ mı denir. Buyrun diyeceksin…
O zaman anladım, misafir ağırlanmasının da bir şekli olduğunu. Yeğenleri saymazsak evin en küçüğü ben olduğum için kolonya-şeker servis sorumlusu da benim. Rahmetli anneannemin uyarısından bu yana her şeker tutuşumda “Alın” diyesim gelir, sonra hafifçe gülerim, kahkaha atmamak için dudağımı ısırırım.
Bir kaç kere kurbanın kesilme anını izledim. Gayet doğal gelirdi, etkilendiğimi de sanmıyorum. Hatta o telaşe oyun gibi gelirdi.
Tekbir getirilecek, bıçak bilenecek, hayvan hafifçe yatırılıp okşanacak. Korkutulmayacak. Zaten hayvan, kurban edileceğini hissedermiş, öyle derler. O nedenle hayvanın canını mümkün olduğu kadar az acıyla almak gerekir ki hayvan azap çekmesin. Seyretmekten kendimi alamadığım kurban manzarası ise hayvanın derisinin yüzülmesi idi. O işlem sırasında çıkan ilginç ses de dikkatimi çekerdi.
Kurban kesenler için bayramın birinci günü de eğlenceli geçerdi. Zira sabahın erken saatlerinde kesilen kurbanın etinden yemek istenirdi. Ancak et çok taze olduğu için pişmez, pişse bile çiğnenmezdi.
Hatırladığım kadarıyla eskiden bugünkü kadar da dernek-vakıf yoktu. Varsa bile bu kadar yaygın değildi. Her kurban sahibi, yardımını kendi elleriyle yapar, ihtiyaç sahipleri ile birebir temas kurardı.
Bu arada geçen sene kurban kesimlerini “haberci” gözüyle takip ettim, ama izleyemedim. Tuhaf bir değişim.
Dini bayramların en zorlu kısımları ise eş-dost-akrabayı ziyaretler.
Bir evi ziyaret ettiğinizde bir şeyler ikram edilir, ikinci evde tekrar ikram edilir, üçüncü evde tekrar ikram edilir, artık 4’üncü evde muhabbete bile dermanınız kalmaz.
Artık ev sahibi ile aranızda şöyle bir konuşma geçer:
-Hadi efe, yemeycen mi?
-Malla’i pek çok yedim
-Bak, kırılırım.
-Gerçekten tokum, sohbet etsek sadece.
-Alla’sen olmaz len, hadi çıkıvesin.
-Hadi bakalım…
Ev sahibi de halis niyetli, misafir de. Ama bir de yeme-içmenin hududu var. Hele Allah muhafaza bir davete gittiyseniz, 10 çeşitten az yemek yapılması neredeyse ayıplanıyor. İyi de yemekteki amaç asıl olarak bir araya gelmek, beraberliği sağlamak değil mi? Neden bu kadar gösterişe kaçıyoruz? 10 çeşit yemeği yapacağımıza, 3 çeşit kendimiz için 7 çeşit de ihtiyaç sahipleri için yemek hazırlasak daha makbule geçmeyecek mi? Kimse “Şuraya gittik de aç kaldık. Vuuuy” demez zannımca.
Bir de bize yemekle ilgili din bilgisi olarak şu öğretildi:
“Midenin üçte biri yemek, üçte biri su, üçte biri nefes için boşluk olsun.”
Riayet edersek, rahat ederiz.
Herkese hayırlı bayramlar…
Öyle çok bayram hatıram yok.
Zaten yaşım ile 2 dini bayramı çarptığımızda 52 rakamına ulaşıyoruz.
Bu 52 bayramın bir kısmı Afyonkarahisar’da, bir kısmı Afyonkarahisar dışında geçti.
Küçükken her dini bayram benim için “para” demekti. Çünkü burada da olsam, dışarıda da olsam, beni gören, “bir kaç kuruş” para verirdi.
Yaş ilerledikçe para veren eş-dost-akraba sayısı azaldı. Oysa küçükken aldığım paraları anneme verirdim, ben harcamazdım. Paranın neye harcanacağını da bilmezdim.
Büyüklerimin tabiri ile “deve” yapardı annem. “Deve yapmak” deyimi, benim için paranın biriktirilmesi, sonra da benim için harcanması demekti.
