29 Mart 2012 Perşembe 03:00:00
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin İsrail ile ilgili politikaları hakkında, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni destekleyen, Tayyip Erdoğan’ı ideal bir Başbakan olarak bir arkadaşımla tartışmaya girdik. İkimiz de kendi bildiklerimizi söyledik. En sonunda arkadaşım, “Bu konuda Başbakanlık İletişim Merkezi’ne soru sorayım. Gelen cevaba göre tartışırız. Göreceksin, hükümet İsrail’e yaptırım uyguladı” dedi.
Arkadaşımın bu önerisini destekledim, bir de ekledim:
“Güzel bir öneri. Eğer bu soruya ‘Yaptırım uygulandı’ cevabı alırsan, benimle paylaş. Köşede yazayım.”
Benim önerim de arkadaşımın hoşuna gitti. Sonuçta hükümetin yaptığı olumlu bir durumun yazılması söz konusuydu.
16 Mart 2012 tarihinde arkadaşım oturdu bilgisayarın başına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail’e ne gibi yaptırımlar uyguladığını, Türkiye’nin şu anda İsrail ile ilgili tutumunun ne olduğunu sordu.
İsrail ile ilgili bu soruya (ya da sorulara) kısa sürede, takriben 10 gün içinde yanıt geldi. Başbakanlık İletişim Merkezi’nin Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği soruya, Bakanlık’a bağlı Ortadoğu Genel Müdür Yardımcılığı tarafından hazırlanan yanıtı, kısaltarak aktarıyorum:
“İsrail güçlerinin 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze İnsani Yardım Konvoyu’na karşı düzenlediği saldırı İsrail ile ilişkilerimizde dönüm noktası oluşturmuştur. İşlenen bu suçun cezasız kalmaması ve adaletin yerini bulması amacıyla süratle harekete geçilmiştir.Bu doğrultuda, BM Güvenlik Konseyi İsrail saldırısının akabinde, aynı gün acil toplantıya çağrılmış, Konseyin, 1 Haziran 2010 tarihinde kabul ettiği Başkanlık Açıklaması ile İsrail’in saldırısının şeffaf, muteber, tarafsız ve uluslararası standartlara uygun bir biçimde soruşturma için çağrıda bulunmuştur. Buna paralel olarak, BM İnsan Hakları Konseyi de kabul ettiği bir kararla, uzman hukukçulardan oluşan bir Veri Toplama Misyonu oluşturarak saldırıyı soruşturma sürecine girmiştir. İsrail’in kendisine tanınan bütün fırsatları heba etmesi ve Panel raporunun BM Genel Sekreterine sunulmadan basına sızması üzerine, Sayın Dışişleri Bakanımız tarafından 2 Eylül 2011 tarihinde yapılan açıklama ile Türkiye – İsrail diplomatik ilişkileri asgari seviyeye indirilmiş, iki ülke arasındaki tüm askeri anlaşmalar askıya alınmış ve bu çerçevede yürütülen tüm projeler durdurulmuştur. En önemlisi İsrail Türkiye’nin dostluğunu kaybetmiştir. İsrail, taleplerimizi yerine getirmediği müddetçe, bu ülkeyle gerek diplomatik gerek askeri ilişkilerin normal seyrine döndürülmesi mümkün değildir.”
Adı geçen yanıtta Türkiye’de yaşayan Musevi toplumla ilgili herhangi bir sorunun olmadığının da altı çizilmiş. Özellikle iki ülke arasında askeri anlaşmaların askıya alınması, gayet olumlu bir gelişme.
***
Tabii bu yazının bir de “öte yandan” bölümü var. 12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen seçimlerden önce Başbakanlık İletişim Merkezi ile vatandaşın “hür türlü bilgiye” en kısa yoldan ulaşabileceği söylenerek, vatandaşın devlet kurumlarıyla iletişiminin sağlanacağı vurgulanmıştı. Hatta hatırlayın, iktidar partisinin ciddi propagandaları arasında e-devlet, şeffaflık, iletişim yer alıyordu.
2011’in Ağustos ve Eylül aylarında Türkiye-İsrail arasındaki ipler gerildi. Gazetelerde, televizyonlarda her gün yeni bir yaptırım haberi ile karşılaşıyorduk. Seçimde iktidar partisine oy vermeyenler de dahil olmak üzere hemen herkes, İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği zulme, Mavi Marmara Gemisi’ndeki vatandaşlarımızı şehit etmesine karşı ciddi bir cevap verilmesi hâlinde hükümetin yanında yer alacaklarını söylüyordu.
