Murat Arısoy

Benim içime sinmiyor – Kocatepe Gazetesi

Murat Arısoy

12 Ağustos 2011 Cuma 03:00:00
  İçime sinmeyen bir Ramazan geçiyor bu yıl. Allah bilir ya, ne orucumuz oruç, ne işlediğimiz hayır…
Tam duanın manevi atmosferine girmişsiniz, elinizden geldiği, dilinizin döndüğü kadar katılıyorsunuz ekranlarınızdaki hocanın duasına. Duadan sonra bir menkıbe anlatılacak… Pat! Kısa bir ara…
Her şeyi metalaştırdığımız dünyamızda bir duamızla menkıbemiz kalmıştı üzerinden para kazanmadığımız.
Benimki de laf ya…Hemen her Ramazan’da sonu gelmez sayıda kupon karşılığı mübarek günlerin anlam ve önemine atfen farklı hediye-ler vermez mi gazeteler? Para kazanma işlemi, bir adım daha ileri götürülmüş, reklam arası dini sohbet izlemişiz, çok mu? Ama aslında çok…
Bari buna dokunmasınlar, bari manevi dünyamızın köşelerinde firma logoları, tok sesli erkekler, makyajlı kadınların rol aldığı reklam filmleri olmasın!
Dedim ya içime sinmeyen bir Ramazan bu… Oruç tutanın, oruç tutmayana bir tahakkümü olmayacak elbette, bununla birlikte oruç tutanın da azıcık saygı görmeye hakkı yok mu? Suyunuzu herkesin ortasında içmeyiverse vatandaş, zarar mı görür? Burada iyi niyet değil ama karşılıklı nezaketten yoksunluk söz konusu. Oruç tutan da oruç tutmayan da önce insani şekilde yaklaşacak karşısındakine. Ötesindeki meseleler insani yaklaşımla elbet çözülür. İnsani yaklaşım da demek yanlış belki, vicdani yaklaşım demek daha doğru.
Vicdani yaklaşımdan bahis açmışken, Ramazan ayında da olsak, dedikodusuz bir günümüz geçiyor mu Allah aşkına? Günde en az bir kere bir kişinin arkasından konuşup, helâllik alacak duruma düşmüyor muyuz? Ama baksanız, başımız secdeden kalkmaz, ağzımız sahurla iftar arasında kitlidir. Oysa oruç, yeme-içmenin yanında nefsin terbiye edilmesini de ihtiva etmez mi? Dedikodu ile mi terbiye edeceğiz nefsimizi?
Malum, Afrika’da açlık ve sefalet hüküm sürüyor. Televizyonlarda gördüğümüz zaman Afrikalı çocukları, içimizin “cızz” etmesinden daha ileri bir insanlığa ihtiyacımız var. Yani alışılagelmiş duyarsızlığımızla Afrika haberlerini sıradan bir haber olarak seyredip okumaktansa, 1 kuruş da olsa yardım etmeli elimiz, cebimizdeki akrep bir süreliğine inzivaya çekilmeli. Hz. İbrahim’e su taşıyan karınca bize örnek olsa yeter. Biz tarafımızı belli edelim de gerisi kolay. Ve tabii ülkemizdeki yardıma muhtaç kişileri, aileleri unutmayarak. Herkes için, her şey için riya durağından geçmemiş samimi dualar ederek çözmeliyiz vicdani sorunlarımızı.
Fakat şu hayır işlerine çeki-düzen verilmeli sanırım. Evet, hayırsever derneklerin yardımlarında haberciler yardım alanların fotoğraflarını çekmi-yor. Maksat zaten yardımın teşviki, yoksa yardım alanın teşhiri değil.
Güzel hoş da iftar çadırlarına pahalı, hatta paha biçilmez otomobilleriyle, cipleriyle giden büyüklerimize ne demeli? İftar çadırının masraflarını karşılamak, hayrın bir yönü. Bu hayır, nezaket ve alçakgönüllülükle taçlanır. İftar çadırında oruç açmak için bekleyen onlarca insanın önünde, o insanların tahayyül bile edemeyeceği otomobillerden inerek sıraya girip “bizden biriymiş” gibi davranan büyükle-rimiz, hakikaten bizden biri mi oluyorlar 5 dakika kuyrukta beklemekte? Sağ elin verdiğini sol elin görmemesini öğütleyen bir dinimiz, sağ elin verdiğini sol elle alkışlayıp aleme duyuran hayırseverlerimiz var ne yazık ki…
Günah alıyor olabilirim. Ama iftar çadırının masraflarını karşılayan büyüklerimiz, asgari nezaket ölçüleri-ne uyup iftar çadırına 100-200 metre kala araçlarını park etseler, sonra da yürüyerek çadıra gelip gitseler daha şık olmaz mı?

Yazarın Diğer Yazıları