Fakat bayram harçlıkları ile ne yapılabilirdi ki?
İlkokul 5’e kadar para verilme geleneği sürdürüldü. Sonra birden bire “büyük” muamelesi görmeye başladım. Misafire kolonya-şeker ikram ediyordum, ama ikram ettiğim misafirler “Maşallah” deyip başımı okşayıp sohbetlerine devam ediyorlardı.
Bir keresinde misafire Afyon usülü ısrar et-meye kalkıştım:
-Tamam, aslanım, sağol.
-Alın.
-Yok aslanım, kafi.
-Alın, alın, bir daha alın…
Rahmetli anneannem araya girdi yarı kısık, yarı gülen bir sesle:
-Hiç misafire ‘alın’ mı denir. Buyrun diyeceksin…
O zaman anladım, misafir ağırlanmasının da bir şekli olduğunu. Yeğenleri saymazsak evin en küçüğü ben olduğum için kolonya-şeker servis sorumlusu da benim. Rahmetli anneannemin uyarısından bu yana her şeker tutuşumda “Alın” diyesim gelir, sonra hafifçe gülerim, kahkaha atmamak için dudağımı ısırırım.
Bir kaç kere kurbanın kesilme anını izledim. Gayet doğal gelirdi, etkilendiğimi de sanmıyorum. Hatta o telaşe oyun gibi gelirdi.
Tekbir getirilecek, bıçak bilenecek, hayvan hafifçe yatırılıp okşanacak. Korkutulmayacak. Zaten hayvan, kurban edileceğini hissedermiş, öyle derler. O nedenle hayvanın canını mümkün olduğu kadar az acıyla almak gerekir ki hayvan azap çekmesin. Seyretmekten kendimi alamadığım kurban manzarası ise hayvanın derisinin yüzülmesi idi. O işlem sırasında çıkan ilginç ses de dikkatimi çekerdi.
Kurban kesenler için bayramın birinci günü de eğlenceli geçerdi. Zira sabahın erken saatlerinde kesilen kurbanın etinden yemek istenirdi. Ancak et çok taze olduğu için pişmez, pişse bile çiğnenmezdi.
Hatırladığım kadarıyla eskiden bugünkü kadar da dernek-vakıf yoktu. Varsa bile bu kadar yaygın değildi. Her kurban sahibi, yardımını kendi elleriyle yapar, ihtiyaç sahipleri ile birebir temas kurardı.
Bu arada geçen sene kurban kesimlerini “haberci” gözüyle takip ettim, ama izleyemedim. Tuhaf bir değişim.
Dini bayramların en zorlu kısımları ise eş-dost-akrabayı ziyaretler.
Bir evi ziyaret ettiğinizde bir şeyler ikram edilir, ikinci evde tekrar ikram edilir, üçüncü evde tekrar ikram edilir, artık 4’üncü evde muhabbete bile dermanınız kalmaz.
Artık ev sahibi ile aranızda şöyle bir konuşma geçer:
-Hadi efe, yemeycen mi?
-Malla’i pek çok yedim
-Bak, kırılırım.
-Gerçekten tokum, sohbet etsek sadece.
-Alla’sen olmaz len, hadi çıkıvesin.
-Hadi bakalım…
Ev sahibi de halis niyetli, misafir de. Ama bir de yeme-içmenin hududu var. Hele Allah muhafaza bir davete gittiyseniz, 10 çeşitten az yemek yapılması neredeyse ayıplanıyor. İyi de yemekteki amaç asıl olarak bir araya gelmek, beraberliği sağlamak değil mi? Neden bu kadar gösterişe kaçıyoruz? 10 çeşit yemeği yapacağımıza, 3 çeşit kendimiz için 7 çeşit de ihtiyaç sahipleri için yemek hazırlasak daha makbule geçmeyecek mi? Kimse “Şuraya gittik de aç kaldık. Vuuuy” demez zannımca.
Bir de bize yemekle ilgili din bilgisi olarak şu öğretildi:
“Midenin üçte biri yemek, üçte biri su, üçte biri nefes için boşluk olsun.”
Riayet edersek, rahat ederiz.
Herkese hayırlı bayramlar…