İşte bu sırada, aklıma Başbakanlık İletişim Merkezi geldi. İsrail ile ilgili bir soru sormak istedim. BİMER’e yazımda, hükümetin İsrail’e karşı tutumunun büyük bir destek bulduğunu, bu durumun takdir topladığını belirttim. Ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2004’te Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Museviler’den aldığı cesaret ödülünün iade edilip edilmeyeceğini sordum. Erdoğan, 2004’ün Ocak ayında Amerikan Musevi Kongresi’nden “Cesaret Ödülü” almış ve ödül törenindeki konuşmasında “Türkiye ve İsrail arasında her zaman varolan dostluk, karşılıklı anlayış ve güven temelindeki ilişkilerin son dönemde kazandığı ivmenin altını memnuniyetle çizmek isterim�� demişti.
Benim 3 Eylül 2011 tarihli BİMER başvuruma, 28 Mart 2012 tarihine kadar herhangi bir olumlu ya da olumsuz yanıt gelmedi. Ne “Evet, böyle bir ödül alınmıştı. Fakat iade edilmesi için çalışmalar başladı” denildi, ne de “Böyle bir ödül yok. Bu söylenti hayal ürünüdür” cevabı geldi.
Belirli zaman aralıklarıyla BİMER’deki başvurumu takip ettim. En sonunda şöyle bir durumla karşılaştım:
3 Eylül 2011’deki “Cesaret Ödülü” sorum, 20 Eylül 2011’de Dışişleri Bakanlığı tarafından Ortadoğu Genel Müdür Yardımcılığı’na iletilmiş. 21 Eylül 2011 tarihinde ise başvurunun işlemi bitmiş ve “dosyaya kaldırılmış.”
Başvurum, Dilekçe Hakkı olarak sınıflandırılmış. Ancak öyle kabul edilse bile en geç 2 ay içinde gere bildirim yapılmak zorunda.
Hükümeti övücü bir sual yanıtlanırken, hükümeti sorgulayan bir sual neden yanıtlanmaz? Çok merak ettim doğrusu.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin İsrail ile ilgili politikaları hakkında, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni destekleyen, Tayyip Erdoğan’ı ideal bir Başbakan olarak bir arkadaşımla tartışmaya girdik. İkimiz de kendi bildiklerimizi söyledik. En sonunda arkadaşım, “Bu konuda Başbakanlık İletişim Merkezi’ne soru sorayım. Gelen cevaba göre tartışırız. Göreceksin, hükümet İsrail’e yaptırım uyguladı” dedi.
Arkadaşımın bu önerisini destekledim, bir de ekledim:
“Güzel bir öneri. Eğer bu soruya ‘Yaptırım uygulandı’ cevabı alırsan, benimle paylaş. Köşede yazayım.”
Benim önerim de arkadaşımın hoşuna gitti. Sonuçta hükümetin yaptığı olumlu bir durumun yazılması söz konusuydu.
16 Mart 2012 tarihinde arkadaşım oturdu bilgisayarın başına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail’e ne gibi yaptırımlar uyguladığını, Türkiye’nin şu anda İsrail ile ilgili tutumunun ne olduğunu sordu.
İsrail ile ilgili bu soruya (ya da sorulara) kısa sürede, takriben 10 gün içinde yanıt geldi. Başbakanlık İletişim Merkezi’nin Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği soruya, Bakanlık’a bağlı Ortadoğu Genel Müdür Yardımcılığı tarafından hazırlanan yanıtı, kısaltarak aktarıyorum:
“İsrail güçlerinin 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze İnsani Yardım Konvoyu’na karşı düzenlediği saldırı İsrail ile ilişkilerimizde dönüm noktası oluşturmuştur. İşlenen bu suçun cezasız kalmaması ve adaletin yerini bulması amacıyla süratle harekete geçilmiştir.Bu doğrultuda, BM Güvenlik Konseyi İsrail saldırısının akabinde, aynı gün acil toplantıya çağrılmış, Konseyin, 1 Haziran 2010 tarihinde kabul ettiği Başkanlık Açıklaması ile İsrail’in saldırısının şeffaf, muteber, tarafsız ve uluslararası standartlara uygun bir biçimde soruşturma için çağrıda bulunmuştur. Buna paralel olarak, BM İnsan Hakları Konseyi de kabul ettiği bir kararla, uzman hukukçulardan oluşan bir Veri Toplama Misyonu oluşturarak saldırıyı soruşturma sürecine girmiştir. İsrail’in kendisine tanınan bütün fırsatları heba etmesi ve Panel raporunun BM Genel Sekreterine sunulmadan basına sızması üzerine, Sayın Dışişleri Bakanımız tarafından 2 Eylül 2011 tarihinde yapılan açıklama ile Türkiye – İsrail diplomatik ilişkileri asgari seviyeye indirilmiş, iki ülke arasındaki tüm askeri anlaşmalar askıya alınmış ve bu çerçevede yürütülen tüm projeler durdurulmuştur. En önemlisi İsrail Türkiye’nin dostluğunu kaybetmiştir. İsrail, taleplerimizi yerine getirmediği müddetçe, bu ülkeyle gerek diplomatik gerek askeri ilişkilerin normal seyrine döndürülmesi mümkün değildir.”
Adı geçen yanıtta Türkiye’de yaşayan Musevi toplumla ilgili herhangi bir sorunun olmadığının da altı çizilmiş. Özellikle iki ülke arasında askeri anlaşmaların askıya alınması, gayet olumlu bir gelişme.
***
Tabii bu yazının bir de “öte yandan” bölümü var. 12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen seçimlerden önce Başbakanlık İletişim Merkezi ile vatandaşın “hür türlü bilgiye” en kısa yoldan ulaşabileceği söylenerek, vatandaşın devlet kurumlarıyla iletişiminin sağlanacağı vurgulanmıştı. Hatta hatırlayın, iktidar partisinin ciddi propagandaları arasında e-devlet, şeffaflık, iletişim yer alıyordu.
2011’in Ağustos ve Eylül aylarında Türkiye-İsrail arasındaki ipler gerildi. Gazetelerde, televizyonlarda her gün yeni bir yaptırım haberi ile karşılaşıyorduk. Seçimde iktidar partisine oy vermeyenler de dahil olmak üzere hemen herkes, İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği zulme, Mavi Marmara Gemisi’ndeki vatandaşlarımızı şehit etmesine karşı ciddi bir cevap verilmesi hâlinde hükümetin yanında yer alacaklarını söylüyordu.
İşte bu sırada, aklıma Başbakanlık İletişim Merkezi geldi. İsrail ile ilgili bir soru sormak istedim. BİMER’e yazımda, hükümetin İsrail’e karşı tutumunun büyük bir destek bulduğunu, bu durumun takdir topladığını belirttim. Ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2004’te Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Museviler’den aldığı cesaret ödülünün iade edilip edilmeyeceğini sordum. Erdoğan, 2004’ün Ocak ayında Amerikan Musevi Kongresi’nden “Cesaret Ödülü” almış ve ödül törenindeki konuşmasında “Türkiye ve İsrail arasında her zaman varolan dostluk, karşılıklı anlayış ve güven temelindeki ilişkilerin son dönemde kazandığı ivmenin altını memnuniyetle çizmek isterim�� demişti.
Benim 3 Eylül 2011 tarihli BİMER başvuruma, 28 Mart 2012 tarihine kadar herhangi bir olumlu ya da olumsuz yanıt gelmedi. Ne “Evet, böyle bir ödül alınmıştı. Fakat iade edilmesi için çalışmalar başladı” denildi, ne de “Böyle bir ödül yok. Bu söylenti hayal ürünüdür” cevabı geldi.
Belirli zaman aralıklarıyla BİMER’deki başvurumu takip ettim. En sonunda şöyle bir durumla karşılaştım:
3 Eylül 2011’deki “Cesaret Ödülü” sorum, 20 Eylül 2011’de Dışişleri Bakanlığı tarafından Ortadoğu Genel Müdür Yardımcılığı’na iletilmiş. 21 Eylül 2011 tarihinde ise başvurunun işlemi bitmiş ve “dosyaya kaldırılmış.”
Başvurum, Dilekçe Hakkı olarak sınıflandırılmış. Ancak öyle kabul edilse bile en geç 2 ay içinde gere bildirim yapılmak zorunda.
Hükümeti övücü bir sual yanıtlanırken, hükümeti sorgulayan bir sual neden yanıtlanmaz? Çok merak ettim doğrusu.